Muhammed Bakır es-SADR
Din, düşünce alanında herkesçe fark edilebilecek kadar büyük bir yer işgal etmektedir. Bu sebeple de insanın aklî oluşumunda etkin roller oynamıştır. Zaman süreci içerisinde din çeşitli şekillere bürünmüştür. Vahiy, nübüvvet ve Allah dinî pozitif gerçekleri kendi doktrinler yapısından uzaklaştıran marksizmin, din ve dini gelişimlere ilişkin maddeci bir yorum stili getirmesi zorunludur. Maddeciliğe uymayan görüşe göre din; ilkel insanın tabiat ve tabiatın korkunç güçleri karşısında acze kapılıp zaaf duygusunun tutsağı haline gelmesi ve tabiatın kanunlarıyla sırlarından habersiz oluşundan ötürü doğmuştur. Ama marksizm bu tip bir yorumu benimsememektedir. Yorum, marksizmin temel yapısıyla uyuşmamaktadır. Çünkü bu doktrin; yorum ve izaha muhtaç olan tüm hususların yorumlayıcısı ve yegâne doğuş sebebi olması gereken üretim esasına dayalı olan ekonomik kondisyonla dini birbirine bağlamamak ve ekonomik kondisyonun, dini doğurduğunu kabul etmemeği hatalı saymaktadır. Bu meyanda Konstantinov şöyle der:
«Ne ki Leninci marksizm, tarihî maddeciliğin bu tür şekil değiştirmelerine her zaman karşı çıkmıştır. Sosyal, hukukî, siyasî ve dinî düşüncelerin kaynağının her şeyden önce ekonomide aranması gerektiğini ispatlamıştır.» [1]
İşte bunun içindir ki marksizm, dinin doğuş sebebini toplumun ekonomik kondisyonunda aramış, en sonunda sınıflı toplum bileşiğinde bulmuştur, güya. Sınıflı toplumda ezilen sınıf perişan ve acınacak bir realiteyi yaşamaktadır. Teselliye kavuşup avunabilmek için, ezilen sınıfın zihninde dinî düşünceler -tabir caizse- adeta yanardağ gibi patlamaktadır.
Bu konuda Marx söyle der:
«Dinî ihtiyaç, hayat realitesindeki ihtiyaçlılık ve düşkünlüğün ifadesidir. Dine sarılma ihtiyacı, aynı zamanda hayat realitesindeki sefaleti yenmek isteğinden ileri gelmektedir. Din, omuzu elem yüküyle ağırlaşan kimselerin dostudur. Din, içinde ruh kalmamış olan bir dünyanın ruhudur. Dîn, düşünce yönünden iflas etmiş bir dünyanın düşüncesidir. Din, milletleri uyutan bir afyondur! Şu. halde, göz yaşlarıyla dolup taşan bu (yoksullar) vadisini eleştirebilmek için ilk etapta dini bir eleştiriye tabi tutmalıyız.» [2]
Marksizmin bu alandaki çabaları bir tek noktada toplanmaktadır. Şöyle ki: Din, toplumdaki sınıflar arası çelişkinin bir ürünüdür. Ne var ki marksizmin, dinin çelişkiden doğuşunun ne şekilde olduğu hususundaki düşünceleri birbirini tutmamaktadır. Marksizm bazen şöyle bir düşünce beyanında bulunur: Din; ezilmekte olan sınıfın, kendi istek ve arzularını, siyasal fonksiyonlarını unutup sefil, perişan realitelerine teslim olup boyun eğmeleri için, ezici sömürgen sınıf tarafından ezilen mahkûm sınıfa içirilen bir afyondur. Bu şekliyle de din; emekçilerle yoksulları aldatıp avlamak için örmüş olduğu bir tuzaktan başka bir şev değildir!
Marksizm bu sözleri söylerken tarihî bir realiteye karşı gafil davranmaktadır. Bu tarihî realite açıkça ispatlanmaktadır ki; din, her zaman yoksullarla düşkünlerin, kucağında doğmuş, tüm toplumu nuruyla aydınlatmadan önce yoksullarla düşkünlerin gönlünü nurlandırmıştır.
İşte size İsevîlik : Bu dinin bayrağını, ruhî bir aşk ateşinden başka -ki bu aşk ateşi onların gönüllerini yakmaktaydı- hiç bir şeye sahip olmayan yoksul davetçiler, dünyanın dört bir yanında özellikle Roma İmparatorluğunda dalgalandırmışlardı.
Yine bunun gibi İslâm davetine ilk kucak açan grup da -ki bu grup İslâm Ümmetinin çekirdeği idi- çoğunlukla Mekke toplumunun yoksul ve yoksulluk derecesine yakın insanlarından oluşmuştu. Şu halde dini; ezilenlerin sırtına binmek ve kendi çıkarlarım korumak amacıyla ezici sömürgensınıfın bir esiri olarak yorumlamak nasıl mümkün oluyor!
Marksizm mülk sahibi ezici sınıfın kendi çıkarlarını koruması için dini meydana getirdiğine inanıyorsa biz de marksizme şöyle bir soru yöneltebiliriz: İslâmlığın kesin olarak yasaklanmasından önce Mekke’de yüksek oranda faiz alınıp veriliyordu. Faize dayalı bir sermayeyi ortadan kaldırmakiçin İslâm dininin faal, etkin bir araç (Haramlık) ortaya koymuş olması, ezici sınıfın çıkarlarına maddi yönden ters düşmüyor muydu? Ezici sınıfın kendi aristokratik zihniyetlerinden vazgeçmeleri, çıkarlarına ters düşmüyor muydu? İslâm dini; insanlar arasında eşitliğin hâkim kılınmasına, insana değer verilmesine, zenginlerin, hoş karşılanmamasına, zenginlerin haksız yere gururlanmalarına karşılık yerilmesine çağrıda bulunuyordu. Bu meyanda Hz. İsa'nın bir sözünü de nakletmekte fayda mülahaza ediyorum: İçinizde ulu olmak, yücelmek isteyen bir kimse varsa size hizmetçilik yapsın. Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, kibirli zenginin ilâhî, melekût (manâ) alemine yükselmesindençok daha kolaydır.
Bazen marksizmin, dînin sınıfsal yorumunu başka bir yoldan yaptığını da görüyoruz. Marksizm, dinin, ezilen ve sömürülen sınıfın gönlünü dolduran ümitsizlik ve sefalettenkaynaklandığını iddia etmektedir. Buna göre ezilenler, dini bizzat kendileri için icat etmektedirler. Dinde teselli bulmakta, dinin gölgesinde emel ve ümit beslemektedirler. Din: yoksulların, ezilenlerin ideolojisidir.. Ezici sınıfların eseri değildir...
Şanslılık eseri olarak ilkel toplumların tarihlerinden öğreniyoruz ki din; sadece sınıflı toplumların fikri olgularından biri değildir. Tersine marksizmin, sınıfsız bir komünist rejiminde yaşadıklarını sanmış olduğu ilkel toplumlar bile bu tür düşüncelere girişmişler ve dinî inanç bu toplumlarda çeşitli şekillerde dışa yansımıştır. Dünyanın ezilen ve sömürülen insanların gözyaşlarıyla dolup taşmasından, sınıfsal bileşimin meydana gelişinden önce din, insanın, hayatında var olduğuna göre o zaman dini sınıfsal bir yorum stiliyle yorumlamak veya dini, ezilen sınıfı kuşatan sömürü ortamlarının aklî bir yansıması olarak kabul etmek imkânsız olur. Bütün bunlardan sonra marksizm, ekonomik kondisyonu, dinin yorumlanmasında esas olarak kabul ediyor!
Burada ele alınması gereken bir başka şey daha var: Marksizmin ikinci yorum şeklinde iddia ettiğine göre din, ezilenlerin ideolojisidir. Bu ideoloji ezilenlerin sefalet realitesi ve ekonomik çevresinden doğmaktadır. Buna göre dinî inancın varlığını, ezilenlerin sefalet realitesi ve ekonomikçevresinden ayrı olarak nasıl açıklayabiliriz? Ezilenlerin dışındaki kimselerin, ezilenlerin ekonomik realitesinden doğan ve ezilenlerce müjdelenen bu yoksullar ideolojisini kabullenmeleri nasıl mümkün olmaktadır?
Ezilenlerle kendi arasında hiçbir ilişki bulunmayan bazı kimselerin dinî inanca sahip olduklarını, bu kirdelerden bazısının gönlündeki inanç katiliğinin kendilerini inançları uğrunda fedaya sürükleyecek kadar ileri derecelerde olduğunu marksizm hiç bir zaman inkâr edemez. Bu da açıkça ispatlamakta ki düşünür olan bir kimse, kendi ideolojisinin düşüncelerini her zaman kendi ekonomik realitesinden esinlenerek elde etmez. Çünkü ezilmekte olan bu insanların dinî düşünceleri, bunların sefalet içerisinde oluşlarının -ki böyle bir şey de zaten yoktur.- Bir ifadesi ve çekmekte olduklarızorluklara karşı bir soluklanma ve en nihayet bunların ekonomik ortamlarının bir yansıması değildir. Bu kişilerin ruhî ve aklî şartlarıyla uyuşan bir inançtan başka bir şey değildir. Bu kişiler, fikrî temellere dayanarak bu inanca bağlanmış, iman etmişlerdir.
Marksizm, dini sınıfsal ekonomik bir yorum stiliyle yorumlamakla yetinmemektedir. Daha da ilerilere giderek, dinin gelişimini de ekonomik temellere dayalı olarak yorumlamaya çalışmaktadır. Bütün milletler, ekonomik ortamları gelişip de bağımsız bir millî toplum kurma olanağım elde edince, kulluk etmekte oldukları tanrılar da millileşirler. Tanrıların egemenlikleri de milli sınırları aşamazlar. Bu milletler, bir dünya imparatorluğu olan Roma imparatorluğuna katılırca milliyetleri birbirine karıştı. Bir dünya imparatorluğu kurulunca, tüm dünyaya egemen olacak olan bir dine de ihtiyaç duyuldu. Bu din, 250. kuruluş yılında Roma devletinin resmi dini haline gelen Hıristiyanlık dini idi. -Bundan sonra Hıristiyanlık, feodal ortamlara göre şekil aldı. Katoliklik şekliyle Hıristiyanlık, gelişme süreci içinde bulunan burjuvazi güçlerle çatışmaya başlayınca, dinî bir reform veya Protestanlık doğmuş oldu. [3]
Bu konuda şöyle bir düşünceye sahibim: Eğer Hıristiyanlık veya Protestanlık, marksizmin ima etmiş olduğu objektif maddî ihtiyaçların bir ifadesi olmuş olsaydı tabii olarak Hıristiyanların dünyanın kumanda zincirini elinde bulunduran Roma imparatorluğunun kalbinde doğup gelişmesi gerekirdi. Ayrıca dini alandaki, reform hareketlerinin birçok Avrupa toplumlarında başlaması ve burjuvazi alanında daha da gelişip tekâmül etmesi gerekirdi. Oysaki tarihî gerçek, bunun tam tersi bir istikamettedir.
Hıristiyanlık, siyasal yığılım noktalarında meydana gelmemiştir. Dünya devletini kuran Romalıların arasında da doğmuş değildir. Romalılar Hıristiyanlığı geliştirmişlerdir. Hıristiyanlık bütün bunlardan uzakta Romanın doğudaki sömürgelerinden birinde doğmuştur. Ezilen bir Yahudi halkı arasında gelişmiştir. İmparatorluğun M.Ö. 6. yüzyıldan beri sömürmekte olduğu bu ezilen Yahudi halkı milli bir bağımsızlık kurmaktan başka bir şeyi hayal etmiyordu.
Üzerinde hayal kurduğu tek şey; kendisini bu emperyalistlere bağlayan bağlan koparıp parçalamaktı. Bu halk altı asırlık süre zarfında birçok kereler baş kaldırmış, yüz binlerce kurban vermişti. Bu halkın maddî, ekonomik ve siyasal ortamı, sadece Roma imparatorluğunun ihtiyaçlarını karşılayan, o zamanın dünya çapındaki tek dini olan Hıristiyanlıktan doğmuş olabilir mîydi?
Avrupa’da fikrî bağımsızlığın önderliğini yapanlar tarafından başlatılan dinî reform hareketini de burjuvalar başlatmış değildirler. Burjuvaların reformculuktan bazı kazançlar sağladıklarını kabul ediyoruz. Fakat bu ayrı bir husustur. Şu da bir gerçek ki; belirli bir ideoloji niteliğine sahip olması bakımından reform hareketi, sırf burjuva ekonomisinin gelişmesinden doğmuştur. Aksi takdirde reform hareketinin diğer Avrupa ülkelerine nispetle öncelikle İngiltere’de doğması gerekirdi. İngiliz burjuvazisi, diğer Avrupa ülkelerindeki burjuvaziden çok daha güçlüydü, o zamanlar. 1215 yılından itibaren İngiltere’de patlak veren devrimler, sıçramalar sayesinde İngilterenin sosyal ve ekonomik yönden gelişmiş olması onu, diğer Avrupa ülkelerinin ulaşamayacağı bir düzeye yükseltmişti. Bütün bunlara rağmen Luther İngiltere’de ortaya çıkıp da burjuvazinin muhafazakârlığından yana olmamıştır. Tersine, İngiltere’den uzakta ortaya çıkmış, propaganda ve faaliyetlerini Almanya’da başlatmıştır. Fransa da bu hareket, inatçı bir Protestan olan bu reformculuğun ikinci adamı olan Kalven tarafından başlatılmıştır. Kalven zamanında Fransa’da Katoliklerle Protestanlar arasında kanlı boğuşmalar ve çatışmalar olmuştur. Alman Komutanı William Urang da güçlü ordusu ile bu yeni hareketi destekliyor ve savunuyordu.
Evet bütün bunlardan sonra Protestanlık, İngiltere’de resmi bir mezhep haline geldi. Fakat sunuda söylemek gerekir ki reformculuk, burjuva simimin muhafazakâr tutumunun bir ürünü değildir. Tersine, feodalizmle yönetilen yerlerde yaşamakta olan halkın şuurlanışının bir ürünüdür.
Marksizmin dinlerin tarihî gelişimine ilişkin düşüncesini alıp da bir diğer cihanşümul din olan Islama uygulamaya çalıştığımızda, marksist düşünce ile realite arasındaki çelişkiyi muhakkak ki göreceğiz. Avrupa bir dünya devleti olduğuna göre bütün dünyayı kapsayacak olan bir dine muhtaçtır. Arap yarımadasında ise tüm dünyaya hükmedecek olan bir din değil, sadece Arapları kapsamına alacak milli bir din de yoktu.
Araplar sadece çeşitli yörelere dağılan birbirinden kopuk topluluklardan ibarettirler. Her kabilenin tapmakta olduğu bir ilah vardı. Bu kabileler, taştan yapmış oldukları bu tanrılar karşısında boyun eğer, kulluk eder, itaat ederlerdi. Birbirinden kopuk topluluklardan oluşan bu yarımadanın kalbinden cihanşümul bir dinin doğması için maddi ve siyasi ortam elverişli miydi? Bu yarımadanın birbirinden kopuk kabilelerinin bir araya gelip nasıl tek bir soy tek bir ırk ve -tek bir millet meydana getirdikleri hala anlaşılmış değildir. Üstelik bu kabilelerin; cihanşümul bir din olan islâmda somutlaşan en yüksek kaliteden bir birliği nasıl meydana getirdiklerini anlayabilecek ve bu bilmecenin sırrım çözebilecek tek bir kişi yoktur. Maddi ihtiyaçlar ve siyasal kondisyonlarla bağlı olarak dinî tanrıların, milli tanrılıktan cihanşümul tanrılığa doğru yücelerek evrimleştikleri iddia edilmektedir. Peki buna göre Araplar, nasıl olmuş da kendi elleriyle yapmış oldukları kabile tanrılarına tapmaktan vaz geçip, kendisine mücerredin en yüksek derecesiyle yaklaşmış oldukları cihanşümul bir mabud olan Allaha tapmaya başlamışlardır?
DİPNOTLAR
[1] Konstantinov : T. G. İ. F. R S. 4
[3] Ludwing Feuerbach. S. 103 - 105