Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
30-10-2011 tarihinde, 17:18 saatinde eklendi
VELİLİK VE ÖNDERLİK
VELİLİK VE ÖNDERLİK


ALLAME SEYYlD MUHAMMED HÜSEYİN TEBÂTEBÂÎ

 

 

VELİLİĞİN ANLAMI

 

İnsan denen bizler,yeryüzünde kendimize tekdüzeliği seç­miş, neslimizi devam ettirerek günlerimizi geçirmekteyiz. Tabii olarak birlikte yaşamayı yani sosyal hayatı tercih et­mekteyiz. İmkânlar dâhilinde el ele verip birlikte çalışmakta, emeğimizin karşılığını diğerlerinin üzerine katarak her birimiz sosyal statümüz oranında daha iyi olandan faydalanmaktayız. Elbette böyle bir model, insanın mutlak surette özgürlüğünün bulunmadığı durumlarda oluşamaz. Toplumun bir üyesi konu­mundaki insan, yardımlaşma ile dayanışma yolunu izler ve ka­rarlarını başkalarının görüşleriyle bir mukayeseye tâbi tutar, bu bakımdan her yönden serbestliğe sahip olması mümkün değil­dir, ama tüm bunlara rağmen az veya çok ferdi özgürlük olmak­sızıninsan hayatının mevcudiyetinin devamı olanaksızdır. İnsan şahsiyetleri sayesinde vücut bulan ve bunların bir yansıması ni­teliğini taşıyan sosyal toplum, şahsi veya kitlesel irade ile şuurdan destek alır ve neticede bunların ortadan kalktığı bir toplum hiç kuşkusuz yıkılmaya mahkûmdur.

 

Bir gurup içinde yer alan ve yaşayan her insan, (cahil ya da okumuş) kendini ilgilendiren konularda bilincini kullanmak suretiyle durumun gerektirdiği şekilde şahsi iradesiyle kararlar alır. Ama çoğu zaman bu anlatılan yolla yaptığı işlerde aciz kalır, yani amacına ulaşmak için koşması gerektiği hâlde nefesi yetersiz gelir ve hayatın yükünü taşıyamaz. Buna örnek olarak duyularında bozukluk veya yetersizlik bulunan ya da kavrama ve idrak gücü gerekenin altında olan kişileri gösterebiliriz. Tabiatıyla başka in­sanlar bu kimselerin yaşamsal işlevleri ve meseleleriyle meşgul olacaklardır. Meselâ yeni doğanlar, bulûğ çağına gelene kadar ya da reşit oluncaya değin bu durumu arz ederler. Büyükleri, onları ilgilendiren konularda olaya el atarak yavaş yavaş terbiye, eğitim ve zamanın da yardımıyla normal insanların düzeyine getirirler. Aynı şekilde her beşeri toplumda çıkar-menfaat bağlamına dayalı sorunlar ortaya çıkabilir ve belirli bir ferdin ya da kitlenin bun­lardan faydalanmaya aday olmaması da mümkündür, bu takdir­de olaya nezaret edecek kimse de bulunmayacaktır. Buna örnek olarak kamu vakıfları ve benzerleri gösterilebilir. Tüm bunlardan daha önemlisi ise, ne olursa olsun insanlar ve insanların meyda­na getirdikleri guruplardan müteşekkil toplumun temel itibarıyla korunmasıdır. Meselâ iki insan arasında gelişen bir olayı ele alalım. Tarafların (alıcı, satıcı) alışverişin şartlarına ve kazandıracaklarına önem vermedikleri bir ortamda eğer işin içinde mecburiyet de yoksa aklı başında hiç kimse bu işin peşinden koşma­yacaktır. Aynı şekilde sosyal insanın hayati ihtiyaçlarını temin et­tiği sayısız araçların ve kurumların etrafına bazı kurallar ile hü­kümleri içeren bir zincirin çevrilmesi gerekmektedir. Netice itibarıyla hiçbir toplum bu kanunlar, kurallar ve âdetler çerçevesi­nin dışına çıkıldığı takdirde varlığını sürdüremeyecektir.

 

Tüm bunlara rağmen yukarıda bahsettiklerimiz, bir toplu­mun geleceği için salt olarak yeterli değildir. Ayrıca bunun kanıtlandığını da söyle biliriz. İki insan, vücut yapıları, doğal şuur, irade ve yapılan işler bakımından katî surette birbirinin aynısı ola­maz. Buradan da insanın genel anlamda düşünceleriyle başkala­rına uyum gösterdiği yönler bulunduğu, ama bazı noktalarda ke­sinlikle görüş ayrılığına düştüğü ve karar alma hususunda herkes ile aynı tutumu sergilemediği sonucuna varmaktayız. Bu ihtilaflı durumun bir eseri olarak daha ilk adımda herkes bir tarafa dağı­lır, neticede aramızda beraberliği sağlayan âdetler, kurallar ve di­ğer unsurlar ortadan kalkar. Buna ilave olarak insanlık tarihi (ulaşabildiğimiz en uç nokta itibarıyla) ve çeşitli rejimlerle yöne­tilen muhtelif toplumlar üzerinde yapılan bir analiz, bir camianın sürekliliğini koruyabilmesi için insanlar arasında yayılan nizamın korunmasıyla diğerlerinin iradelerinin kontrol edilmesi doğrul­tusunda çalışacak, sıradan insanlardan daha kuvvetli idrak gücü­ne sahip bir şahsın ya da makamın gerekliliğini teyit etmektedir.

Yukarıda anlatılanlar istisnasız her toplumda kendini belli etmektedir ve insanoğlu Allah vergisi yaradılışıyla onlara kayıt­sız kalmayıp hiç bir şey olmamış gibi oturmamaktadır. İster is­temez bir şahsı ya da makamı, bu konular için nezaretçi sıfatıyla tayin etmekte ve ilgili işlerin idaresini o kişinin sorumluluğuna bırakarak cevabını ondan istemektedir. Meselâ kayyum yetim­lerle ilgilenir, aile reisi ailedeki küçük çocuklardan mesuldür, bakanlık ya da evkaf idaresi amme vakıflarını ve cumhurbaşkanı da devleti yönetir.

Bizler bu anlatılan şekilde diğer insanların, işlerinde bir nezaretçi konumunda olan kimselerin veya kurumların durum iti­barıyla aldıkları sıfatı"Velilik"olarak nitelendirmekteyiz. (Yak­laşık olarak denetleyici manasında)

 

2) KONUNUN ELE ALINIŞ YÖNTEMİ

Kastedilen bu anlam makalemizdeki konunun özünü teşkil et­mektedir ve biz burada mukaddes İslâm dininin yasaları doğrultusunda ortaya bir tanı koyarak dini hükme bağlama arzusun­dayız. Tabii ki bu işlem esnasında İslâm'ın sosyal felsefesinin ba­kış açısını esas alacağız, yani olaya İslâmi bir fıkıh meselesi gö­züyle bakmayacağız.

Şii fıkhının önde gelenleri ve bu fıkhı yakından tanıyanlar, makalemizde izlenen istidlâl yolunun, fıkıhtaki şer'i hükümlerle il­gili olanına göre çok büyük bir farklılık arz ettiğini bilmektedirler.

3) VELÂYETİN İTİBÂRI VE İŞLEVLERİ FITRİDİR.

 

Başta da açıklandığı gibi velâyetin idare alanı, şahsa mahsus ol­mayan ayrıca herhangi bir nezaretçisi bulunmayan işleri kapsa­maktadır. Yani işin başındaki kimse, ister konular üzerinde yeterli kifayete ve idare gücüne sahip olmasın (deliler, yetimlerin malı ve hacir altına alınanlarla ilgili meseleler), isterse belirli bir şahıs­la direkt irtibatı bulunmasın (hükümetin ilgi alanına giren sosyal olaylar ve amme vakıfları), diğer bir deyişle başında bir nezaretçisi bulunmayan, bu yüzden de sürüncemede kalan işlerin aya­küstü ele alınması ve taviz verilmesi asla mümkün değildir.

Geçmişte ya da günümüzde var olan irili ufaklı ilkel veya ge­lişmiş hiçbir toplum bu konulara duyarsız kalmamış ve kalma­yacaktır. Her toplum, imkânlarıyla içinde bulunduğu konumun el verdiği ölçülerde bu meselelere yaklaşımda bulunmuş, netice­de birvelayet  ve denetleme mekanizması kurmuştur. İşte bu, ve­lâyetin fıtratla ilgili bir konu olduğunun en iyi kanıtıdır, insanoğlu Allah vergisi yaradılışıyla belli bir velisi bulunmayan zaruri işlerinde, denetleyici sıfatıyla birinin görevlendirilmesi gerektiğini anlayabilmektedir.

4) İSLÂM'IN VELÂYETE BAKIŞI

Bir fıtrat dini olan İslâm'ın da kanunlarıyla temeli yaradılış esası üzerine kurulmuştur ve fıtrî bir mesele olan velâyet konusuna da değinmeden geçmemektedir. Bu kurumu feshetmemiş ve in­san yaradılışına özgü olan bu kavramı konuyu ele alan bir hü­kümle gündeme getirmiştir. Yüce Allah, gökten indirdiği kita­bında şöyle buyurmaktadır:

 

"Artık yüzünü muvahhidi pak olan dinine doğrult, Allah'ın fıtratı olan dinini tut ki halkı bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı şeylerde değişiklik olmaz."(Er-Rûm XXX/30)

 

Varoluş deryasına kucak açan evren, Kur'an bünyesinde bazı ayeti kerimelerde de değinilen o hayret verici azametiyle, en ufak zerreden en büyük gök cisimlerine ve görkemli galaksileri meydana getiren yıldız kümelerine varıncaya değin her şeyin bir­biriyle irtibat ile etkileşim hâlinde olduğu ve netice itibarıyla bu deryaya adımını atan büyük küçük her nesnenin ya da bu gü­zergâh üzerinde vuku bulan her değişimin birbiriyle iç içe oldu­ğu büyük bir düzen teşkil etmektedir. İnsan da elbette bu siste­min bir parçasıdır ve diğerlerinden ayrı bir konumu yoktur. Ko­caman bir nehire damlayan ve akıntının yönü ile hızına uymak zorunda kalan küçük su damlaları misali, insan da kesinlikle kendi bildiği doğrultuda hareket etme özgürlüğüne sahip değil­dir.

Dünya denen bu entegre topluluk üzerinde gelişen genel kapsamlı olaylar ve bunların akışı, aynı şekilde bazı değişimleri de beraberinde getirmektedir, işte bu esnada insanları ve çeşitli diğer canlıları varoluşlarının en uç noktasına götürecek olan yolda onlara rehberlik etmektedir.

Açıkça gördüğümüz gibi her varlık, doğuştan, yani varolu­şuyla birlikte fiziksel ihtiyaçlarıyla yaşamsal faaliyetlerine tam olarak uygun bir yapı arz eden uzuvlar ve gücü içeren bir ağ ile örülmüştür. Bu sayede yapılacak tek işi ihtiyaçların giderilip noksanların tamamlanmasıdır.

Üzerinde durduğumuz konunun en iyi onayını aşağıdaki ayetlerde genel bir ifadeyle bulabilirsiniz:

 

"Yüce olan, yaratıp âzâyı düzelten, her şeyi bir ölçüde yapıp yol gösteren, otlanacak otu çıkarıp, yeşillendikten sonra onu kara kuru bir ota çeviren Rabbinin adını tenzih et."

 (A'la XXCVII/l-5)

 

"Musa "Rabbinizin her şeye uygun şeklini veren, istidatlara göre yol gösteren Zat'tır" dedi."(Ta-ha XX/50)

Buradan da anlaşılacağı üzere insan, kendisi için nesnelerin hayır-şer ve fayda-zarar bağıntılarını yaradılışından gelen idrak ve hidayet sayesinde çözebilmelidir, zira insan, müstakil ve varo­luş kapsamı ya da üzerinde mevcut her nesneyi olgunlaştırarak hedefine ulaştıran ve yol gösteren tabiat dışında bir varlık değil­dir. İnsan doğası gereği hayati arzularıyla mükemmelliğe ulaşa­bilmek için şuuru ve iradesini kullanan bir varlıktır. Dolayısıyla sözü edilen ilham ve hidayetin, kendi üzerinde ilim ya da dü­şünce şeklinde ortaya çıkışı, aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi kaçınılmazdır.

 

"Nefsim cehalet ve masiyet ile örtende nevmit olmuştur."(Eş- Şems XMI/10)

 

Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere insan, fıtratın hidayeti ve yaradılıştan gelen ilham sayesinde yaşam denen bu koşuşturmada bir nev'î saadetinin kefili konumunda olan bir ta­kım ilimler ile donatılmıştır. Bunları kullanmak suretiyle çarkın dönüşüne uyum sağlayarak neticede kendi varlığının çökmesine neden olabilecek, aynı zamanda da bu devranın genel hareketiy­le çakışacak tezatları ortadan kaldırır. Yukarıda verilen ayette olduğu gibi Hak Teâla da aynı şeyi buyurmuştur. (Er-Rum XXX/30)

 

  1. Mademki saadetin, insan hayatında yaradılıştan gelen bir hakikati vardır, o hâlde insanlar arasında insanın kendine has mizacı ve umumi yaradılış ile bağdaşan bir yol izlenmelidir.

 

  1. Yaradılışın sabit ve değişmez olduğunu göz önüne alarak bunun bir sonucu olan dinin ve hayat tarzının da mazbut bir şe­kilde korunması gereklidir. İnsanoğlunun, neticede Allah vergisi yaradılışını yanlışa sevk eden ve yoldan çıkaran nefsanî hevesle­rinin peşinden koşarak her gün değişik bir surete bürünmesi ve taammüden kendini bataklığa sürüklemesi aşağıdaki ayette be­lirtildiği gibi olmaması gereken bir durumdur.

 

 

"Arzusu olan putu tutup da kendine mabut edinen, Allah, hâ­lini bilerek kendisini sapık kılan, kulağına, kalbine mühür basan, gözüne de perde koyan bir kimseye ne dersin? Hidayete erecek mi? Allah'ın hidâyetini kabul etmeyen kişiyi Allah'tan başka kim doğ­ru yola iletecektir?"(El-Casiye XLV/23)

 

Bunun gibi nice ayetlerde, insanın hayat yolunda selim olan akla ve hakka tâbi olup, nefsanî hevesleri terk etmesi belirtilmiş­tir.

 

"İşte bu, Allah'tır, Rabbinizdir, rübûbiyyeti ezelden ve ebedden sabittir. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? öyleyse nasıl gerçekten çevriliyorsunuz?"(Yunus X/32)

3) Açıkça görüldüğü üzere fıtrat kânunlarıyla hükümleri, mevcut sistem ile bir muhalefet ve çelişki hâlindedirler. Dolayı­sıyla bu görkemli düzenin hayret verici gücü ile sözü edilen naçiz ve muhalif insanın mücadelesi sonucunda insan ya yok olacak, ya da ister istemez boyun eğerek düzene uyacaktır. Fıtrat di­ninin karşısında direnen insan, kendini bekleyen zorlu güne ha­zırlanmalıdır. Rum suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetinden sonra bu konuya değinilmektedir.

KONUNUN ASLINA DÖNÜŞ

 

Bu esastan hareketle (İslâm'ın temeli yaradılış üzerine oturtul­muştur) zaruriyet arz eden fıtri hükümler tasvip edilerek yürür­lüğe konmuşlardır ve beyan ettiğimiz bu hususlardan birisi de velayet meselesidir.

Resul Ekrem'in (sav) hayatta olduğu dönemde ve bilhassa Hicret'ten sonra, velâyetin tüm yönleri ile (halkın sorunlarının ele alınması, valiler ile kadıların atanması, sadaka ile ilgili idareler, vakıflar, genel eğitim-öğretim birimleri ve tebliğ gönderme) gündemde olmasına rağmen Müslümanlar, konunun lüzumu

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
VELİLİK VE ÖNDERLİK 30-10-2011 tarihinde eklendi
VELAYET-İ FAKİH SİSTEMİNDE HALKIN ROLÜ (2) 28-10-2011 tarihinde eklendi
İSLAM DEVLETİNDE HALKIN FONKSİYONU 03-10-2011 tarihinde eklendi
İSLAMİ HUKUK DEVLETİ 25-09-2011 tarihinde eklendi
AHBARDA VELAYET-İ FAKİH 25-09-2011 tarihinde eklendi
NASS YOLUYLA VELAYET-İ FAKİHİN İSPATI (1) 25-09-2011 tarihinde eklendi
NASS YOLUYLA VELAYET-İ FAKİHİN İSPATI (2) 25-09-2011 tarihinde eklendi
YARGI MAKAMI KİMDE OLMALIDIR 25-09-2011 tarihinde eklendi
İSLAMİ DEVLET VE YÖNETİM BİÇİMİ 25-09-2011 tarihinde eklendi
DEVLET KURULMASINI GEREKLİ KILAN DELİLLER 25-09-2011 tarihinde eklendi
FAKİHİN VELAYETİ KONUSUNDA KUR'AN-I MECİD'DEN AYETLER 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım