Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
25-09-2011 tarihinde, 19:44 saatinde eklendi
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA


 

MATERYALİZM ÜZERİNE  BİR TARTIŞMA

Muharrem ÇAKAR ( Kâinat-Allah ve Nedensellik, İnkılab yayınları, 1986)

Böylece Materyalizm kendi savunucularının ifadeleriyle tanıtılmış oldu.

Şimdi artık iddia ve delillerinin doğru olup olma­dıklarını, aklî ve bilimsel bir değer taşıyıp taşımadıklarını tartışabiliriz.

Materyalizm Nasıl Doğdu?

Bazı insan toplulukları daha ziyade eski çağlarda «güneş, ay, yıldız, yıldırım, karanlık, ateş ve fırtına gibi tabiat olaylarına», Engels'in dediği gibi sanlardan daha kuvvetli olan maddî varlıklara tapıyorlardı. Tabiat kuvvetlerinin kutsallaştırılması esasına dayalı bu inanç şekli toplum bilimde «naturizm» diye anılmaktadır. Bazı cemiyetlerde naturizm putperestlik şeklinde - bir durum arzetmekte idi. İlkel topluluklarda bir takım korkulu ve tehlikeli olayların fizikî izahı tabii ki bilinmemekte idi. Bu bakımdan olayları o günün düşünme imkânları ile bir takım hadiselerin sebebi zannederek yüceleştirdiler, tanrılaştırdılar, öylece onlara tapınmaya başladılar. İnsan aklının malzemesi arttıkça izah şekilleri de sistemleşti. Bilhassa şehirlerde yaşayanlar arasında, (mağarada yaşayan insanlara göre daha az tehlikeye maruz bulunulduğundan) git gide artık bir korkunun değil her gün algıladığı objenin temel yapısının ne olduğunu düşünmeye başlayanlar oldu. İşte böylece felsefi materyalizmin temeli atıldı.

Yunanlı Demokritos (460-370 MÖ) bu felsefenin öncüsü sayılmaktadır. Demokritos, âlemin atomlardan mürekkep olduğuna ve bu âlem içinde nedensellik prensibinin geçerli olduğuna inanıyor, fakat bu âle­min nedeni sorulduğunda nedensellik prensibine göre cevap vermeyip, âlemin başı ve sonu olmadığını, ya­ratılmadığını, yok olmayacağını söylüyor ve nedensellik zincirini kâinattan hemen önce koparıyordu.

Daha sonra materyalizm tekâmül etti. Gittikçe daha gelişkin materyalistler yetişti. Sonrakiler de ilk sebep konusunda Demokrit’le aynı görüşteydiler.- Madde yoktan var olmamıştı. Tersine o bütün olay­ların sebebi idi. Kâinatta değilse bile kâinatın ötesin­de nedensellik zincirini onlar da koparıyorlardı. Kâinat, enerji ile beraber kendi varlığını hiçbir şeye borç­lu değildi. Onun sebebi yoktu, o ezeli ve ebedi idi.

XIX. yüzyılda materyalist felsefe yeni bir şekil aidi: K. Marx ve F. Engels, Hegel'in diyalektiğini ma­teryalizme uygulayarak diyalektik materyalizmi kur­dular. Materyalizm bu şekilde de kâinatın ötesinde nedenselliği koparıyordu. Zira maddi kâinatın, varlığını hiçbir şeye borçlu olmadığı söylendiği gibi, tersine, Tanrı'yı bile insan beyni şeklindeki maddenin ya­rattığı iddia ediliyordu. Demek ki ilkel insanlardaki tabiat kuvvetlerine tapış şeklinde bir din olan naturizm tekâmül ederek Materyalizmi ve o da Diyalek­tik materyalizmi meydana getirmişti.

Her şeyin sebebinin madde olduğu kabul edildiği naturizm ile diyalektik materyalizm arasında esas bakımından hiç bir fark yoktu. Ama artık burada tanrı güneş, fırtına, ay değil, kütle çekimleri, elektro- magnetik kuvvetler ve nükleer elemanlardı. Tabiat olayları ise, bazılarına göre tesadüfün, bazılarına göre ise maddenin determinist davranışının eseri idi.

Demek ki çağımızın materyalizmi bir takım ta­biat, olaylarına tanrısal güç atfeden ve ilkel bir din ulun naturizmin gelişmiş bir şeklinden başka bir şey değildir. İlkel şekli cehalete, bir takım insanlarınsı­nırlı bilgisine dayanmaktaydı. En mütekâmil şekli İse bilimin temeli olan neden - etki zincirini maddenin ötesine götüremeyerek koparmış, ilkel şeklinden daha fazlasını yapamamıştır. Doğup gelişmesi böyle bir seyir takip eden ma­teryalizmin delil ve iddialarını sırası ile gözden geçirip tartışmasını yapabiliriz artık.

Madde Nedir? Ruh Nedir?

«Madde, duyum organlarımızla algıladığımız ob­jektif varlıktır». Materyalistlerin bu tarifi bize göre kaba bir tariftir. Meselâ, bir elektronu duyum organ­larımızla algılayamayız. Bu bakımdan bu tarifiteorikolarak daha ileri götürmemiz gerekir. Madde;tasav­vurun üstünde son derece hassas bir duyumorga­nıyla algılanabilen objektif bir varlıktır, diyetarif etmekle duyum organlarımızın algılayamadığı objek­tif varlıkların da madde sayılmasını tehlikeyedüşür­memiş oluruz. Böyle bir tarifte materyalistleanlaş­mazlığa düşmeyeceğimizi sanıyorum. Buna yatkıngö­rünüyorlar. Ama böyle bir tarife rağmen maddenin gerçek mahiyetinin ne olduğunun ortaya konulduğu kanaatinde değilim. Madde, fizikte «bir fizikî cismin yapılmış olduğu her şeye verilen isimdir.» diyetarifedildikten sonra şu ifade ilâve ediliyor «Dahafondamental her hangi bir şeye göre tarifi mümkün de­ğildir.» ([1])

Ben bu son görüşe katılıyorum. Fakat materya­listlerle ruh konusunda tamamen ayrı düşünmekte­yiz. Sizler ruh dendiği zaman onun bir vicdan, fikir ve düşünce olduğunu anlıyorsunuz. Ben, bunu böyle anlamıyorum. Ve bugüne kadar materyalistlerin dışında ruhun vicdan, fikir ve düşünce ile aynı şey ol­duğunu söyleyenlere rastlamadım. Meselâ çok kül­türlü ve fazla fikir sahibi bir kimseye fazla ruhlu bir adam, çok cahil bir kimseye ise az ruhlu bir adam dendiğine hiç rastlamadım. Vicdan, fikir ve düşüncesi teşekkül etmemiş, henüz yeni doğmuş bir bebeğe ruhsuz mu diyeceğiz? Bu soruya olumlu bir cevap verildiğine hiç şahit olmadım. Ruh dendiği za­man insanın maddî yapısından farklı ve bedenle birleşmesi halinde idrakin doğmasına sebep olduğuna inanılan varlık anlaşılmaktadır. Yani o düşünce de­ğil, düşünülen varlıktır. Fakat varlığı düşüncemizden bağımsızdır.

Düşünce, canlı ve ruhla beraber olan bir beynin ürünüdür. Materyalistin dediği gibi sadece beynin ürünü değildir. Çünkü bayılmış bir insan düşüneme­diğine göre düşünmek için beyinli olmanın yetmediği­ni bilirsiniz. Düşünmek için beyin şart, fakat kâfi değildir. Aynı zamanda canlı olmak bile kâfi olma­dığına göre (bayılmış adam hem de beyinli olduğu halde düşünemez), ruh gibi var olduğu düşünülen varlığın da bulunması gerekmektedir.

Demek ki materyalistle ruh konusunda aynı dille konuşmamaktayız. Önce kavramların tarifinde an­laşmalı ondan sonra da onun varlığının gerçek olup olmadığını tartışmalıyız.

Materyalistin söz konusu ettiği ruhla bizim bahsettiğimiz ruh farklıdır. Böyle olunca materyalistin tenkit ettiği ruh, bizim anladığımız ruh da pek tabii ki değildir.

Düşünce kelimesi ruh manasına gelmez. Düşünce  «eşyalardan edindiğimiz fikirdir», ama filân şeyi düşünüyorum dediğimiz zaman, ondan ruh ediniyoruz mu demek isteriz? Elbette ki hayır. Burada problem, materyalistin zannettiği gibi ruh mu öncedir, madde mi? de değildir. Problem: Madde yaratıldı mı, kendiliğinden mi vardı? şeklindedir. Ya­ratıcıyı da ruh olarak tarif etmediğimize göre mater­yalistin problemi - nedense - yanlış ortaya koyduğu görülmektedir.

Felsefenin Temel Meselesi

«Bir şeyin ezelden beri mevcut olduğunu tasavvur etmek insana güç gelir» denilebilir. Gayet tabii bir şey bu. Çünkü bir sonlu varlığın ezelden beri var ol­ması mümkün değildir. Başlangıçta hiç bir şeyin mev­cut olmadığını düşünmeye eğilimi bir tarafa bırakı­nız, hatta zorunluluk vardır. Çünkü daha önce ispat ettiğimiz gibi hiçbir şey nedensiz olamaz. Bu prensip zorlar bizi. Aksi halde bir şeyin kendiliğinden yoktan var hâle geldiğini kabul etmek zorunda kalırız. Bu ise nedensellik prensibine, onun çıktığı akla aykırı­dır. Burada materyalist Tanrı'ya giden bu yoldan ürkmekte, bu zorunlu yolu ispatsız ve boş lâfla tıkamaya çalışmaktadır. (Problemi böyle ortaya koyuş şekli ile) nedenselliğe ters düşen materyalist bindiği dalı kes­meye çalışır gibidir. Zira başlangıçsız olmak devamlı ve değişmez olmak demektir. Ayrıca materyalistin bahsettiği gibi irade kelimesiyle de düşünce veya ru­hun kastedilmediğini psikoloji bilenler pekala bilmek­tedirler. (Politzer'in yazısını sırası ile takip ediniz.)

«Zihinleri bu ikilikle karışınca, düşünce ve duy­gularının kendi öz vücutlarından değil de, vücutta oturan ve ölüm halinde vücudu terk eden özel bir ruh tarafından meydana getirildiklerini tasavvura başladılar» derken Politzer, ruha inananların, ruh kelime­siyle anlattıkları şeyin düşünce ve duyguların mey­dana getiricisi olarak kabul edildiğini anlattığı halde, ne diye düşünce demek ruh ve vicdan vs. demek suretiyle - muhataplarıyla ilgisi olmayan bir tarifi çü­rütmeye çalışıyor. Düşünce demek ruh demektir, di­yen kendileridir. Karşı böyle demiyor. Hele ben hiç öyle kabul etmiyorum.

«Kâinatı Tanrı mı yaratmıştır, yoksa kâinat ezel­den beri mi mevcuttur?» sorusuna materyalistler bi­limsel cevap verdiklerini iddia ediyorlar. Kâinatın ya­ratıldığına inananlar ise kâinatın bilimsel olmayan izahını yapmış oluyorlarmış!

Kendilerine bilimsellik sıfatını takanlar Tanrı'yı reddederken, sebebi olmadığına inandıkları kâinatın yokluğunu ne diye ispat etmiyorlar? Sebebi olmayan sınırlı bir varlığın kendisi de mevcut olmamalıdır. Bi­lim, nedensellik prensibine dayalı bulunduğuna göre materyalizm daha hareket noktasından itibaren hata ve bilgisizliğe dayanmaktadır.

«Düşüncesi olmayan objeler pekâlâ görülebildik­leri halde bedenden mahrum ruhların varlıkları hiç bir zaman görülememiştir.» deniliyor. Buna karşı ben de şunu soruyorum: Bu objeler göremedikleri hâlde insan ne diye görmekte; bildiğimiz taş, toprak vs. id­rak edemedikleri hâlde insan neden idrak sahibidir?

Materyalistin yukarıdaki soruyla anlatmak iste­diği fikir bizi görülmeyen şeylerin varlığını inkâr et­meye götürmektedir. «X» ışınları ve elektromanyetik dalgalar ile bunlardan başka bir takım ışınlar da gözle görülememekte, elle dokunularak anlaşılamamak­ladır. Şayet bunların varlığı tespit edilememiş olsay­dı materyalist onlara da «yoktur» diyecekti. Mater­yalist, bize göre bir tane düşünce gösterebilir mi? Şu halde düşünce de “yoktur” mu diyecek?

Maddesiz bir ruh olmaz mı?

Bu soruya cevap vermek için şu açık misali göz önüne alalım: Çalışmakta olan bir radyonun parazit hışırtılarını duymayacak kadar uzakta bulunuyor olalım. Söylenmekte olduğunu duyduğumuz şarkının birdenbire kesildiğini farzedelim. Bu olay çok zaman rastlanan bir şeydir.

Böyle bir durum karşısında neler düşünülebilir?

1.    Radyo arıza yapmıştır.

2.    İstasyon arıza yapmıştır.

3.    Ses nakleden elektromanyetik dalgalar başka bir etkiyle zayıflamıştır.

4.    Kulağımız sağır olmuştur.

Eğer ses sanatkârı da ölerek veya herhangi bir şekilde susmadı ise bu dört ihtimal olabilir. Bu radyo susması olayı karşısında materyalistin düşüncesi ne­dir?

Söylediklerine bakılırsa sadece radyonun arıza yaptığına hükmetmeli. Biz, radyo susarsa elektromanyetik dalgaların, istasyon ve şarkıcının yok mu oldu­ğuna inanacağız? Radyoyu kapatmakla boşlukta mevcut olan elektromanyetik dalgalan yok mu etmiş olduk? Eğer bu sorunun cevabı hayır ise, radyonun ötesinde bir gerçek var demektir. Buradaki misali­mizde radyo ile beyni, elektromanyetik dalgalar ve istasyon ile de ruhu temsil etmek istiyoruz.

Beyni çıkarılan veya kâfi derecede arızalanan bir insan düşünemiyorsa ruhu yok mu oldu demektir. Eğer düşünce ruh ve beynin birleşmesiyle ortaya çıkı­yorsa her hangi birisinin ortadan kalkmasıyla düşün­ce de ortadan kalkar. Sadece beynin kalkmasıyla de­ğil. Öyle ise beyin ve madde olmasa da ruh var ola­bilir.

İnsan nasıl oluyor da düşünebiliyor? Meselenin ancak iki izahı vardır: Bu izahlar da bir birinden ayrı ve bir birine taban tabana zıttır.

1.    İzah: insan düşünür, çünkü onun bir ruhu vardır.

2.    İzah: İnsan düşünür, çünkü onun bir beyni vardır. deniliyor.

Görülüyor ki materyalist, üçüncü asıl izahın far­kında değildir. Bundan dolayı da bu iki izahtan bi­rini seçerek «ya materyalist, ya da idealist» olmaya mecbur olduğunuzu söylemektedir. Daha önce, ba­yılmış bir insanın beyni olup, canlı bulunduğu halde düşünemediğini, beyinli olmanın düşünmek için ye­terli olmadığını söylemiştik. Üçüncü izahı da beraber görerek muhakemeyi kolaylaştıralım:

1.    İdealist; insan düşünür, çünkü onun bir ruhu vardır, der.

2.    Materyalist; insan düşünür, çünkü onun bir beyni vardır, diyor.

3.    Biz de, şunu söylüyoruz: İnsan düşünür çün­kü onun hem beyni, hem de ruhu vardır. Kim haklı?

Bize göre idrak, akıl ve düşünce; sağlam ve geliş­mişliği yeter seviyede olan beyinle ruhun ortak ürü­nüdür. Ruh objektif âlemden insanın duyum organ­ları ve beyni vasıtasıyla haber almaktadır. Nasıl ki bir haber alma cihazının bir yerinde bir arıza olunca haber alma aksıyorsa, beynin ve organlarının arızalanmasıyla da haberde azalma veya aksama olur. Böylece ruhun dünya ile bağlantısı da aksamış olur.

Bir bebek büyüdükçe beyni ve duyum organları gelişir, böylece ruhun objeler alemiyle bağlantısı mükemmelleşir. İnsan ihtiyarlayınca ise hücrelerinin ih­tiyarlaması sonucu haber alma ve düşünme bulanıklaşır veya zayıflar.

Bilgili ve kültürlü olanın iyi muhakeme etme şansı daha fazladır. Zira kültür ve bilgi beynin muhakeme antrenmanını arttırmıştır Bilgi, beynin dü­şünme malzemesi, hafıza denilen şey ise bu malzeme­nin deposudur. Bu hâller kişiden kişiye farklılık gös­terir. Akıl ve sinir hastalıklarında doktorların ilâçla müdahalesi beynin ve sinir yapısının elektriksel veya organik eski durumunu iade etmek içindir. Burada, haber alma cihazını tamir etmek söz konusudur. Bi­limsel araştırmaların hiç birinde atom ve molekülle­rin akıllı varlıklar olduğu bulunmuş, hatta iddia bile edilmiş değildir. Hele böyle bir iddia materyalistlere pek tuhaf gelir. Katıksız, kupkuru bir maddenin akıl ve ruh taşıdığını kabule hiç de yatkın değillerdir. Kâi­nattaki bütün organize varlıklar atom ve moleküller­den meydana gelmiştir. Parçaları akılsız olan bir var­lığın kendisinin de akıllı olmayacağı pek tabii bir şey­dir. Meselâ taş, toprak, radyo ve elektronik beyin böyledir. Mademki parçaları akılsız olan bir şeyin kendisi de akılsızdır. İnsan denilen varlık da atom ve moleküllerden meydana gelmiştir. Ama insan akıl­lıdır. O halde insana akıl nereden geldi? Madde, ken­dinde olmayan hem de maddî olmayan bu şeyi nere­den aldı? Hiç olmazsa maddeden farklı bir sebebin bu işte mutlaka bir payı olması gerektiği açıktır. Öyle ise madde - ruh işbirliği sonunda akıl ortaya çıkmış olmuyor mu? İnsan bir beden - ruh bütünlüğü oldu­ğuna göre, insana etki edebilmenin hem ruh, hem de madde yönünden mümkün olması gerekir ki uygu­lamada da bu durumu her zaman görmekteyiz. Mo­dern Psikiyatri uygulamalarında hem ilaç gibi orga­nik, hem de telkin ve psikanaliz gibi psikoterapi metotlarına başvurulması da bizi teyit eder niteliktedir.

Manevî varlıkların maddeyi harekete sevk edemeyeceği bize ilk önce tabii bir şey gibi gelir. Hâlbuki bunun tersi bir duruma her zaman rastlamaktayız. Örnek olarak: Durup dururken şimdi İstanbul'u ak­lıma getiriyorum. Bu İstanbul izleniminin bana bir güç olduğunu kim söyleyebilir? İstanbul izleniminden sonra oraya gitmeyi düşünüyorum. Arkasından git­meye karar veriyorum. Bu durumda bile henüz ger­çek bir kuvvet yok. Pek tabii bir etki de yok. Ve daha sonra, yerimden kalkıp vasıta bileti almaya gidiyo­rum. Bir hayal ve düşünceden ibaret olan mânâ, be­nim yetmiş kiloluk vücudumu nasıl harekete sevk et­ti? Bu, yönlü ve maksatlı hareket sadece bir idrakin sonunda nasıl doğdu? Düşünce, maddeyi nasıl hare­kete sevk etti? İşte 'her zaman rastladığımız olay' de­diğim şey budur. Düşündüğümüz her şeyi eğer imkân dâhilinde ise hareket haline dönüştürebilmekteyiz. Hatta iki zıt düşünceden birini tercih edip iradeli ola­rak onu yapmak için harekete geçebilmekteyiz. De­mek ki, saf fizik âlemde bir maddeyi harekete geçi­rebilmek için bir başka maddenin ona bir kuvvet tat­bik etmesi gerekirken, ruh - madde bütünlüğü olan insanda mana da hareket doğurabilmektedir. İşte bundan dolayı insana - hem ruhî yönden, hem de maddî yönden tesir etmek mümkün olmaktadır. Bir mânâdan ibaret olan düşünce, maddî olan cesette bir hareket de doğurabildiğine göre; duyum organlarıyla algılayamadığımız ruh denen madde dışı varlığın da düşünce vasıtasıyla bedende bir hareket doğurması pekâlâ mümkündür.

Materyalist, ruh - madde bütünlüğü olan insanın sadece maddesini; idealist ise sadece ruhunu var ka­bul ederek onu ikiye taksim etmektedirler. Her birisi gerçeğin diğer tarafından habersizdir. Bundan do­layı da her ikisi de aynı derecede hatalı bulunmak­tadır.

Ruh - madde bütünleşmesinde madde olan beden, düşünmek için (materyalistin aksine) ruha muhtaçtır. Gene bu bütünleşmede, ruh (idealistlerin aksine) madde olan bedene muhtaçtır. Materyalizm ve idealizm madde - ruh bütünleşmesi olan insanın ikiyanını bir birine karşı tez - antitez olarak kullanıyorlarsa, biz bu ikisinin sentezini yapmaktayız.

«Kâinat ezelden beri mevcut» ise her şeyinbir başlangıcı ve bir de sonu yoktur. Eğer her şeyinbir başlangıcı ve sonu olduğuna inanıyorsanız kâinatın da bir başlangıcı ve bir de sonu olduğuna hükmetmek zorundasınız. Öyle ise materyalistin görüşü akla ters düşmektedir.

Materyalistler Prensip ve Delili

«Ruh mu esastır, madde mi?» sorusuna:Materyalist madde, idealist ise ruh diyor.

Daha önce de söylediğimiz gibi biz bunun ikisini de hatalı buluyoruz. Bize göre bunun hiç biri esas değil, biri diğerinin sebebi değildir; beraberce ikisi de vardır.

Materyalist «Şu halde... kâinatı ve maddeyi yaratan ruh değildir» diyor. Elbette değil. Çünkü ruh da yaratıktır. Zira yaratılan şeyin yaratma kabiliyeti olamaz. Tanrı hem ruhu hem de maddeyi yaratmıştır.

Ya şu iddianın saçmalığına bakınız:

«Tanrı'nın var olabilmesi için onun bir beyne sahip olması gerekecektir» deniliyor. Meselâ, insanın davar olabilmesi için onun bir beyni olması gerekecek. Buna göre beyni çıkarılmış insan ise «yok» demektir, öyle mi? Ama siz bu insana bu durumda «beyni çıkarılmış insan» demek suretiyle geri kalan kısmını İnkâr etmezsiniz. Fakat materyalistin mantığıdır bu, o her şeyi yapar. Meselâ Tanrının var olabilmesi için iki elinin, iki de ayağının olması gerektiğini söylerse şaşmayalım. Bakınız işte: «Ruh - Tanrı'yı insan beyni şeklindeki madde yaratmıştır.» demiyor mu. Siz, “madde yaratmasını bilmez, onun aklı ve yaratma kabili­yeti yoktur, katıksız, atom ve molekül yığını hiç bir şeyi yaratamaz”, demeyiniz. Çünkü o materyalistin Tanrısıdır. Hem kendiliğinden, yoktan var olur, hem de her şeyi yaratır!!!

Bu durumu ile materyalist, Tanrısı madde veya maddenin içine saklanan bir metafizikçidir. Metafizikçi olmayı hiç de sevmeyen materyalistin «Madde…yarattı» derken sevmediği metafizikçiden bir farkı yoktur.

«Maddenin mahiyeti nedir?» sorusuna «buna ce­vap vermek bize düşmez. Bu husus bilime aittir» de­meleri önceki iddialarıyla çelişki teşkil etmektedir. Madem ki maddenin mahiyetini ortaya çıkarmak bi­lime düşer, o halde bilim maddenin yaratıcı olduğu­nu tespit etmeden, onun bir yaratıcı olduğuna nasıl hükmedilebilir? Bilim hükmetmeden nasıl kabul edilebilir bu?

Mekân, Zaman, Hareket ve Madde

«Maddenin bizim dışımızda mevcut olduğunu kabuI etmekle şu hususları da kabul etmiş oluruz» de­niliyor!

1.     Maddenin zaman içinde var olduğu.

2.     Maddenin hareket halinde bulunduğu»

Madde zaman içinde mevcutmuş. Sanki madde yokken zaman mevcutmuş gibi. Bu iddiaların saçma lığına bakınız. Zamanın işlemesi durduğunda maddenin yok olduğuna dair, bilim ve deneyi bir tarafa bırakınız, mutlak bir teori bile çıkmadı. Einstein'in izafiyet teorisi

t =  

denklemi gereğince maddenin hızı olan v=c olunca, onun zamanının duracağını (t=0 olacağını,

m =

denklemi gereğince kütlenin sonsuz olacağını göstermektedir. Üstelik bu da mutlak değil, izafidir, kâinatın veya onun parçası olan bir maddenin kütlesel davranışını; ışık hızına göre tasvirinden ibarettir. Ama maddenin mutlak anlamda mekân içinde mevcut olduğudur. Yukarıdaki formülde m cismi, v hızındaki kütlesi!  sükunetteki kütlesini, c ise ışık hızını göstermektedir.

Madde muhakkak hareket halinde bulunacakmış! Hâlbuki yukarıdaki denklemde m0 (fizikte) sükunet kütlesi diye tarif edilmektedir. Bilime dayanmadan yapılan bir iddianın tutmaması tabiidir. Zira materyalizmin diyalektik olanı bile F. Engels tarafından 1895'ten önce kurulmuştu. Engels öldükten sonra 1905'lerde Einstein tarafından bir izafiyet teorisinin kurulacağını bilemezdi elbet.

Fizik, maddeyi hem sükunet halinde hem de hareket halinde incelemektedir. Çünkü fizik bilimdir, Materyalizm ise bir iddia... Yukarıda gösterilen

t =

formülünde zamanın izafi olduğu, harekete bağlı bulunduğu, böylece mutlak olmadığı gösterilmektedir. Buradan şu anlaşılır: Zaman mad­denin hareketine bağlı olduğuna göre, madde zaman­dan bağımsızdır. «Hareketsiz madde» değil, tersine maddesiz hareket ve zaman olamaz.

Öyle ise, kâinat, materyalistlerin iddiasının ak­sine hem hareketli hem de hareketsiz varlıkların bü­tünüdür. Bir hareketten bahsetmek için duran bir varlığa, bir referansa ihtiyaç vardır. Madde durarak da hareket ederek de vardır.

Materyalistlerin, diyalektiğin üçüncü kanununu burada niye uygulamadıklarını merak ediyorum. Bu kanun zıtların birliğinden bahsetmektedir. Her şey kendi zıddıyla beraberse hareket niye hareketsizlikle beraber değildir?

Ayrıca şunu da ilâve etmekte fayda görüyorum. Politzer, diğer bir kitabı olan «Felsefenin Başlangıç İlkeleri»nde «materyalizme göre zorunlu ve iç değiş­me içinde olan madde kavramı tabii sonuç olarak, sürekli dönüşüm halindeki maddenin sonsuzluğu tezine, maddenin yok edilebilir olmadığının, yaratılmamış bulunduğunun kabulüne yol açar.» diyor ve ilham aldığı Lenin'in «Cahier Philosophiques» adlı kitabın­dan şunu naklediyor: «Âlem birdir, hiç bir Tanrı, hiç bir insan tarafından yaratılmış değildir, ölen, belirli kanunlara göre parlayan, sönen, ebediyen canlı bir âlemdir.» ([2])

Madde zaman içinde vardır dememiş miydi Politzer. Peki, bu çelişki niye? Maddenin sonsuzluğu tezi, maddenin zamandan bağımsız olduğu tezine yol aç­maz mı? Varlığın başlangıcı yoksa zaman içinde mev­cut olduğu nasıl söylenebilir?

Hiç olmazsa meseleyi şöylece düzeltelim: Zaman içinde mevcudiyet arzeden maddenin fiziksel, kimyasal ve biyolojik tezahürleridir. Var olduktan sonra var olma özelliği değişmemiş, tezahürleri zaman için seyretmiştir. Sonsuz olmaması dolayısıyla onu var eden sonsuz bir kudret gereklidir.

 

 

 

 



[1]E. Hausmann, E.P. Slack, Fizik, sh.1, Berksoy Matbaası, İstanbul, Çeviren: Prof. N. Kürkçüoğlu, 1960.

[2] G. Politzer,Felsefenin Başlangıç İlkeleri, sh. 141, Sol Yayınları, Ankara, 1976

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 1 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
İDEOLOJİK MODERNLEŞME VE SEKÜLERİZM TEHDİDİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜNYEVİLEŞME (SEKÜLARİZM) 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM, LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK 01-11-2011 tarihinde eklendi
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK) 01-11-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ VE MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ 30-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİSTLERİN İSLAMA BAZI İTİRAZLARI 01-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN 01-10-2011 tarihinde eklendi
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA 25-09-2011 tarihinde eklendi
METERYALİZM (MADDECİLİK)- MUHARREM ÇAKAR 25-09-2011 tarihinde eklendi
MUTAHHARİ'YE GÖRE MATERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
DİYALEKTİK MATERYALİZME CEVAP 25-09-2011 tarihinde eklendi
POLİTZER'E GÖRE DİYALEKTİK METERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİ VE MARXSÇI SOSYALİZM AÇISINDAN İHTİYAÇ 25-09-2011 tarihinde eklendi
SOSYALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
LİBERALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
VAROLUŞÇULUK (EKSİZTANSİYALİZM) 24-09-2011 tarihinde eklendi
DİALEKTİK 24-09-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım