(Bu yazı, Hüseyin HATEMİ Hoca’nın 1971 Yılında Doç.Dr. iken yazdığı ve Çığır yayınlarından çıkan “İslam Açısından Sosyalizm” adlı kitabından alınmıştır.)
Hüseyin Hatemi
Materyalistlerin ve özellikle marksistlerin İslam’a yaptıkları bâzı itirazlarını gözden geçirelim:
1 °) Derler ki: islâm bir dindir. Din ise, hiçbir zaman gerçek anlamda kurtarıcı bir«teori»getiremez. Din, karşı-devrimci bir silâhtır. Din, halkların afyonudur. Dinin kaynağı, kapitalist toplumlarda sermâyenin amansız ve insafsız gücü karşısında duyulan korkudur denebilir.
Bu itirazın islâm karşısında geçerli olamayacağını anlamak için uzun uzun düşünmeye ve yazmaya lüzumyoktur. İslâm'ın hangi anlamda bir«din» olduğunu, bu önsözün başlarında belirtmiştim.[1] Kitab'ın metninde de, bu iddiayı tekzib eden kesin deliller yer almaktadır, insafı ve anlayışı olana bunlar yetişir. İster akıl yoluyla, ister gönül yoluyla varılsın, İslâm'dan daha üstün bir ülkü bulunmaz. Marksizm'in itirazları, bizi daha da güçlendiren ve içinden İbrahim (A.S.) gibi çıkmamıza yol açan bir Nemrud ateşidir. İdeoloji alanında marksizm, bizim için bir “kâğıttan kaplandan” başka birşey değildir.
2°) Bunun üzerine marksistler derler ki: Bizden de bâzıları, meselâGaraudy, dînin insanları her zaman ve her yerde eylemden, emekten ve mücadeleden saptırmadığını, bâzen de devrimci bir atılım sağlayabileceğini söylemişlerdir. Şu halde, İslâm'ın da, zamanında gerçekten ilerici ve inkılâpçı bir hayat görüşü olabileceğini itiraf ediyoruz. Fakat bugün, bu niteliğini kaybetmiştir. Çünkü din, bir üst-yapı kurumudur. İslâm'ın doğuşu zamanındaki üretim ilişkileri bugün değişmiştir. Şu halde bugün, İslâm'ın devrimci bir teori olduğundan bahsetmek imkânsızdır.
Bu iddiâ da basit bir muhakeme sonucunda yıkılır gider. Eğer bütün «ideolojiler», üretim ilişkilerine ve dolayısı ile «sınıflara göre belirleniyorsa, zamanın akışı karşısında değerini kaybediyorsa, hangi esrarlı vasıftır ki, marksizmi bu kanunun alanına girmekten kurtarıyor? Ayrıca, İslâm, hangi toplum düzeninin ideolojisidir? Köleci toplumun mu? Feodal toplumun mu? Yoksa gelişmekte olan burjuvazinin mi? Yoksa hiçbirine uyduramadığımız için «Asya Üretim Biçimi »ne göre belirlenmiş bir ideolojidir mi diyelim? Sonra, insan toplulukları daimî bir değişme hâlinde olduğuna, yeni çelişkiler ortaya çıktığına göre, marksizmin devri ne zaman dolacaktır? Yoksa dolmuş tur da bizim mi haberimiz yoktur?
3°) Derler ki, marksizmi, devrinin hâkim sınıfının ideolojisi olarak, yâhut sömürülen sınıfların uyuşturma aracı olarak, bir üst-yapı kurumu şeklinde incelememelidir. Marksizm, devrimci bir teoridir. Toplumsal yapı, bir devrime, bir inkılâba, yeni bir üretim ilişkileri düzenine geçmeye elverişli hâle gelince; nitelik değişikliklerinin sağladığı birikim, nitelik değişikliğine yol açacak “sıçrama” yı hazırlayınca, bu devrimde öncü olacak gücün«devrimci»teorisi ortaya atılır. Bu devrimci teori, kütlelerce benimsendiği zaman maddî bir güç hâline gelir ve doğru bir devrimci teori olmadan eksiksiz ve kusursuz bir devrimci eylem de olamaz! işte marksizm bu anlamda bir devrimci teoridir.
Güzel, fakat yine aynı noktaya dönüyoruz ve mesele çözülmeden kalıyor: islâm, hiç değilse yedinci milâdî yüzyılda «devrimci teori» olmuş mudur? Olmamışsa, bütün iç ve dış çelmelemelere ve engellemelere rağmen, oldukça kısa bir zamanda yeryüzü'nde meydana getirdiği değişiklikleri ne ile açıklarsınız? Yahut yine aynı soru: islâm, yedinci yüzyılda, hangi sınıfın ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır? Vereceğiniz cevabın objektif dayanakları nelerdir? İslâm, niçin «marksizm»den söz açarken kullandığınız anlamda bir«devrimci teori» olmasın? Sonra, yine sizin marksizmden söz açarken kullandığınız anlamda bir "devrimci teori »ninde günü geçer mi, geçmez mi? Eskir mi, eskimez mi? Günü geçer ve eskirse, marksizm de aynı akıbet ile karşılaşacak değil midir? Günü geçmezse, biz de İslâm'ın günü geçmez ve eskimez demekte haklı değil miyiz? Kendiniz hakkında kullandığınız ölçüyü, bize gelince niçin değiştiriyorsunuz?
4") Derler ki, marksizm eskimez, çünkü «genel ilkeleri bakımından tamamlanmıştır» Tabiat ve toplum hakkındaki bilgilerimizin zenginleşmesi, bizim dayandığımıztemel ilkeleri sarsamaz, tersine bu ilkelerin daha geniş ve daha derin bilgisine götürür.
Güzel, fakat yine marksizmin hangi bakımdan İslâm'dan üstün olabildiğini anlayabilmiş değiliz. Bir an için yukarıdaki iddiayı tamamen doğru olarak kabul edelim. Acabâ bu «temel ilkeler» nelerdir? Tabiî ve toplumsal gelişme kanunlarının ve dolayısı ile diyalektik düşüncenin ana çizgileri mi? Eğer kasdedilen bunlarsa, bunlar bilimsel düşüncenin temel ilkeleridir ve hiçbir «ideoloji» nin tekelinde olamazlar. Eğer, tabiî ve toplumsal gelişmenin ana kanunlarını, temel çizgilerini, bir“ ideolojinin” tekeline almak gerekse idi, bunlar üzerinde İslâm'dan daha üstün hak sâhibi olan bir ikinci «ideoloji» bulunamazdı. Çünkü islâm, Kâinat'ın Yaratıcısından gelen ideolojidir. Tabiî ve toplumsal gelişmenin temel kanunlarını koyan da aynı Yaratıcıdır ve Allah'dan başka bir ilâh yoktur. Aksi takdirde kâinat'ın düzeni bozulurdu. Bu temel çizgiler, esasen Kur'an-ı Kerîm'de yer almaktadır. Tabiat ve toplum hakkındaki bilgilerimizin zenginleşmesi, daima İslâm yararına olmuş, Kur'an-ı Kerîm'in ve dolayısı ile islâm'ın hiçbir hükmü bu gelişmeden zarar görmemiş, üstelik, hikmeti daha açık bir şekilde belirmiştir. Bilim ve Fen alanındaki ilerlemeleri marksist düşüncenin bir zaferi olarak göstermek, mantıkî temelden yoksun bir yanıltmacadan başka birşey değildir. Diyalektik düşüncenin temel çizgileri de, bilimsel düşüncenin ortak ilkeleridir, yoksa yalnız marksizmin tekelinde olan bir “hakikat çekirdeği”değildir!
5°) Derler ki, marksizm, sömürüye gerçekten son verecek olan eksiksiz kurallar getirmiştir. İslâm ise, hukukî müeyyidesi olmayan bir-iki ahlâkî öğüt verir, o kadar!
Bu defa temelden ve bağışlanmaz bir biçimde yanılıyorlar. Olup-bitenlereRodinsonkafası ile bakarlarsa, daha çok yanılırlar. İslâm'da «Kayser'in gücü ve Tanrı'nın gücü» ikiliği yoktur. Bütün hukukî ve iktisadî kuralları müeyyideye bağlanmıştır ve bu müeyyideleri harekete geçirme görevi de Devlet'e verilmiştir. (Hüseyin Hâtemî, islâm Hukuku'nda Devlet Yapısı, istanbul 1970'e bakılabilir). Ayrıca, bu hukukî ve iktisadî kùrallar da, tam bir içtimaî adalet sağlayacak olan eksiksiz kurallardır. Kitab'ın metninde bu konular ele alınmıştır.
6°) Derler ki, teori ne kadar mükemmel olursa olsun, tarihin akışı ve toplumsal yapının, üretim ilişkilerinin değişmesi karşısında yeni meseleler, çözülmesi ve bir tutum takınılması gereken yeni çelişkiler ortaya çıkar. islâm, zamana uymayı nasıl sağlayacaktır?
Cevâbımız çok basittir: Bu itiraz, yalnız islâm için değil,bütün teoriler için ve bu arada marksizm için de varittir. Şu halde siz zamana uymayı nasıl sağlayacaksınız biz de öyle sağlarız!
Siz, marksizmi iyice kavramış ve yanılma payı oldukça azalmış bilim adamlarına, değerli ve dürüst «teorisyen»lere mi baş vuracaksınız? Bizde bunun adı “içtihattır.” İçtihat demek, ana kaynaklardan saparak yepyeni bir «teori» ortaya atmak değil, ortaya çıkan yeni meseleler ve yeni çelişkiler karşısında, islâm ideolojisine bağlı olanların takınacakları en doğru tutumu belirtmektir. Ana kaynaklar ve temel ilkelerle kendilerini bağlı saymayarak hıastahanelerinde kendilerine Napoléon sayanların tutumuna benzer bir şekilde kendilerini Luther; İslam’ı da katoliklik sananlar, hüsrana uğramaya mahkûmdurlar. İçtihat kapısı kapanmaz. Böyle bir şey yoktur.Bunu söylemek, «toplumsal gelişme, tarihin akışı durmuştur” demekle birdir. Kim kapatmış ve hangi yetki ile kapatmış? Kur'an'dan sonra vahiy alan mı var? Bu konudaki sözün özünü de, merhum Âkif'den nakledelim:
«Kilitlidir kapı ümmî duhât için ammâ,
Kıyâm-ı haşre kadar içtihâd eder ulemâ»
7°) Derler ki: içtihat birliği sağlanabilecek midir? Nasıl sağlanacaktır? İçtihat kapısının kapanmadığını kabul edelim, herkes kendi içtihadının doğru olduğunu ileri sürerse ne olacaktır?
Bu itiraza karşı vereceğimiz cevap da yine aynıdır. Bu itiraz, yalnız islâm'a yöneltilecek bir itiraz değildir. Her teori, zamanın akışı ile aynı mesele ile karşılaşır; Şu halde siz ne yapmayı düşünmüş iseniz, biz de çoktan aynı şeyi düşünmüşüz, daha doğrusu bu konuda sağduyunun varacağı tek yol, bize vahiy yolu ile de bildirilmiştir. En kısa deyişle, en bilgili ve yetkili «teorisyen»lerin, bizim terimimizle“müçtehitler”in, gereken makamlarda görevlendirileceği bir örgütlenme! Ayrıntılarını merak ederseniz, lütfen (H. Hâtemî, islâm Hukuku'nda Devlet Yapısı, İstanbul 1970) e bakınız.
Diyeceksiniz ki, niçin şu halde fikir birliği hâlinde değilsiniz? Aranızda bu kadar görüş ayrılığı var? Bunun sebeplerine, ayrıntıları ile değil sadece ana çizgileri ile, tekrar geleceğiz. Şimdilik şunu söyleyelim: İslâm, Son Peygamberinin tebliğ ettiği yeni şekli ile ortaya çıkalı on- dört asır olmuştur. Marksizm'in ortaya atılışından beri ise, henüz bir asır geçmiş, uygulanmaya başlayalı yarım asır olmuştur[2]. Buna râğmen lütfen kendi durumunuza bir zahmet, bakar mısınız? Marksist düşünce içinde de çeşitli görüşler ortaya atılmış ve biribirini suçlandırmış değil midir? Lenin'e göre Kautsky, dönektir, hâindir. Stalin’e göre Troçki, Troçki'ye göre Stalin böyledir. Stalin üstün gelmiş ve bir süre için“Hak, üstün gelenindir!” denmiştir.
Fakat Stalin'e emr-i Hak vaki olunca, onun da son derece hatâlı olduğu keşfedilmiştir. Mao'ya göre Sovyetler Birliği Marksist bir uygulama içinde değildir. Dış siyaseti emperyalist, içeride de sâdece «revizyonist»dir, «irtidâd» etmesine rağmen«münafıklık»eden yöneticiler elindedir. Sovyet yöneticilerine sorarsanız, biçâre Mao, hiçbir zaman marksizmin ne olduğunu anlayamamıştır ki! O, romantik bir köylüdür o kadar! Garaudy'e göre Sartre, varoluşçuluğu marksizm'e yamamak isterken diyalektik düşünceyi tepe-taklak etmiştir. Aradan bir süre geçmiş, bu defa da apar-topar, Fransız Komünist Partisi Garaudy'i tepe-taklak etmiştir![3]Lenin, Marx'ın görüşlerinin eskiyebileceğini kabul ediyor. Lütfen “Materyalizm ve Ampiri- okritisizm”inönsözüne bakınız. Marksist geçinenlerden ve bu alanda da sâdece bir «Figüran» yeteneğinde olduğu halde baş aktör geçinmek isteyenlerden bir bîçâre olan Máxime Rodinson, «İslâm ve Kapitalizm»adlı -sözde- eserinde, «yirmi, yüz, bin... türlü marksizm vardır» diyor ve tabiî üstad'a göre, bunların en doğrusu «Marksizm - Rodinsonizm»dir. René Maublanc,«Sosyalizm'in Felsefesi» adlı eserinde, marksizmin yanlış yorumlarından dert yanmaktadır.
Bir asır geçmeden ortaya çıkan bu görünüme ve yerli marksistlerin de birbirini “hâinlik, döneklik, revizyonisttik, romantiklik, küçük burjuva ideologluğuv.s.”-'ile itham etmelerine karşılık,İslâm'ınondört yüzyıllık bir geçmişi olan yeni ve son biçimi içinde meydana gelen «mezhep farkları, gözde büyütülmek ve körüklenmek istendiği kadar büyük değildir. Farklar,«Teori»de, «İdeolojik İslâm» da değil, İslâm'ın halk arasında yaşayış biçimlerinde, «Sosyolojik İslâm»dadır.
8°) Derler ki, mâdemki İslâm ideolojisi ile uygulaması; «ideolojik anlamda İslâm» ile «Sosyolojik anlamdaİslâm»birbirinden farklı olmuş ve arada bir “sapma” meydana gelmiştir; bu da, uygulamaya elverişli bir ideo loji karşısında olmadığımızı gösterir, hatâ teoridedir.
Burada da yanılıyorlar. Bir kısmı, büyük bir taassup ile ve gözü kapalı bir şekilde marksizme bağlandığı için gerçeği göremiyor, bir kısmı da gerçeği bildiği halde söylemek işine gelmiyor.
Evet, İslâm'da«teori»ile «uygulama»arasında sapma meydana gelmiştir. Fakat bu sapmada«teori»nin hiçbir kusuru yoktur. Aksi takdirde, bağlandığınızmnarksist mezhep »egöre şu veya bu ülkede, sözgelimi Sovyetler'de veya Çin'de, ya da Yugoslavya'da[4], meydana gelen sapmaları da marksizmin kusuru olarak kabul etme dürüstlüğünü göstermeniz gerekecektir.
İslâm'ın uygulanmasının saptırılmasının başlıca sorumlularından birisi, adı ile okuyucuya kasvet verip bu kitab'ı da lekelemek istemediğim Şam Valisi'dir[5]. İslâm Devleti ile ilgili kuralları tamamen hükümsüz bıraktırarak, işlerin zamanla çığırından çıkmasına sebep olmuştur. Karşısındaki büyük idealist, şaşmaz dürüstlük ve ya- nılmaz gerçeklik sahibi olan Emîr-ül-mü'minîn Ali, toplumsal şartların hasmı lehine olmasından dolayı,«görünür »debaşarıya ulaşamamış gibi oldu, fakat gerçek başarı onundur! O, eşsiz oğlu Huseyn ve bütün Ehl-i Beyt ve Kerbelâ Şehitleri olmasaydı, Onlar kendilerini fedâ ederek İslâm'ın doğru çizgisini belirtmeselerdi, «Hak ile Bâtıl'ın arasını kanları ile çizgi çekerek ayırmasalardı»,bugün şaşkınlığa düşecek, gerçek İslâm'ın ne olduğunu bilemeyecek, «O da Efendimiz, bu da Efendimiz! O da eyi, bu da eyi! O da haklı, bu da haklı!»diye şaşkın ördekler gibi vak-vaklayacaktık. Oysa, bu ne mantıksızlıktır? Ali'nin buyurduğu gibi, biribirine taban tabana zıt iki dâvâ biribirine karşı gelirse, birisi mutlaka sapıklıktadır, diğeri mutlaka Hak'tır, yahut ikisi de bâtıldır. Hak ve Hak karşı karşıya gelmez! Bâtıl ile bâtıl karşı karşıya gelmiş ise bu bir«Fitne»dir, taraf tutulmayabilir. Hak ile bâtıl karşılaşmış ise mutlaka Hakk'ın tarafını tutmak gerekir. Hakk ile Hakk'ın dövüşebileceğini, ancak Yaratılmışlar'ın en Yücesi olan Resûl-i Ekrem'e (S.A.) bile mantıksızlık izâfe edebilen zavallılar söyleyebilir.
Şu veya bu tarafı tutmak önemli midir? derler. Bir şey söylemeyeceğim, kendileri düşünsünler. Eğer “Hak” ile “Bâtılın”çarpıştığı kanaatinde iseler, taraf tutmak önemlidir. İki tarafın bir «futbol maçı» yaptığı kanısında iseler, hangi tarafı isterlerse tutabilirler.
“Taraf tutmak bize ne kazandırır?”diyenler de olabilir. Elbette«Bahçelievler’de kaloriferli ve banyolu apartman dairesi» kazandırmaz. Fakat Bedir Harbi'nde Resûl-i Ekrem'i (S.A.) veya Ebu Cehl'i tutmak ne kazandınr veya ne kaybettirirse, onu kazandırır veya kaybettirir!
«Nasıl hüküm verelim?» derler. Bedir Harbi'nde Hakk'ın kimde olduğuna dâir neye başvurarak hüküm veriyorsanız, burada da öyle hüküm verin.
Anlayana bu kadarı yetişir. Mayası temiz olan gerçeği bulur.
Yine marksistlerin itirazlarına dönelim. Bu sapmalara marksizmde rastlanmasa idi, bize bu itirazı yapmaya hakları olurdu. Sonraları kendisi de «afaroz» edilen Gara- udy,«Marksizm'i, bir çok çıkarlara, imtiyazlara zarar verdiği için, önce boğmak istemişler, bunu yapamayınca da bozup tanınmaz bir hale getirmeye çalışmışlardır» diyor. (Kari Mars'ın Fikir Dünyası adlı eserin önsözünde). Bu cümlede, «marksizm» yerine«İslâm*ı koysak, cümle yanlış mı olur? Doğru olursa, marksizm için «kusur» sayılmayan dış-etkenler, İslâm için niye kusur oluyor? Kaldı ki hiç unutmayalım: İslâm, son şekli ile bin dört yüz yıllık, marksizm ise ancak bir yüz yıllık geçmişe sahiptir. Sapmalar mukayese edilirken bu zaman süresi göz önünde bulundurulmalıdır.
Lenin; «Hareketimizin gerçek durumunu bilenler, marksizmin geniş çapta yayılmasının teorik düzeyde belirli bir alçalmaya yol açmış olduğunu görmezlik edemezler. Teorik hazırlığı az, ya da sıfır olan bir çok kimse, pratik başarılarından dolayı katılmıştır harekete/» diyor. Aynı soruyu tekrarlayacağız: İslâm için de böyle değil mi? Ve marksizm için kusur olmayan şey, İslâm için niye kusur olsun?
İslâm'ın bu bakımdan en büyük üstünlüğü, uygulamada ne kadar sapma meydana gelirse gelsin, ana-kaynak olan Kur'an-ı Kerîm'in masun kalışıdır:
Kur'an'ı biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz.'»
(Hicr, 9)
Bugün, şi'î veya sünnî olsun, her müslümanın elinde aynı Kur'an vardır ve o devrin imkânları düşünülürse, sadece Kur'an metinlerinde nüsha farkları meydana gelmemesi bile, başlı-başına büyük bir mucizedir.
9°) Derler ki, din, insanlara kötümserlik ve kadercilik aşılar. Daha iyiye doğru bir hareketten alıkor. Marksist düşünce ise, daha iyi bir hayat için mücadelelerinde, emekçilere yol gösterir. Marksist düşüncenin zaferi, tarihî bir zarurettir.
Bu sözleri söylerken, yine İslâm ile diğer bazı dinleri karıştırdıklarını ve hepsini aynı hükme tâbi tuttuklarını düşünemiyorlar. İslâm, daha iyi bir hayat için yapılan mücadeleyi önlemek şöyle dursun, gerçek âdil bir nizâm için mücadele (= cihâd) görevini, iyiliği buyurma (= Emr bil- ma'rûf), ve kötülüğü önleme (= nehy an-il-münker) görevini, inananlara yükler.
Yaşayış ve ölümü ile gerçek ve seçkin bir er olanİmâm Huseyn, bir mü'min için hayatın en güzel tarifini yapmış değil midir?
«Gerçek hayat, inanç ve cihâddan ibârettir.»
İslâm, kötümserlik de aşılamaz. Nihâî zaferin inananlarda ve iyi kişilerde olduğunu belirtir. «Gevşemeyin, mahzun da olmayın, inanmışsanız çok üstünsünüz siz!» der. (Kur'an-ı Kerîm, III, 139).
Ayrıca, Yeryüzü'nün sâlih kullara kalacağını (Enbiyâ, 105); Allah'ın nûrunun söndürülmesi çabalarının boşa çıkacağını, inanmayanların zoruna gitse bile, Allah'ın nurunu«tamamlayacağını)),islâm'ın, müşriklerin zoruna gitse bile, bütün ideolojilere üstün olacağını belirtir. (Tevbe. 32-33).
Kaderciliğe gelince, bu terime nasıl bir anlam verdiklerini bilmiyorum, islâm'ın«kader»inanışı, onların sandığıgibi uyuşukluk aşılayan bir inanış değildir. Kur'anı Kerîm'in de belirttiği gibi,«insan, her istediğine ulaşamaz.» Allah'ın koyduğu kanunlar, ilâhî plânlar da göz önünde tutulmalıdır. Eğer «kötü anlamda» kullandıkları «kadercilik» anlayışından kasdettikleri, bu gerçeğin Islam tarafından belirtilmesi ise, kendilerinin bu gerçeği inkâr etmeleri mümkün müdür? Paris Komünü başarıya ulaştı mı? Che Guevara başarıya ulaştı mı? Oysa başarıya ulaşmayı istiyorlardı. Bu isteklerine rağmen niçin ulaşamadılar? diye sorarsak,«koşullar elverişli değildi. Tarihin akışındaki determinizmi de göz önünde tutmak gerekir. Yeterli toplumsal birikim olmadan sıçrama olmaz!»diyeceklerdir. Şimdi, insaf ile düşünsünler: Bizi yerdikleri anlamda kendileri de«kaderci» olmadılar mı?
«Kadercilik»ten kasdettikleri«Cebriyye»inanışı ise, insana irâde serbestisi tanımayan görüş ise, şimdilik şunu söylemekle yetinelim.
a)«Cebriyye» görüşü, müslümanların çoğunluğunun görüşü değildir. Böyle olsaydı, bu görüşün mantıkî sonucu olarak, İslâm'ın, insanları dünyada ve âhirette sorumlu tutmaması, ceza, azâb, mükâfat ve sevâb söz konusu olmaması gerekirdi. Oysa böyle değildir.
b)Kaldı ki, marksistler, madde ve maddenin çeşitli tezâhürleri dışında bir varlık, bir gerçek kabul edemediklerine göre, gerçekte onların «cebriyye»den olmaları gerekmez mi? «İnsanların düşüncesini de, seçimlerini de, üretim ilişkileri, mensup oldukları sınıf belirler. Bunun dışında bir seçim yapamazlar!» demeleri, temel inanışlarına daha uygun düşmez mi?
10°) Derler ki,İslâm hümanist bir dünya görüşü değildir. »
Deriz ki, biz, Frenkçe kelimelerle ürkütülebilmekten çok şükür uzağız. Hümanizm'den maksadınız nedir? Siyonistlerin ve kapitalistlerin yaptıkları yutturmacaya göre, hümanizm demek, zincirlerini ve zindancıyı sevmek, sağ yanağına tokat atana sol yanağını çevirmek demektir. Hümanizm'den sizin de maksadınız bu ise, bu hümanizm sizin olsun, siz de sömürücülere karşı eylemlerinizden vaz geçin! Yoksa îslâm'ın ırk üstünlüğüne, zenginliğe, belirli bir aileye mensup olmaya önem verip, Hindistan'daki gibi kastlar yarattığını mı zannediyorsunuz?
a)«İslâm hümanist değildir» derken, maksadınız İslâm'da köleliğe cevaz verildiği ise, çok yanlış düşünüyorsunuz. İslâm köleliği ne getirmiş, ne de meşrulaştırmıştir. Sadece, devrin milletlerarası hukukuna göre son derece insaflı bir «savaş esirliği» kurumuna yer vermiştir. Bütün Yeryüzü'nde âdil bir nizâm kurulmadıkça, bunu da ilga etmesi fazla safdillik olurdu. Bugün milletlerarası kurallar değişmiş, İslâmda, köleliğin ilgası yolundaki amacına bu yoldan ulaşmıştır. Esasen İslâm'a göre köleliğin, savaş esirliğinden başka bir sebebi de yoktu. İslâm'a göre de bu«kölelik»,gerçek bir «kölelik»ten uzaktı. Savaş esirlerine «köle» bile denilmesi hoş görülmezdi. Bunlara yapılan muamele, diğer ev halkı ile aynı olacaktı. Metinde, bu konuya ayrıca temas edilmiştir.
b) Maksadınız, İslâm'da kadına değer verilmeyişi ise, bu da, Voltaire'in de belirtmiş olduğu gibi asılsız bir iftiradan başka birşey değildir. Bilâkis, kadına gerçek saygı ve sevgi, ancak ideal İslâm toplumunda gerçekleşir. Kadın, «eşitlik ve özgürlük» sloganları altında kirli bakış ve arzuların tutsağı haline getirilmez veya ağır işlerde çalıştırılmaz. Bu konuya da, yeri geldikçe metinde temas edilecektir.
c) İslâm'ın, bir milletin, bir ırkın üstünlüğü fikrine, zenginliğe, soy-sopa önem vermediğini uzun uzun belirtmeye bile lüzum yoktur. Kur'an'ı bir def'a okuyanlar bile, güneş kadar apaçık olan bu gerçeği bilirler. (Bakınız: Hucûrat Sûresi, 13. âyet)
d) Eğer İslâm'ın «hümanist» olmadığını söylerken, azınlıklara karşı tutumunu kasdediyorsanız, azınlıklara İslâm kadar hoş görü ile davranan bir ikinci ideoloji gösteremezsiniz. «Siyâsî hakları yoktur/» diyeceksiniz. Fakat unutmayın ki, islâm Devleti söz konusu olduğu zamanlarda, bu devletin resmî ideolojisi Islâmdı ve elbette bu ideolojiyi benimsemiyen birisi Devlet Reisi olamazdı. Hâlâ bu tutumun «hümanist» bir davranış olmadığı kanısında iseniz, şu halde bir zahmet, meselâ Castro'ya bir haber iletiniz, hümanist sayılabilmesi için yerini bir amerikan kapitaliste terketsin!
11°) Derler ki; islâm arap milliyetçiliğinin, arap emperyalizminin bir vasıtasıdır.
Bu da tamamen boş, esassız bir iddiadır. Bazı araplar böyle bir hayal kurmuş olsa bile, ırk üstünlüğü fikrine kesinlikle karşı çıkmış olan islâm, hiçbir zaman bu şekilde itham edilemez. Buna karşılık, Sovyetler ve hattâ Çin, marksizmi, kendi«milliyetçi» emellerine âlet edebilmişlerdir. Sosyalist Cumhuriyetler'in Sovyetler Birliği'nden ayrılabilme hakkının sadece kâğıt üzerinde kaldığını hangi sağduyulu kişi inkâr edebilir? Ayrılmayı bir yana bırakalım, meselâ Azerbaycan «Ben artık kendi sınırlarım içinde Rus alfabesini kullanmayacağım!» demeye cesaret edebilir mi? Sovyetler Birliği'ne dahil olmayan Macaristan'ın başına gelenler unutuldu mu? Sultan Galiev'in ve diğer müslüman asıllı önderlerin başına gelenler unutuldu mu?
Dışarıda Rus emperyalizmine âlet edilen marksizmin, içeride de bölücülüğe âlet edilebilme istidadını gösterdiğini de unutmayalım, islâm'ın «Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın, üzerinizdeki ni'metini düşünün...» ve «kendilerine apaçık deîller, âyetler geldikten sonra bölük-bölük olanlara, ihtilâfa düşenlere benzemeyin» şeklindeki buyruk ve öğütlerinin yüceliğini idrâk etmemizin, kavramamızın zamanı henüz gelmedi mi? (Âl-i îmrân, 103-108'e bakınız).
Kurtuluş yolunun hangi ideolojide olduğunu, sağduyu sahipleri göreceklerdir.
[1] Allah'a hamd edip, yaratılmışların en yücesi olan sonpeygamber Muhammed'e ve tertemiz Ehl-i Beyt'e salâtve selâm gönderdikten sonra;
İlk olarak şu hususu belirtmek istiyorum: Ben, Kur'an-ı Kerim'in “Allah katında din ancak İslâmdır”esasına bağlananlardanım. (Kur'an-ı Kerîm, III, 19)
Bu âyetteki«dîn»terimi de,çağımızda yanlış olarak verilmek istenen anlamda değil,ideoloji, hayat felsefesi, hayat görüşü, ülkü anlamındadır,islâm bir bütündür ve çelişen ülkülerin sağlam bir kafave temiz bir yürekte bir araya gelmesine imkân yoktur.
Çelişen ülkülere aynı anda bağlılık iddia edenler, ya hiçbirisinden haberi olmayan sevimli papağanlar, yâhut herkesi idare etmek isteyen çıkarcılardır.
[2]Bu satırlar, yazının yazıldığı tarihte, marksizm ideolojisinin uygulandığı Sovyetler Birliği rejiminin henüz dağılmadığı göz önünde tutularak okunmalı…(Editör)
[3] Roger Gaaudy, o dönem henüz Müslüman olmamıştı. Bilindiği gibi, Fransız Komünist Partisi içinde oldukça etkin bir role sahip olan Garaudy, 1982 yılında İslamiyet’i seçmiş ve Müslüman olmuştur. (Editör)
[4] Yazının yazıldığı tarihte Yugoslavya da henüz dağılmamıştı…(Editör)
[5] Muaviye b. Ebu Süfyan kastedilmektedir. (Editör)