Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 16 Nisan 2014 Hicri : 16 Cemaziye'l-Ahir 1435
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
03-10-2011 tarihinde, 21:32 saatinde eklendi
AHLAK DİN İLİŞKİSİ
AHLAK DİN İLİŞKİSİ
Ayetullah Cevadî Amulî

 

Bismillahirrahmanirrahim

    Bugün, üniversiteler de dahil dünyanın çeşitli bilim merkezlerininde öncelikli gündemi oluşturan konulardan biri “ahlak ve din ilişkisi”dir. En az iki asırdan beridir bu hususta araştırmalar yapılmış ve bu güne değin onlarca kitap yazılmıştır. Bu münasebetle, zamanın el verdiği ve gerektiği ölçüde bu konuyu ele alıp değerlendireceğiz.

    Her hangi bir konu hakkında konuşmak istediğimiz zaman, öncelikle o konu başlığı altında kullanılan kilit kelimelere de dikkat etmeliyiz. “Ahlak ve din arasında ne tür bir ilişki vardır?” sorusu ilk bakışta basitmiş gibi görünse de, dikkat edildiğinde, öyle olmadığı hemen anlaşılacaktır. Bu sorunun içinde yatan başka sorular da vardır: Ahlak nedir? Din nedir? Din ve ahlak ile kastedilen şey hangi din ve ahlaktır? Hangi ahlakî görüş ve hangi ahlakî ekol?

    Dinî  Ahlak

    Gördüğünüz gibi konu çok geniş bir yelpazeye yayılmış olduğundan dolayı  birkaç oturumda ele alınması gerekir. Burada, ayrıntılardan uzak kalmakla bahsi edilen konuların ana eksen ve hatlarını aydınlatabileceğiz ancak. Öncelikle dini, İslam dinine uyarlanacak şekilde yorumlamalı ve bu dinin inanç, ahlak, fıkıh ve amelî buyruklar (yasalar) gibi üç alanı olduğunu hatırlatmalıyız. Bu anlamıyla din, iyi ve kötü sıfatlar veya daha geniş bir çerçevede, iyi ve kötü davranışlar anlamı taşıyan ahlakı da kapsamına alacak, böylece din ve ahlak arasındaki ilişki tümel ile tikel ilişkisi nevinden olacaktır. Yani merhum Müderris’in, “Bizim siyasetimiz din inancımızın özüdür.” buyurduğu gibi, biz de bu bağlamda, “Bizim ahlakımız din inancımızın özüdür.” diyebileceğiz. Çünkü ahlak dinin bir bölümüdür. “Ben, ancak ahlak değerlerini tamamına vardırmak için seçildim.1 hadisi uyarınca, ahlakın fevkalade öneme sahip olduğu da söylenebilir.

    Kısacası, konuya buradan yaklaşıldığında ahlak dinin bir parçası ve bir bölümüdür. Ancak dikkat edilmesi gereken konu şudur: Ahlak ve din ilişkisini sorgulayanlar, ahlakı da dini de bizim yorumladığımız biçimde tanımlamamışlardır. Biz dinin bir alanının ahlak olduğunu söyledik, ama onu analiz ettiğimizde, onun gerçekte dinî ahlak olduğunu ve dinî ahlakın da din tümelinin tikeli ve parçası olduğunu göreceğiz. Din ve ahlak arasındaki ilişkiyi sorgulayanlar ise, ahlakı dinî ahlak şeklinde değil, inanmak veya inanmamaktan sarf-ı nazar ederek, aklî bilimlerde geçtiği şekliyle ele almışlardır. 

    Ahlak iki anlamıyla dinî olabilir:

    -Din ile Kitap ve sünnetin, yani “Allah’ın indirdiklerinin”  kastedilmesi durumunda, “Allah’ın indirdikleri” arasında inançların, tevhidin, nübüvvetin, imametin yer aldığı gibi ahlak da yer alacaktır. Başka bir tabirle şöyle de denebilir: Kitap ve sünnette hem iyi ve kötü işler tanıtılmış ve hem de fıkhın amelî buyrukları yer almıştır. Bu tanım uyarınca, ahlakı dinî olmakla nitelediğimizde, ahlakın da “Allah’ın indirdikleri” arasında yer aldığını belirtmiş oluruz.

    -Bir diğer anlam bakımından da ahlakın dinî olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki: Bir amel veya sıfatın ahlaken iyi ya da kötü olduğunu söylediğimizde, buna birkaç yoldan kanıt getirebiliriz. Bu istidlal yollarından biri de dinî kaynaklardır. Yani falanca amel veya sıfatın Kur’an veya hadislerde niteleniş biçimini göz önünde bulundurur ve netice olarak iyi ya da kötü olduğunu kabul ederiz. Bu tanım uyarınca dinî ahlak, kanıtları dinî ve taabbudî olan ahlaktır. Buna göre ahlak, iki açıdan dinî vasfıyla nitelendirilebilir ve her ikisinde de ahlak dinin bir parçasıdır. Ancak dünyanın farklı akademik çevrelerinde gündem oluşturan şey şudur: Genel anlamıyla ahlakın dinî inançlara ihtiyacı olup olmadığıdır. Açıktır ki, böyle bir durumda din, hem İslam’ı ve hem de diğer dinleri kapsayan daha geniş bir unvan ve çatıdır. (Hemen belirtelim ki bizim açımızdan diğer dinler batıldır, onlara intisap edilemez, çelişkilidir ve hatta şirk ile kirlenmiştir.)

    Ahlakın Felsefî Dayanakları

    Kısacası onların tabir ettiği ahlak, sadece İslam dininin muteber kabul ettiği veya şerî delillerle kanıtlanan ahlak değildir. Onlara göre, iyilik ve kötülüğü dünya akîlleri tarafından anlaşılabilen her şey ahlakın bir parçasıdır. Şimdi asıl soru şudur: Bu iyilik veya kötülüğün kabulü dine mi bağlıdır, yoksa dini göz ardı etmekle bile bir işin veya sıfatın ahlaken iyi olduğu söylenebilir mi? Allah’a ve dine inanmayan, bütün dinleri yadsıyan biri, bu haliyle bile ahlakî bir düzen ve sisteme sahip olabilir mi?

    Hiçbir surette dine inanmayan biri, “Ben iyi ahlakı seviyorum, iyi ahlak edinmişim, benim ahlakım iyidir...” diyebilir mi? Yoksa ancak Allah’a ve ahirete iman etmiş kimse mi ahlakının iyi olduğunu söyleyebilir? İşte asıl konu burada yatmaktadır. Soru bu şekliyle yöneltildiğinde buna cevap vermek kolay değildir. İşte burada, bu ahlakî düzenin hangi ahlak felsefesi ekolüne dayandığına bakmalıyız.

    Bu anlattıklarımız normsal ahlak, yani hangi iş veya sıfatın iyi ya da kötü olduğu kapsamı dahilinde değerlendirilen konulardır. Ancak bununla ilgili bir başka konu daha vardır. Şöyle ki: İyi ne anlama gelir? Bir sıfat iyi olarak nasıl tanımlanabilir? Doğru konuşmanın iyi olduğunun kanıt ve delili nedir? Doğru konuşmanın iyi olduğunun istisnası da var mıdır? Bu iyi ve kötünün dayanağı nedir? Bildiğiniz üzere bu konu, dünyada pek çok taraftarı olan ahlak felsefesiyle ilgilidir. Felsefenin bu dalı, İran’da da Şehit Mutahhari tarafından yayılmış ve bu hususta bir hayli kitaplar da yazılmıştır. Ahlak felefesinin temel konularından biri, bir işin iyi ya da kötü olma kriter ve kanıtının ne olduğunu irdelemek ve sorgulamaktır. Bu bağlamda, ayrıntılı olarak medreselerde gündeme getirilmesi gereken ve çok geniş bir yelpazeyi kapsayan konular vardır. Biz burada, felsefî açıklamalar gerektirmeyen kısmını aktarmak ve açıklamakla yetineceğiz.

    Ahlakî  Değer Ve İnsanî Duygular

    Bazıları  şuna inanmaktadır: “Doğru konuşmak iyi ve yalan konuşmak kötüdür, alçakgönüllü olmak iyidir ve büyüklenmek kötüdür.”  dediğimiz zaman, bu tür yargıların köken ve kaynağını oluşturan şey insanların his ve duygularıdır. Yani biri doğru konuştuğunda, biz bundan hoşlanır ve bunun bizim için faydalı olduğunu görürüz ve o işin iyi olduğu yargısına varırız. Böylece de doğru konuşmanın mutlak olarak iyi olduğunu söyleriz. Aynı şekilde, birinin büyüklenmesini gördüğümüz zaman onu ve davranışını görmekle tiksinir ve böyle bir şeyin kötü olduğu kanaatine varırız. Yani tabii olarak bazı şeylerden hoşlanır ve onun iyi olduğunu söyleriz, hoşlanmadığımız şeylerin ise kötü olduğunu bildiririz. Mantık deyimiyle bu tür önermeler, meşhur önermeler türünden olup dayanağı da his ve duygulardır, burhan dayanağından yoksundur. Ahlakî hükümlerin fıtrî olduğunu söylememiz de burdan kaynaklanır. Yani kime sorarsanız sorun, kimse yalan konuşmaktan (tabii ki başkalarının yalan konuşmasından) hoşlandığını söyleyemez. İnsanın kendisi bazen bazı çıkarlarından dolayı yalan konuşsa bile, başkalarının yalan konuşmasından hoşlanmaz; kendisi bazen büyüklense bile, başkalarının büyüklenmesinden hoşlanmaz. Aynı şekilde alçak gönüllü, fedakâr, cesur ve insanlara hizmet sunan birinden ise herkes hoşlanır.

    Buna göre bir ahlakî ekol vardır ki, onun ahlakî değerlerinin temel ve dayanağı insanların his ve duygularıdır. Genelliği olan değerler, sabit ahlakî değerlerdir ve bazen bu genel algıya fıtrî algı da denir. Dinî açıdan bu inanış ne kabul ve ne de reddedilemez. Bizim duygularımızla muvafık ve örtüşür bazı işler vardır ve din de onları kabul etmektedir, insanın hoşlandığı bazı şeyler de vardır ki din onları kabul etmemiştir.

    Etik Değer Ve Sosyal Uzlaşı

    Bir başka görüş, etik değerlerin asla genel fıtrî duyguya dayalı  olmadığını, bizzat uzlaşıya dayandığını savunmaktadır. Şöyle ki: İnsanlar, yaşamları açısından bir şeyin iyi olduğunu gördüklerinden dolayı o iş veya sıfatı iyi olarak nitelemişlerdir. Koşul ve yaklaşım tarzlarının değişmesi durumunda da aynı şeyi kötü olarak tanımlamışlardır. Bu durum tarihte çok defalar gerçekleşmiştir. Özellikle bazen çok kısa bir zaman içinde değerlerin yüz seksen derecelik bir değişim gösterdiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bir ülkede, mesela elli yıl önce çok çirkin ve birine isnadı, adeta çok ağır bir küfür addedilen bazı davranışların bugün çok normal, hatta sempatik ve hatta övünç kaynağı olduğu gözlemlenmektedir. Halk nezdinde bu değişimin gerekçesi ise iyilik ve kötülük kavramlarının göreli olmasıdır. Bir dönem insanları bir şeyin iyi olduğu ve sevildiği hususunda uzlaşırken, bir dönem sonra aynı şeyi kötü bulabilir ve kötü olarak niteleyebilirler. Bu iyilik ve kötülük nevi hatta genel insanî his ve duygularda bile kökleşmemiştir. Bu bakış ve yaklaşım uyarınca ahlak göreli ve uzlaşıya tabidir. Bu görüşün dince reddedildiğini ve din ile açıkça çelişik olduğunu bilmekteyiz.

    Etik Değer Ve Aklî Burhan/Kanıt

    Bir başka grubun görüşü şöyledir: Ahlakî hükümler aklî hükümlere tabidir ve aklî dayanakları vardır. Çünkü kesin yargı ve burhanî istidlal aklın işidir. Bunun anlamı şudur: Akıl, mantıkî kanıtsallık uyarınca ahlakî önermelere ulaşır; ki bunlar, haklarında kanıt getirilmeye kabildir ve kendileri de burhanda kullanılır. Sorulması gereken şudur: Bu tür önermeler var mıdır? Ahlak da bu nev önermelerden midir, yoksa nevi başka mıdır? Ahlak alanındaki Müslüman uzmanların bile bu hususta görüş ayrılıkları vardır. Belki sizler de, onların yazı veya konuşmalarında ahlakın göreceli ve kanıtsanamaz türden olduğunu, göreceli olduğuna göre kanıt mukaddimesi olarak kullanılamayacağını bildirdiklerine şahit olmuşsunuzdur.

    Etik Değer Ve Pratik Akıl

    Konu hakkındaki bir başka görüş şundan ibarettir: Ahlakî önermeler burhanî ve teorik olarak çıkarsanabilir ve bunlara aklî burhan ve kanıt da getirilebilir.

    Bu görüşü benimseyenlerin inancı şudur: İstidlal bağlamında ahlakın aklî dayanağını açıklayabilmek için Allah’a ve kıyamete inanmak gerekir. Batı felsefesinde üstün bir kariyeri olan ünlü Alman filozof Immanuel Kant, ahlak alanında şuna inanmaktadır: Amelî akıl, fiillerin ve sıfatların iyi ya da kötü olduğunu algılayabilir ve bunu kanıtlayabilir de.

    Kant şöyle diyor: Ahlakî değerlere inanmak üç şeye inanmaya bağlıdır. Bunlar Allah’a inanmaktan, nefs ve ruhun ölümsüzlüğüne inanmaktan ve bunun gereği olan meada inanmaktan ibarettir.

    Kant, bu sözünü şöyle açıklamıştır: Biz, ancak Allah’ın varlığına, bu alem sonrasında ruhun baki kalıp amellerinin sonucunu göreceğine inanmamız durumunda, ahlakî değerleri sabit aklî değerler olarak kabul edebileceğiz. Yani Allah, onun yaptıklarının karşılığını ona verecektir; mükâfatlandıracak veya cezalandıracaktır... Her ne kadar ahlakî bir işi yapan kişi, mükâfat ve ödül beklentisi içinde olmamalı ve yaptığı işi sırf iyi olduğundan dolayı yapmalıdır (aksi taktirde bu iş ahlakî nitelik taşımayacaktır). Ancak ahlakî bir işi gerçekleştiren kişi başkalarından farklı olmalıdır, ödülü olmalı ve onun sonucu da fiillerinin üzerine kurulmalıdır. O halde, bu sonucu insana verecek bir garantör de olmalıdır. Bir başka tabirle şöyle de denebilir: Bu ödülün verilmesinin gerçekleşeceği bir alem olmalıdır. Mesela birini öldüren kişi cezalandırılabilir, peki bin kişiyi öldüren nasıl cezalandırılacaktır? Bu dünya, onu cezalandırma kapasitesine sahip değildir. Böyle bir katil bin defa idam edilebilir mi? Zaten bir defa idam edildiğinde ölecektir ve bu da yalnız bir günahın cezası olacaktır.

    Etik Değer Ve Allah’a, Meada İnanç

    Öyleyse, her ne kadar ağır olursa olsun tekmil iyi ve kötü amellerin ödül ve cezasının verilebileceği bu alemden daha kapsamlı bir alemin varlığına inanmalıyız. Buna göre insan ruhu, ölüm sonrasında beka niteliğine sahip olmalıdır, ki bu ödül ve cezaları alabilsin. Bahsi edilen ödül ve cezalar da, bunları uygulama gücüne sahip olan birine özgü olmalıdır. İnsanların böyle bir şeyin üstesinden gelemeyeceği çok açık ve kesindir. Dünya hayatında nice haksızlıkların yapıldığı bunun en bariz örneğidir. O halde bunu gerçekleştirecek kişi bu güce sahip olmalı, adil olmalı ve herkesin yaptıklarının karşılığını da hak ettiği şekilde vermelidir. Böylece ahlak ve din arasında mantıklı bir bağ ve ilişki kurulabilecektir. Din de zaten Allah’a ve kıyamete iman etmek, inanmaktır.

    Bu, dünyaca ünlü ahlakî ekollerdendir ve kurucusu da Hristiyan biridir. Onun felsefî görüşleri dünya çapındaki bilimsel ve felsefî mahfillerde çok etkilidir. Onun görüş ve inancı şudur: Ahlakî hükümlerin sadece duygulara ve sosyal uzlaşılara dayanmadığını, bilakis akıl ile kanıtlanabilir ve değişmez değerler türünden olduğunu, insanlar kabul etsin veya etmesin, bu hüküm ve yargıların var olduğunu kanıtlamak istiyorsak, bu ekolü kabul etmek zorundayız. Mesela adalet, verilmesi gereken haktır. Bu ilkeyi reddedecek kimse olamaz ve bunun istisnası da yoktur. Zulüm ise hak sahibinin hakkını zayi etmektir. Bunun istisnası olduğunu kimse iddia edemez. Yani hiçbir zulüm iyi değildir ve hiçbir adalet de kötü değildir. Bu, insanlar kabul etsin veya etmesin, insanlar hoşlansın veya hoşlanmasın, değişmez aklî hükümdür. Hatta din hükümlerinden sarf-ı nazar edilse bile, insan aklı, daha doğrusu insan fıtratı bunu algılar (elbette bu, fıtratın nasıl yorumlandığına bağlıdır).

    Ahlak Ve İman

    Kant’ın görüşü uyarınca, ancak Allah’a ve kıyamete inanılması durumunda ahlakın aklî hükümleri olabilecek, bunlar burhan şekline dönüştürülebilecek ve burhanî mukaddimelerle kanıtlanabilecektir. Durum böyle olunca da ahlakî ekoller, dinin inanç ilkeleriyle çok sıkı bir ilişki içinde olacaktır.

    Biz, dinin inançlar, ahlak ve ahkam olmak üzere üç alanı olduğunu bildirmiştik. Yani ahlak inançların bir parçası değil, bizzat inançlar gibi dinin bir parçasıdır. Kant’ın, “Ahlakın din ile bağ ve ilişkisi vardır.” sözünün anlamı şudur: Ahlakî değerler ve ahlak çerçevesinde mutlak değerlerin varlığına dönük aklî inanç, Allah’a ve meada inanmaksızın kanıtlanamaz. Bu görüş uyarınca, eğer bu inanç olmazsa ahlak da olmayacaktır. Bunu şöyle örneklendirelim: Birine, “Doğru konuş ki, akıl sahipleri seni övsün.” diyecek olsanız, o pekâla, “Ben akîller tarafından övülmek istemiyorum. Onlar diledikleri kadar kötülesinler.” diyebilecektir. Kötülerin çoğu, kötülüklerinden dolayı halk tarafından sevilmediklerini, haklarında kötü konuşulduğunu bilirler; ama onlar cezalandırılıp hapse mahkum edilme pahasına, bir anlık zevk uğruna yine de kötülüklerinden vazgeçmezler. Eğer ona, “Doğru konuşmak faydalıdır.” diyecek olsanız, o belki de, “Bir yalanla büyük çıkarlar sağlamak varken, niye doğru konuşayım? Bir yalanla milyarlara konabilirim, en güzel kızı bana verirler, bir topluluğun başkanlığını ele geçirebilirim, cumhurbaşkanı bile olabilirim. Sadece toplumda genel bir yarar oluşacak ve bundan benim payıma da çok az bir şey düşecek diye yalan söylemekten niye vazgeçeyim? Yalan konuşmakla elde edebileceğim nakit yararı niye feda edeyim?” diyebilecektir. Eğer, “Yalan konuşmak kötüdür.” diyecek olsanız, “Kötü de nedir?” cevabı verebilecektir. Şimdi böyle birine, yalanın kötü olduğuna ve yalan konuşulmaması gerektiğine dair gösterebileceğiniz aklî delil var mıdır? Yalanın kötü olduğunu ona nasıl kanıtlayacaksınız?

    Kant’ın görüşü uyarınca, Allah’a ve ölümsüz hayata inanmayan birine, sevdiği ve faydalı gördüğü şeyi yapmamasına dair gösterilebilecek hiçbir aklî kanıt yoktur. Ancak Allah’a inanan birine, “Falanca iş kötüdür ve ucunda da ebedi bir ceza vardır.” denebilir.

    Kant’ın ileri sürdüğü istidlallar hakkında bazı eleştiriler de vardır ve kendi yerinde irdelenmesi gerekir. Kant’ın görüşleri, onca güzelliklerine rağmen felsefî sorunları da vardır. İslam’ın değer ve etik sisteminde ise bunun daha derin ve köklü açıklaması vardır.

    Etik Değerin İnançlar İle Mantıksal İlişkisi

    Bu aktardığımız görüşleri bir kenara bırakarak İslamî dayanaklar uyarınca, mutlak ahlakî değerlerin aklî olduğunu taabbut deliline istinat etmeksizin kanıtlayacak bir görüş de sunabiliriz. Yani falanca bir işin, Kur’an ve hadisin yapılmasını istediğinden dolayı değil, aklen iyi olduğunu ve bundan dolayı da yapılması gerektiğini kanıtlayabilir ve bir işin ahlakî güzelliği veya farzlığı olduğunu aklî delillere dayandırabiliriz.

    Bizler, havzanın ilmî geleneğine uygun olarak ahlakı sadece sıfat ve yetilerle sınırlar ve ahlak ilminin iyi ve kötü yetilerden, yani sabit sıfatlardan bahsettiğini söyleriz. Ahlak çerçevesinde infakın hükmünün ne olduğunu söylemiyoruz, çünkü bu, fıkhî bir konudur. Ahlakta cömertlik gibi sabit meleke ve sıfatlardan bahsederiz. Fakat dünya bilim mahfillerinde ahlaka daha geniş bir anlam yüklenmiştir ve ahlak denildiğinde göz önünde bulundurulan şey, mutlak anlamıyla davranışsal değerler ve ihtiyarî fiillerdir. Yani iyi ve kötü vasfı taşıyan ihtiyarî fiillerin tümünün ahlakî değer nitelikli olduğu düşünülür.

    Bizim söylediğimiz şey şudur: Ahlakî değerleri burhanî konular unvanıyla, yakin ve bedahete dayalı olarak (taabbudî delillerden sarf-ı nazar ederek) de kanıtlayabiliriz. Bundan dolayı da ahlakın dinî inançlarla ilişkisi, doğru bir mantıksal ilişki suretinde açıklanabilecektir.

    Kemalin Fıtrî Bakımdan İstenir Olması

    Her insan fıtrî bakımdan kendi yetkinliğine taliptir. Bu, iyi bir şey olduğu için insanda kemal isteği uyandıran türden bir şey değildir. Bazen kemal edinmenin iyi bir şey olduğu söylenir ve bu, bu durumda ahlakî bir hüküm olacaktır. Fakat siz, “Ben tam anlamıyla cahil olmak istiyorum ve hiçbir şeyi bilmek istemiyorum.” diyen birinin var olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bunu diyebilecek biri sağlıklı olamayacağından dolayı, hemen ruh ve sinir hastalıkları doktoruna görünmesi istenir. Akıllı bir insan asla böyle bir şey söylemez. İnsan yaratılışı itibariyle hakikati anlamak ve keşfetmek ister, hakikatin izini sürer, araştırmayı ve bilgiyi sever. Bu, fıtrî bir hükümdür. “Ben mutluluk ve saadet istemiyorum, mutluluktan hoşlanmıyorum.” diyebilecek birini de bulamazsınız. Böyle bir sözü diyebilecek kişinin aklî problemleri ve aklından zoru vardır. Mutluluktan nefret eden biri olabilir mi? Hoşlanmak veya hoşlanmamak varlıksal bir zarurettir ve insanın hoşluktan hoşlanmaması bir çelişkidir.  Yani insan böyle yaratılmıştır ve bunun aksi mümkün değildir. Bu, aynı zamanda burhanî bir konudur.

    Etik Değer Ve Mukayeseli Zaruret

    Fıtrî olarak öyle bir şekilde yaratılmışız ki mutluluk ve kemali istemezlik edemeyiz. Akıl sahibi hiçbir insan bunu inkâr edemez. İşte bundan dolayıdır ki bir kusur ve aybı olan kimse, kusurunu örtmeye çalışır. Kimse kusurlu olmaktan hoşlanmaz. Herkes kemal ve ilim sahibi olmak ister. O halde insanın kemal ve yetkinlik talibi olması ahlakî bir konu değildir, ahlak ötesi bir konudur. Bu, varlık bilimi konusudur ve varlıksal bir zarurettir. Dünya hayatındaki çalışmalarımızın tümü, daha çok kemal kazanabilmemiz içindir. Kemalin ne olduğu ve hangi yoldan elde edilebileceği konusunda ise çoğunlukla hata eder ve yanılgıya düşeriz. İnsanın çok zengin olmasını, toplumda kendisine daha çok selam verilmesini, daha çok saygı görmesini, elinin öpülmesini... kemal zannederiz.

    İnsanın gerçek kemal ve saadetinin ne olduğunu ve nasıl kazanılabileceğini anlayabilsek, istediğimizi elde etmiş olacağız. Kemal ve mutluluğa ulaşmamızı sağlayan iş veya sıfatın ne olduğunu bize gösteren formül ise, biz talebelerin deyimiyle, mukayeseli zaruretten ibarettir. Yani saadet ve kemale ulaşmak için bu işi yapmak farzdır. Şöyle ki: Fıtratı gereği kemal ve saadete talip olan insan, ona ulaşmak istiyorsa bunu yapmalıdır. Bu, mantıksal bir istidlaldır, fakat bu işi yapmanın kemal ve saadete neden olacağını ıspat etmek burhan gerektirir. Öyleyse bunun yolu şudur: Değer vermek istediğimiz her şeyin öncelikle kemal ve saadetimizde etkili, mudahil olduğunu kanıtlamalıyız. Ancak bu durumda yapmamız gereken işlerin teşhisinde çıkmaza düşmeyeceğiz.     

    Vahyin Akla Yardımı

    Saadet, Kur’an-ı Kerim’in de vurgu yaptığı kavramlardandır. Bu husustaki bir ayet şöyle buyurmaktadır:

    “O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onlardan mutsuz olanlar da vardır, mutlu olanlar da.”2

    Bir başka ayette şöyle geçer:

    “Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler.”3

    Ayetler, gerçek mutluluğun cennette olduğunu buyurmaktadır. Buna göre, gerçek mutluluk ve yetkinliğin ne olduğunu ve nasıl kazanılabileceğini bize öğreten her şey, İslam’ca kabul edilen değersel sistemin özüdür. Eğer aklımız bunu kavradı da burhan ve kanıt getirebildi isek, bu ahlakî değerler aklî kanıtla da ispat edilmiş olacaktır. Eğer buna aklımız ermezse veya fırsatını bulamadı isek ve sadece naklî ve taabbudî kanıtla yetinsek, bu da yüce Allah’ın üzerimize yüklediği bir minnet olacaktır. “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı... emreder.”4ayeti uyarınca bu değerler, ilahi bir buyruk ve yükümlülük olarak bizlere sunulmuş türden olacaktır. Eğer siz gidip de bu iki şey için aklî kanıt bulmak isterseniz, belki de sonuca ulaşamayacaksınız. Bu, yüce Allah’ın bizlere lütfudur; ki Kur’an-ı Kerim’de ve Ehl-i beytin (a.s) buyruklarında şerî yükümlülükler olarak bizlere tanıtılmıştır. Ancak bunların tümünün aklî kanıtlara dayandırıldığı açıktır. Bunların yapılmasının kemal ve saadete ulaşma bağlamında etkili olduğu aklî delillerin yardımıyla ispatlanır. Öyleyse şöyle denebilir: (İnsanın fıtrî olarak istediği ve göz ardı edemeyeceği) kemale ulaşmada etkin ve müdahil olan her şey mukayeseli farz nevinden olacaktır. Bir işin ahlaken yapılması gerektiğinin anlamı, istenen sonuca ulaşmak için o işin yapılması gerektiğidir. Başka bir deyimle: O hedef çizgisinde hareket etmek istiyorsan, bilmelisin ki bunun yol ve aracı budur.

    Sonuç şu ki: Ahlak, insanın fıtrî eğilimlerinden olan kemal ve saadete ulaşmak için bir vesiledir. Biz, kemal ve saadetin örneğini Allah’a yakınlaşmak ve ebedi cennet nimetlerine ulaşmak olarak gördüğümüz için, bizim ahlakımızın din ve inançlarımızla mantık bakımından ilişkisi vardır. İyi ahlak veya iyi sıfatın insanı mutluluğa ulaştıran şey olduğunu söylemiştik. Şimdi saadet ve mutluluğun ne olduğu sorusuyla karşılaşmaktayız. Dinimiz, saadetin yüce Allah’a yakınlaşmak olduğunu bildirmiştir. O halde, eğer biz bu din inancına sahip olmasaydık, neyin iyi ve neyin kötü olduğunu ispatlayamazdık. Hedef belirlenmedikçe yol ve araç da belli olmayacaktır. Buna göre, ahlakın aklî burhanla ispatlanması, Allah ve kıyamet inancında özetlenen dinî inançlara bağlıdır. Eğer aklî burhandan sarf-ı nazar edip taabbudî yollardan faydalanmak istersek, bu durumda nübüvvete ihtiyaç duyacağız. Çünkü aklı göz ardı ederek güvenli başka bir yoldan hareket etmek istersek eğer, onun vahiy yolu olması gerekir. Öyleyse nübüvvete de inanmalıyız. Buna binaen dinî ahlakımız nübüvvet ve vahiy yoluyla ispatlanır, aklî ahlakımız da tevhid ve mead inancıyla ilintilidir. Ahlakın Allah ve kıyamet inancına bağlı olduğunu söyleyen Kant, konuyu doğru olarak anlamıştır. Belki de Kant, Hristiyanlığın baki kalan öğretilerinden ve Hz. İsa’nın (a.s) bıraktığı mirastan bu sonuca ulaşmıştır. Kısacası Kant konuyu doğru olarak algılamış, ancak bunu yorumlamada mantıklı ve doğru bir yol izlememiştir. Öyleyse ahlakî değerlerimizin dinî-aklî açıklamasına gereken özeni göstermeli ve aklımızın yol bulması durumunda aklî burhanlarla onları kanıtlamaya gayret etmeliyiz. Eğer bunu olması gerektiği şeklinde gerçekleştirebilsek, konunun istisnalarını da doğru biçimde algılayabileceğiz.

    Ahlakî İstisnalar

    Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kant, ahlakın ana sıfat ve aslî vasıflarının istisnası olmadığını bildirmiştir. Mesela ona göre, sadece doğruyu söylemek veya en azından susmak gerekir. Doğruyu söylemenin kötü olması imkânsızdır. Kant’a, “Eğer doğruyu söylememiz, salih bir kulun öldürülmesine neden olacaksa, ne yapmalıyız?” diye sorulduğunda, Kant şu cevabı vermiştir: Bu sizi ilgilendirmez, öldüren kişi kötü yapmış olur. Siz doğruyu söylemelisiniz.

    Şöyle meşhur bir söz vardır: Eğer bir peygamberin hayatı sizin yalan konuşmanıza bağlı ise, yalan konuşmalı ve bu yolla da peygamberi kurtarmalısınız. Hadislerin de bildirdiği gibi, bir müminin malı talan tehlikesi altında ise ve yalan konuşmakla da kurtarılabilecek ise, yalan söyleyin ve müminin malını zulüm karşısında koruyun.

    Kant ise şöyle demiştir: Yalan konuşma hakkına sahip değilsiniz, doğruyu söyleyemiyor iseniz susmalısınız. Ama eğer konuşmak zorunda iseniz, mutlaka doğruyu söylemelisiniz. Doğru söylemenizden bin zarar da doğacak olsa, bundan siz sorumlu değilsiniz.

    Biz, insanın kemal ve saadetinde müdahil olan şeyin iyilik ve kötülük olduğunu kanıtladığımıza ve öte yandan da peygamberlerin varlığının insanların saadetinde nasıl bir rolü olduğunu anladığımıza göre, peygamberlerin hayatî tehlikede bulunduğu yerlerde hiç şüphe etmeden yalan söyleriz. Peygamberin canını korumanın yararı, yalanın doğuracağı hiçbir zararla kıyas bile edilemez. Buna binaen hiçbir taabbudî delile gereksinim duymayız. Bir peygamberin, imamın, hatta bir müminin ve suçsuz salih bir insanın canı bir yalan ile kurtarılacaksa eğer, akıl bunun yapılması gerektiğine hükmeder. Burada doğru konuşmak iyi değildir. Hatta eğer insan yalan konuşmakla iki mümini barıştırabilecekse, (daha başka zararlar doğurmaması durumunda) yalan konuşmalı ve onları barıştırmalıdır. Sahi, iki müminin arasını bulmak ve onları barıştırmak için yalan konuşmanın iyi olma nedeni nedir? Çünkü bu iş, insanların yetkinlik ve mutluluk yolunu açacaktır. Öyleyse, insanların zavallılığına neden olan ve istenmedik bir şey olan yalanın bazı istisnaları da vardır ve mukaddes şeriat sahibi, bu istisna durumlarını kendi aklımızla belirleme işini bize bırakmamış ve bizzat şeriatta bu istisnalara yer vermiştir. Hatta gıybetin nerelerde câiz, nerelerde farz ve nerelerde yasak olduğunu belirlemiştir. Eti helal olan ama kesilmeden ölmüş bir hayvan etinin yenebilmesi, bizzat Kur’an ayetinin nassıyla açıklanmış, insan hayatının sadece bunu yemeye bağlı olması durumunda tecviz edilmiştir. Mecburi durumlarda böyle bir hayvan etini yemenin sakıncası yoktur. Ölmüş hayvan etinden yemek haramdır; ama eğer bir insanın hayatı bunu yemeğe bağlı ise, yaşaması için ondan yemelidir. Mukaddes şeriatta ve özellikle de Şia fıkhında bütün bu istisnalar geniş olarak açıklanmış ve hepsi de aklî dayanaklara oturtulmuştur. Eğer aklımızı doğru olarak işletebilirsek, tümünü aklen açıklayabiliriz. Din öğretilerini olması gerektiği gibi anlayabilmemiz için yüce Allah’tan tevfik ve başarı diliyorum.  

     

Tercüme: Şeyh Cafer Bayar

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
SEVGİ ELÇİSİ ( HABİBULLAH) 01-02-2013 tarihinde eklendi
İSLAM’DA TESETTÜRÜN ZARURETİ 11-03-2012 tarihinde eklendi
AŞURA KIYAMININ MANEVİ VE AHLAKİ CİLVELERİ 13-01-2012 tarihinde eklendi
HÜR DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ 25-12-2011 tarihinde eklendi
EGEMENLIK KAVRAMI 24-12-2011 tarihinde eklendi
ESMA-İ HÜSNA'NIN TECELLİSİ 09-12-2011 tarihinde eklendi
MERHUM HAMZA GÖLELİ HOCA'NIN SON MERSİYESİ 29-11-2011 tarihinde eklendi
YAS MI İŞKENCE Mİ? 29-11-2011 tarihinde eklendi
KERBELA 29-11-2011 tarihinde eklendi
YAZIKLAR OLSUN 29-11-2011 tarihinde eklendi
GADİR-İ HUM HUTBESİ ÜZERİNE BİR ANALİZ 15-11-2011 tarihinde eklendi
KURTARICI 30-10-2011 tarihinde eklendi
EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE GULUV VE BUĞZ 30-10-2011 tarihinde eklendi
VAHDET 30-10-2011 tarihinde eklendi
İSLAMÎ DÜŞÜNCEYİ ARINDIRMA UNSURLARI 30-10-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ, MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
DİN KAVRAMI 20-10-2011 tarihinde eklendi
AHLAK DİN İLİŞKİSİ 03-10-2011 tarihinde eklendi
DÖRDÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI 03-10-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZMİN ÖTESİNDE Mİ? - ÇAĞDAŞ BATI TOPLUMLARINDA DİNİN ROLÜ 01-10-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım