ALLAME SEYYlD MUHAMMED HÜSEYİN TEBÂTEBÂÎ
VELİLİĞİN ANLAMI
İnsan denen bizler,yeryüzünde kendimize tekdüzeliği seçmiş, neslimizi devam ettirerek günlerimizi geçirmekteyiz. Tabii olarak birlikte yaşamayı yani sosyal hayatı tercih etmekteyiz. İmkânlar dâhilinde el ele verip birlikte çalışmakta, emeğimizin karşılığını diğerlerinin üzerine katarak her birimiz sosyal statümüz oranında daha iyi olandan faydalanmaktayız. Elbette böyle bir model, insanın mutlak surette özgürlüğünün bulunmadığı durumlarda oluşamaz. Toplumun bir üyesi konumundaki insan, yardımlaşma ile dayanışma yolunu izler ve kararlarını başkalarının görüşleriyle bir mukayeseye tâbi tutar, bu bakımdan her yönden serbestliğe sahip olması mümkün değildir, ama tüm bunlara rağmen az veya çok ferdi özgürlük olmaksızıninsan hayatının mevcudiyetinin devamı olanaksızdır. İnsan şahsiyetleri sayesinde vücut bulan ve bunların bir yansıması niteliğini taşıyan sosyal toplum, şahsi veya kitlesel irade ile şuurdan destek alır ve neticede bunların ortadan kalktığı bir toplum hiç kuşkusuz yıkılmaya mahkûmdur.
Bir gurup içinde yer alan ve yaşayan her insan, (cahil ya da okumuş) kendini ilgilendiren konularda bilincini kullanmak suretiyle durumun gerektirdiği şekilde şahsi iradesiyle kararlar alır. Ama çoğu zaman bu anlatılan yolla yaptığı işlerde aciz kalır, yani amacına ulaşmak için koşması gerektiği hâlde nefesi yetersiz gelir ve hayatın yükünü taşıyamaz. Buna örnek olarak duyularında bozukluk veya yetersizlik bulunan ya da kavrama ve idrak gücü gerekenin altında olan kişileri gösterebiliriz. Tabiatıyla başka insanlar bu kimselerin yaşamsal işlevleri ve meseleleriyle meşgul olacaklardır. Meselâ yeni doğanlar, bulûğ çağına gelene kadar ya da reşit oluncaya değin bu durumu arz ederler. Büyükleri, onları ilgilendiren konularda olaya el atarak yavaş yavaş terbiye, eğitim ve zamanın da yardımıyla normal insanların düzeyine getirirler. Aynı şekilde her beşeri toplumda çıkar-menfaat bağlamına dayalı sorunlar ortaya çıkabilir ve belirli bir ferdin ya da kitlenin bunlardan faydalanmaya aday olmaması da mümkündür, bu takdirde olaya nezaret edecek kimse de bulunmayacaktır. Buna örnek olarak kamu vakıfları ve benzerleri gösterilebilir. Tüm bunlardan daha önemlisi ise, ne olursa olsun insanlar ve insanların meydana getirdikleri guruplardan müteşekkil toplumun temel itibarıyla korunmasıdır. Meselâ iki insan arasında gelişen bir olayı ele alalım. Tarafların (alıcı, satıcı) alışverişin şartlarına ve kazandıracaklarına önem vermedikleri bir ortamda eğer işin içinde mecburiyet de yoksa aklı başında hiç kimse bu işin peşinden koşmayacaktır. Aynı şekilde sosyal insanın hayati ihtiyaçlarını temin ettiği sayısız araçların ve kurumların etrafına bazı kurallar ile hükümleri içeren bir zincirin çevrilmesi gerekmektedir. Netice itibarıyla hiçbir toplum bu kanunlar, kurallar ve âdetler çerçevesinin dışına çıkıldığı takdirde varlığını sürdüremeyecektir.
Tüm bunlara rağmen yukarıda bahsettiklerimiz, bir toplumun geleceği için salt olarak yeterli değildir. Ayrıca bunun kanıtlandığını da söyle biliriz. İki insan, vücut yapıları, doğal şuur, irade ve yapılan işler bakımından katî surette birbirinin aynısı olamaz. Buradan da insanın genel anlamda düşünceleriyle başkalarına uyum gösterdiği yönler bulunduğu, ama bazı noktalarda kesinlikle görüş ayrılığına düştüğü ve karar alma hususunda herkes ile aynı tutumu sergilemediği sonucuna varmaktayız. Bu ihtilaflı durumun bir eseri olarak daha ilk adımda herkes bir tarafa dağılır, neticede aramızda beraberliği sağlayan âdetler, kurallar ve diğer unsurlar ortadan kalkar. Buna ilave olarak insanlık tarihi (ulaşabildiğimiz en uç nokta itibarıyla) ve çeşitli rejimlerle yönetilen muhtelif toplumlar üzerinde yapılan bir analiz, bir camianın sürekliliğini koruyabilmesi için insanlar arasında yayılan nizamın korunmasıyla diğerlerinin iradelerinin kontrol edilmesi doğrultusunda çalışacak, sıradan insanlardan daha kuvvetli idrak gücüne sahip bir şahsın ya da makamın gerekliliğini teyit etmektedir.
Yukarıda anlatılanlar istisnasız her toplumda kendini belli etmektedir ve insanoğlu Allah vergisi yaradılışıyla onlara kayıtsız kalmayıp hiç bir şey olmamış gibi oturmamaktadır. İster istemez bir şahsı ya da makamı, bu konular için nezaretçi sıfatıyla tayin etmekte ve ilgili işlerin idaresini o kişinin sorumluluğuna bırakarak cevabını ondan istemektedir. Meselâ kayyum yetimlerle ilgilenir, aile reisi ailedeki küçük çocuklardan mesuldür, bakanlık ya da evkaf idaresi amme vakıflarını ve cumhurbaşkanı da devleti yönetir.
Bizler bu anlatılan şekilde diğer insanların, işlerinde bir nezaretçi konumunda olan kimselerin veya kurumların durum itibarıyla aldıkları sıfatı"Velilik"olarak nitelendirmekteyiz. (Yaklaşık olarak denetleyici manasında)
2) KONUNUN ELE ALINIŞ YÖNTEMİ
Kastedilen bu anlam makalemizdeki konunun özünü teşkil etmektedir ve biz burada mukaddes İslâm dininin yasaları doğrultusunda ortaya bir tanı koyarak dini hükme bağlama arzusundayız. Tabii ki bu işlem esnasında İslâm'ın sosyal felsefesinin bakış açısını esas alacağız, yani olaya İslâmi bir fıkıh meselesi gözüyle bakmayacağız.
Şii fıkhının önde gelenleri ve bu fıkhı yakından tanıyanlar, makalemizde izlenen istidlâl yolunun, fıkıhtaki şer'i hükümlerle ilgili olanına göre çok büyük bir farklılık arz ettiğini bilmektedirler.
3) VELÂYETİN İTİBÂRI VE İŞLEVLERİ FITRİDİR.
Başta da açıklandığı gibi velâyetin idare alanı, şahsa mahsus olmayan ayrıca herhangi bir nezaretçisi bulunmayan işleri kapsamaktadır. Yani işin başındaki kimse, ister konular üzerinde yeterli kifayete ve idare gücüne sahip olmasın (deliler, yetimlerin malı ve hacir altına alınanlarla ilgili meseleler), isterse belirli bir şahısla direkt irtibatı bulunmasın (hükümetin ilgi alanına giren sosyal olaylar ve amme vakıfları), diğer bir deyişle başında bir nezaretçisi bulunmayan, bu yüzden de sürüncemede kalan işlerin ayaküstü ele alınması ve taviz verilmesi asla mümkün değildir.
Geçmişte ya da günümüzde var olan irili ufaklı ilkel veya gelişmiş hiçbir toplum bu konulara duyarsız kalmamış ve kalmayacaktır. Her toplum, imkânlarıyla içinde bulunduğu konumun el verdiği ölçülerde bu meselelere yaklaşımda bulunmuş, neticede birvelayet ve denetleme mekanizması kurmuştur. İşte bu, velâyetin fıtratla ilgili bir konu olduğunun en iyi kanıtıdır, insanoğlu Allah vergisi yaradılışıyla belli bir velisi bulunmayan zaruri işlerinde, denetleyici sıfatıyla birinin görevlendirilmesi gerektiğini anlayabilmektedir.
4) İSLÂM'IN VELÂYETE BAKIŞI
Bir fıtrat dini olan İslâm'ın da kanunlarıyla temeli yaradılış esası üzerine kurulmuştur ve fıtrî bir mesele olan velâyet konusuna da değinmeden geçmemektedir. Bu kurumu feshetmemiş ve insan yaradılışına özgü olan bu kavramı konuyu ele alan bir hükümle gündeme getirmiştir. Yüce Allah, gökten indirdiği kitabında şöyle buyurmaktadır:
"Artık yüzünü muvahhidi pak olan dinine doğrult, Allah'ın fıtratı olan dinini tut ki halkı bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı şeylerde değişiklik olmaz."(Er-Rûm XXX/30)
Varoluş deryasına kucak açan evren, Kur'an bünyesinde bazı ayeti kerimelerde de değinilen o hayret verici azametiyle, en ufak zerreden en büyük gök cisimlerine ve görkemli galaksileri meydana getiren yıldız kümelerine varıncaya değin her şeyin birbiriyle irtibat ile etkileşim hâlinde olduğu ve netice itibarıyla bu deryaya adımını atan büyük küçük her nesnenin ya da bu güzergâh üzerinde vuku bulan her değişimin birbiriyle iç içe olduğu büyük bir düzen teşkil etmektedir. İnsan da elbette bu sistemin bir parçasıdır ve diğerlerinden ayrı bir konumu yoktur. Kocaman bir nehire damlayan ve akıntının yönü ile hızına uymak zorunda kalan küçük su damlaları misali, insan da kesinlikle kendi bildiği doğrultuda hareket etme özgürlüğüne sahip değildir.
Dünya denen bu entegre topluluk üzerinde gelişen genel kapsamlı olaylar ve bunların akışı, aynı şekilde bazı değişimleri de beraberinde getirmektedir, işte bu esnada insanları ve çeşitli diğer canlıları varoluşlarının en uç noktasına götürecek olan yolda onlara rehberlik etmektedir.
Açıkça gördüğümüz gibi her varlık, doğuştan, yani varoluşuyla birlikte fiziksel ihtiyaçlarıyla yaşamsal faaliyetlerine tam olarak uygun bir yapı arz eden uzuvlar ve gücü içeren bir ağ ile örülmüştür. Bu sayede yapılacak tek işi ihtiyaçların giderilip noksanların tamamlanmasıdır.
Üzerinde durduğumuz konunun en iyi onayını aşağıdaki ayetlerde genel bir ifadeyle bulabilirsiniz:
"Yüce olan, yaratıp âzâyı düzelten, her şeyi bir ölçüde yapıp yol gösteren, otlanacak otu çıkarıp, yeşillendikten sonra onu kara kuru bir ota çeviren Rabbinin adını tenzih et."
(A'la XXCVII/l-5)
"Musa "Rabbinizin her şeye uygun şeklini veren, istidatlara göre yol gösteren Zat'tır" dedi."(Ta-ha XX/50)
Buradan da anlaşılacağı üzere insan, kendisi için nesnelerin hayır-şer ve fayda-zarar bağıntılarını yaradılışından gelen idrak ve hidayet sayesinde çözebilmelidir, zira insan, müstakil ve varoluş kapsamı ya da üzerinde mevcut her nesneyi olgunlaştırarak hedefine ulaştıran ve yol gösteren tabiat dışında bir varlık değildir. İnsan doğası gereği hayati arzularıyla mükemmelliğe ulaşabilmek için şuuru ve iradesini kullanan bir varlıktır. Dolayısıyla sözü edilen ilham ve hidayetin, kendi üzerinde ilim ya da düşünce şeklinde ortaya çıkışı, aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi kaçınılmazdır.
"Nefsim cehalet ve masiyet ile örtende nevmit olmuştur."(Eş- Şems XMI/10)
Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere insan, fıtratın hidayeti ve yaradılıştan gelen ilham sayesinde yaşam denen bu koşuşturmada bir nev'î saadetinin kefili konumunda olan bir takım ilimler ile donatılmıştır. Bunları kullanmak suretiyle çarkın dönüşüne uyum sağlayarak neticede kendi varlığının çökmesine neden olabilecek, aynı zamanda da bu devranın genel hareketiyle çakışacak tezatları ortadan kaldırır. Yukarıda verilen ayette olduğu gibi Hak Teâla da aynı şeyi buyurmuştur. (Er-Rum XXX/30)
-
Mademki saadetin, insan hayatında yaradılıştan gelen bir hakikati vardır, o hâlde insanlar arasında insanın kendine has mizacı ve umumi yaradılış ile bağdaşan bir yol izlenmelidir.
-
Yaradılışın sabit ve değişmez olduğunu göz önüne alarak bunun bir sonucu olan dinin ve hayat tarzının da mazbut bir şekilde korunması gereklidir. İnsanoğlunun, neticede Allah vergisi yaradılışını yanlışa sevk eden ve yoldan çıkaran nefsanî heveslerinin peşinden koşarak her gün değişik bir surete bürünmesi ve taammüden kendini bataklığa sürüklemesi aşağıdaki ayette belirtildiği gibi olmaması gereken bir durumdur.
"Arzusu olan putu tutup da kendine mabut edinen, Allah, hâlini bilerek kendisini sapık kılan, kulağına, kalbine mühür basan, gözüne de perde koyan bir kimseye ne dersin? Hidayete erecek mi? Allah'ın hidâyetini kabul etmeyen kişiyi Allah'tan başka kim doğru yola iletecektir?"(El-Casiye XLV/23)
Bunun gibi nice ayetlerde, insanın hayat yolunda selim olan akla ve hakka tâbi olup, nefsanî hevesleri terk etmesi belirtilmiştir.
"İşte bu, Allah'tır, Rabbinizdir, rübûbiyyeti ezelden ve ebedden sabittir. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? öyleyse nasıl gerçekten çevriliyorsunuz?"(Yunus X/32)
3) Açıkça görüldüğü üzere fıtrat kânunlarıyla hükümleri, mevcut sistem ile bir muhalefet ve çelişki hâlindedirler. Dolayısıyla bu görkemli düzenin hayret verici gücü ile sözü edilen naçiz ve muhalif insanın mücadelesi sonucunda insan ya yok olacak, ya da ister istemez boyun eğerek düzene uyacaktır. Fıtrat dininin karşısında direnen insan, kendini bekleyen zorlu güne hazırlanmalıdır. Rum suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetinden sonra bu konuya değinilmektedir.
KONUNUN ASLINA DÖNÜŞ
Bu esastan hareketle (İslâm'ın temeli yaradılış üzerine oturtulmuştur) zaruriyet arz eden fıtri hükümler tasvip edilerek yürürlüğe konmuşlardır ve beyan ettiğimiz bu hususlardan birisi de velayet meselesidir.
Resul Ekrem'in (sav) hayatta olduğu dönemde ve bilhassa Hicret'ten sonra, velâyetin tüm yönleri ile (halkın sorunlarının ele alınması, valiler ile kadıların atanması, sadaka ile ilgili idareler, vakıflar, genel eğitim-öğretim birimleri ve tebliğ gönderme) gündemde olmasına rağmen Müslümanlar, konunun lüzumu