BAKARA SURESİ 124. AYET
1. Bölüm
Bismillahirrahmanirrahim
«Bir zaman Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, bunları tamamlayınca da: «Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım.» demişti. İbrahim: «Soyumdan da (imamlar yap) ya Rabbi.» dedi. Rabbi de: «Ahdim zalimlere erişmez!» buyurdu (Bakara: 124)
Bakara suresinin bu dersinde konu, risaletinde ve Beyt'ül-Harama yükseltmesinde İbrahim'in kişiliğinden bazı canlı yönleri çevreliyor ve buradan hareketle bazı detaylı şer'i sorunlara uzanıyor.
İbrahim'in Kur'an'ın tasvir ettiği kişiliğinde ruhunu doldurup donatan ve hayatını hareketlendiren, ruhi melekelerden kişisel sıfatlara, ayırıcı bir tabiatla karşılaşıyoruz. Yine bu ayırıcı tabiat gerek oğlunu Allah yolunda kesip kurban etmesi olayında karşı karşıya kaldığı imtihanda ve babası karşısındaki konumunda, gerekse kavmine ve zamanının azgınlarına karşı verdiği mücadelede olduğu gibi zorluk ve bu zorluklara göğüs germenin zirvesinde yer alan çetin şartlarda Allah'a mutlak teslim oluşunda, temsil olunan risalete ve imana ilişkin konumlarında da kendini göstermektedir. O, bu ayırıcı tabiatı bu konumlardan herhangi birinde zayıflık, zorlanma ya da zorluk gösterişlerinden herhangi birini hissetmeden, yakınmadan kuşanmıştır. O, bu şerefli mücadeleyi, önemli görev ve bunun gerektirdiği sorumlulukla pekişip, bunlarla birlikte kuvvet ve ihlâs içersinde aşk, huzur ve hayat ile feyizlenip kabaran Allah'a olan o yüce imanın derinliklerini hedefleyen, bir ruhi yönelim ile sürdürmüş ve başa çıkarmıştır. Her söz ve konumda ayrılmamacısına kuşanmıştır bu teçhizatı. Öyle ki, onda zorluk, katılık ve tehlikeliliğin bütün şiddeti ile hâkim olduğu konumlarda bile, bu imanı havadan herhangi bir uzaklaşma veya herhangi bir şekilde Allah'tan gaflet göremezsiniz. Aksine buradan oraya, bütün yaratılış görünümlerinden varlığın bütün sırlarına varıncaya kadar, kalbin, ruhun, dilin, fikrin, bilinç ve vicdanın derinliklerine nüfuz eden, Allah'a bağlı bir gözün varlığını yanında hisseden, devamlı bir huzurda bulunduğunun şuurundadır.
İşte her zaman ve mekânda çalışan, İslam davetçileri, O'nun şahsiyetinin karakterlerinden oluşan bu güzel havadan, risalete ilişkin manevi huzurdan, sis ve pus içersinde kaybolmuş sufi bir baygınlık değil, Allah'ın mutlak varlığı içersine gömülmenin açık ruhi huzurunu Peygamberi bir davet örneğini, ilham alabilirler.
Kabul etmeliyiz ki, İbrahim Peygamberin kişiliği, iman, huzur ve safa ile dolup taşan Peygamberin ruhi yapıların içersinde yegâne örnek değildir. Fakat ne var ki, Kur'an, O'nun aynı şiar içersinde çeşitli alanlara yayılan, temiz ve yüce kişiliğinin değişik karakterlerini pekiştirerek anlattığı gibi, hiçbir Peygamberi anlatmamıştır. Böyle olunca biz tefsirin gelişinden Kur'an'ın bu tanıtımıyla O'nun kendi nefsi, kavmi ve Rabbi ile olan diyalogunu diyoruz. Böylece Kur'an'ın, O'nun hayat hikâyesinden geniş bir alanı söz konusu ettiğini görüyoruz. Yine bunun yanında bütün söylediklerinden hareketle İbrahim'in kişisel özellikleri sergilenmek istenmiş de olmayabilir. Belki de bazı sözler, risalet üsluplarından bir üslupla işlenmiş ve İbrahim Peygamber ile Rabbi arasındaki bu diyalog yoluyla temelli bir düşünce olayı arz edilmek istenmiştir. Fakat yine de şu veya bu üslupla söylenmiş, çeşitli kelimeler, ruha değişik ilhamlar vermek imkânından uzak değillerdir. Çünkü kelimelerin ve üslupların;ard arda dizilen kelimelerin lügat anlamlan veya üslupların edebi kuralları içersinde kaybolmayacak bir ruhları vardır. Aksine bünyesinde değişik ilham ve anlamları barındıran bu ruh, sözü söyleyen ve üslubu hareketlendirip ona kendi kıvraklığını, dikkat ve engebesini veren, ruhun derinliklerinden kaynaklanır.
Yine de İbrahim Peygamberin böyle ayırıcı vasıf1arla anılması, O'nun kendisinden sonraki Peygamberlere karşı, nisbi babalık konumundan olmasından ve İbrahim Peygamberin kendi şahsı ve risaleti ile ayrıldığı kendinden sonraki risaletlere ilişkin manevi babalık konumunda bulunmasından dolayı olabilir. Bu bağlamda, en belirgin iz de, bütün dinlerin tabilerini bir yandan sıcak şiarları, diğer yandan imani kutsiyeti ile pekişen kişilik ve şuuruna bağlayan semavi bağdır. Bundan başka, O'nun risaletinin Kur'an-ı Kerim'in, naklettiği ayrıntılarında, risaletlerin kavramlar ve hükümler açısından sınırlamalara götüren tarihsel dönemlerin gösterdikleri değişikliklerle ilişkili olarak arz ettikleri ayrıntılar hususunda diğer risaletlerle herhangi bir ayrılık da göremiyoruz. Bu durumda O'nun bir yandan risaletlerin, diğer yandan da Peygamberlerin karşılaşıp kesiştikleri bir merkezi kavşak olarak kabul edilmesi, dolayısıyla kişiliğinin pekiştirilmiş ifadelerle anılmasına bir neden olabilir. Bu itibarla O'nun risaleti diğer Peygamberlerin tabileri arasında zuhur edecek ihtilaf noktalarında bir hakem olarak da, kabul edilebilir. Tıpkı O'nun kişiliğinin Peygamberlerin kişilikleri üzerine ortaya atılacak tartışmalarda muvahhid bir örnek teşkil edebileceği gibi...
Bütün bu açıklamalardan sonra, her halükarda bütün konumları, üslupları (yöntemleri) ve kesin inancı ile o güzel İslami şahsiyeti kendi içimizde gerçekleştirmek yolunda, faydalanmak üzere bu büyük Peygamberin, bir uzay genişliğindeki kişiliğinin derinlerine uzanmak ihtiyacını şiddetle hissettiğimizi söyleyebiliriz.
Bir de bu ayette İbrahim Peygamberle, risalet ve önderliği yüklenmek için kullanacağı büyük güçlerden ne kadarına sahip olduğunun açığa çıkması için sınama ve imtihana tabi tutulan bir insan konumunda karşılaşıyoruz. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim'in imtihan. vesilesi olan «kelimeleri» topluca ve kapalı bir ifade ile zikrettiğini, bu kelimeler hakkında ayrıntılı açıklamalar yapmadığını görüyoruz. Bu kelimelerin tamamlandığını açıkça belirtmekle beraber bunları İbrahim'in mi, Allah'ın mı, tamamladığını da izah etmemiştir. Çünkü ayetteki«tamamladı» fiili içerisindeki gizli faili (özneyi) gösteren zamirin, her iki zata da raci olması muhtemeldir. Yine bu tamamlamanın nasıl olduğunu; İbrahim'in içinde ve fikrinde mi, yoksa hayatın yaşayan gerçekleri arasındaki tatbikiyle mi, tamamlandığını açıklamamıştır. Çünkü ayrıntıların değişmesi esas meseleyi değiştirmez. Çünkü Kur'an-ı Kerim burada İlahi bir imtihandan ve bir yeterlik ölçümünden bahsetmek istemiştir; pratik ayrıntılardan değil. Gerçekten bilmek ihtiyacında olduğumuz da meselenin bu boyutudur. Konuya ilişkin pratik ayrıntılara gelince, ancak İbrahim Peygamberin döneminde yaşamış olan Mü'minler bunları bilme ihtiyacını duyabilir. Çünkü böyle ayrıntılar onların hayattaki fikri ve ameli plan ve programları ile ilgili olabilir. Onların Peygamberlerinin kendilerini çağırdığı hüküm ve ilkeleri bilmeleri elbette gereklidir.
Yine bu Ayeti Kerimeden, İbrahim Peygamberin kelimeleri tamamladığında ya da Allah'ın kendisi için bu kelimeleri tamamladığında, meselenin tabiatını idrak edip kavradığını, bundan dolayı kalbinin mutmain olduğunu ve imtihanı başarı ile geçtiğini anlıyoruz: Çünkü Allah Teala'nın «Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım!» ilahi vaadi karşısında irkilip heyecana kapılmadığını, yeni bir mesuliyetle karşılaşmışçasına ani bir tepki göstermediğini, sakin ve kararlı bir eda ile bu ilahi vaadin geleceğine kafa yorduğunu; bunun zaman, mekan ve kendisinin şahsı ile sınırlı bir mesele süreci ile kısıtlı vaatlerden mi, yoksa çağlar boyunca sürüp kendisinin zürriyetini de uzamına alacak zaman, mekan ve şahıslar bakımından geniş kapsamlı vaatlerden mi olduğu üzerinde düşündüğünü ve bu yönlü bir tepki ile «Soyumdan da (mı) Ya Rabbi?»diyerek kendisine nasip olan her iyi şeyi zürriyeti için de isteyen ve bu konuda güvenlik hisleri ile davranan insan tabiatının gerektirdiği üzere böyle bir soru cümlesi ile dilekte bulunduğunu görüyoruz. Herhangi bir zaman ve mekânda yine herhangi, bir İnsana böyle bir vadin verilmesini nedenleyen risalet kuralını sınırlandıran, kaygılardan, hareket eden cevap kesindi. Çünkü mesele, kralların ve soylarının durumunda olduğu gibi, şahsa ilişkin şahinşahi bir imtiyaz veya şahsi bir ikram meselesi değildi. Aksine bu bütün düşünce ve yaşayışları ile insanların hayatına gerçekleştirilmesini istediği düzenlemeler ve tedbirlerle Allah'ın yeryüzündeki hilafetine gönderdiği vahiy ve kurduğu ruhaniyet ile bir de tek olan Allah'a kulluğa ilişkin bir risalet sorumluluğu meselesi idi. Bunun için bu risalet sorumluluğunu taşıyacak olan insanın istikamet, davet ve risaletin genel çizgisi ile iç içe ruhi, fikri ve ameli bir yeterliğe sahip olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. İşte bu vaat, Allah'ın insanlık, adalet üzere ayakta dursun diye kendi nefislerinde adalet çizgisi ile iç içe yaşayan salih kullarına verdiği bir vaattir. Allah'ın bu vaadi de kendilerinden üsttekilere Allah'a, Resulüne ve kendilerinden olan ulülemre isyan, kendilerinden alttakilere haksızlık etmek suretiyle zulmeden, toplumda zulmü ve zulmeti yayıp, bütün bu yaptıklarında kendi nefislerine de zulmetmiş olan zalimlere erişmeyecektir. Böylece Allah’u Teâlâ’nın «Vaadim zalimlere erişmez! » şeklindeki kapsamlı cevabı bütün risaletlere ve resullere ameli bir düstur olmuştur.