İmam Humeyni
Ömer Bin Hanzala şöyle diyor:
"Borç veya miras hususunda anlaşmazlığa düşüp, düzenin mahkeme ve kadılarına müracaat eden iki -şia- arkadaşıınızın bu tavırlarının - tağuttan adalet bekleme- doğru olup olmadığını sorduğumda İmam Cafer-i Sadık -s- şöyle buyurdular: "Hakk veya haksız bir dava için onlara müracaat eden kimse, gayrimeşru güce, yani "tağut"a yönelmiş olur ve onların hüküm ve kararlarıyla alacağı şey bizzat kendi hakkı da olsa, gerçekte haram olmuş olur. Çünkü bu hakkı, Allah Teala'nın "ona kafır olun, onu reddedin" buyurduğu tağuttan almış ve ona bağlı güçlerin kararıyla elde etmiştir. Allah Teala "...Tağuttan yargılama ister ve ondan adalet umarlar, halbuki tağutu kesinlikle reddetmeleri emrolunmuştu..." buyuruyor. -Ömer ibni Hanzala "o halde ne yapmalı?" diye sordum, İmam şöyle buyurdu, der: -Aranızda bizim hadisimizi kimin rivayet ettiğine ve bizim gösterdiğimiz helal ve haram üzerinde kimlerin mütalaada bulunup görüş sahibi olduğuna, bizim kanun ve hükümlerimizi tanıyıp bildiğine bakmanız gerekir, işte böylelerini bulup hâkim ve hakem olarak seçmelisiniz, çünkü ben böylelerini size hüküm sahibi ve hakem kılmışımdır."
Ömer İbni Hanzalâdan rivayet olunan bu haberde İmam'ın -s- mezbur ayeti şahid ve delil olarak göstermiş olmasından da çrkarılacağı gibi soru genel bir hükmü içermektedir ve İmam'ın -s- cevabı da ne yapılmak gerektiğini genel anlamda belirlemektedir. Hukuki ve cezâi davalar için hem yargı makamlarına -hakimlerle yargıçlar- hem de yürütme güçlerine -ve böylece devlet ve devlet güçlerine- müracaat edildiğini daha önce arzetmiştim. Hâkimlere ve mahkemelere müracaatın nedeni hakkın ortaya çıkıp anlaşmazlığın giderilmesi ve gerekli cezanın belirlenmesidir. Yürütme ve icra makamlarına müracaat da dava taraflarının mahkemenin kararlarını ve verilecek hukuki veya cezaî hükümlerin icrasını kabul etmesi demektir. Binaenaleyh bu rivayette İmam'dan -s- "Mevcut düzene ve onun mahkemelerine müracaat edilebilir mi, edilemez mi?" sorusu sorulmaktadır.
Gayrimeşru Güçlerden Adalet ve Yargı Beklemek Haramdır
İmam -s- verdiği cevapta ister yargı, ister yürütmeyle ilgili mevzularda olsun, gayrimeşru devlet ve iktidarlara müracaatta bulunmanın haram olduğunu vrugulamaktadır. İslam milletinin zalim egemen güçler ve onların uşağı olan hakimler ve yargı organlarına müracaat etmemelerini, hatta kendi haklarını alabilmek için bile onları "hakem" tayin etmemelerini emretmektedir. Bir müslümanın oğlu öldürülse veya evi - barkı talan edilse dahi zalim egemenlere başrurup onlardan hüküm ve adalet istemeye hakkı yoktur. Aynı şekilde, eğer birinden alacaklı olsa ve canlı şahidi de bulunsa; hakkını alabilmek için zalim düzen ve onun mahkemel, yargıç ve hakimlerine gidemez. Bu gibi durumlarda onlara müracaat edecek olursa "tağut"a, yani gayriilahi güçlere yönelmiş olur. Bu gayrimeşru güçler ve kurumlar vasıtasıyla kendi öz hakkını elde etmeyi başarabilse bile o elde ettiği şey "haram"dır ve onu almaya ve kullanmaya -tasarruf- hakkı yoktur. Hatta bazı fakihler "ayn-î şahsi" hakkındaderler ki, mesela, eğer - sırtınızdan- abanızı -veya ceketinizi- alıp gitseler ve siz zalim düzen vasıtasıyla onu geri almış olsanız artık kullanamazsınız, o mal üzerinde hiçbir tasarruf hakkınız kalmamış olur. Bu hükmü -aba veya ceket örneğini- kabul etmesek dahi genel hüküm, yani "ayn-i külli" de hiç şüphemiz yoktur. Yani mesela eğer alacaklı biri, Allah'ın tayin ettiği dışında bir merci ve makama müracaat eder ve onun yardım veya aracılığıyla alacağını tahsil ederse, artık elde ettiği o şeyde tasarrufta bulunması -ona sahiplenmesi- caiz değildir. Şeriat hükümleri böyle gerektirmektedir.
İslamın Siyasi Hükmü
Yukarıdaki durum islamın, siyasi hükmüdür. Bu hüküm sayesinde müslümanların zalim ve gayrişer'i güçlerle onların hakim ve mahkemelerine müracaatı engellenmek istenmiştir ki böylece bu zalim ve gayrüslami resmi düzen ve kurumlar işlerliğini yitirip ortadan kalksın ve halka fazlasıyla zahmet ve sıkıntı vermekten başka hiçbir işe yaramayan bu geniş ve kalabalık yargı ve adliye kurumu kapanıp gitsin ve böylece hidayet edici imamlar -s- la, onlar tarafından yönetim ve yargı yükümlülüğüyle vazifelendirilmiş olanlara yol ve kapı açılmış olsun. Asıl gaye -zalim- sultalarla onların uşağı olan resmi hakim ve yargıçların elinden işi almak ve halkın onların peşinden gitmesini önlemektir. Böylece islam ümmetine şöyle denilmek istenmektedir: "Bunlar merci ve başvurulacak makam değildirler, Allah Teala zalim sultanlar ve egemenlere karşı olmanızı (başkaldırıp isyan etmenizi) emretmektedir. Onlara hem karşı olup hem müracaatta bulunamazsınız. Eğer onlara karşıysanız, onları reddediyorsanız, onları liyakatsız, haksız ve zalim biliyorsanız onlara müracaatta blunmamanız icabeder.
Başvurulması Gereken Merciler İslam Âlimleridir
O halde islam ümmetinin ne yapması gerekir? Vuku bulacak hadiseler ve ihtilaflarda ne yapmalı, hangı makamlara başvurmalıdırlar? İmam -s- bunun cevabını şöyle vermektedir: "Bir hadise veya ihtilaf durumunda; Allah'ın kanun ve hükümlerine aşina olup helalle haramı usulünce bilen, akli ve şer'i ölçülerle bizim hükümlerimize vakıf olup bizim hadislerimizi rivayet edenlere başvurunuz". İmam -s- bu buyruğuyla "o halde hadis ravileri -muhaddisler- de devlet başkanı ve genel merci olabilirler" şeklindeki bir iphama yer bırakmayacak şekilde meseleyi çok net olarak ortaya koymaktadır; gerekli bütün merhaleleri belirtmekte ve "helal - haram konusunda gerekli kural ve usullere uygun hükümler verebilme, hükümlere tamamen vakıf olma, bütün ölçü ve kıstasları bilme ve böylece takiyye veya başka nedenlerle ulaşmış olup gerçekle alakası bulunmayan rivayetleri teşhis edebilme" ...gibi şartlar öne sürmektedir. İslam hükümlerine ve hadis bilimine gereğince vakıf bulunmanın sırf "hadis nakletmek"ten çok farklı bir olay olduğu ise apaçık ortadadır.
Ulema Devleti İdare Ve Yöneticiliğe Atanmışlardır
-Mezbur rivayette İmam- şöyle buyurmaktadır: ""...Bu şartlara haiz olanı size hüküm sahibi ve hakem kılmışımdır." Yani bu şartlara sahip bulunan kimse, benim tarafımdan müslümanların yönetim ve yargı işlerini halletmekle görevlendirilmiş ve bu vazifeye tayin edilmiştir ve müslümanların da -meselelerinin halli için- ondan başkasına başvurmaları caiz değildir. Binaenaleyh eğer bir zorba sizin malınızı yiyecek olursa, şikayet etmeniz gereken makam, İmam'ın -s- tayin etmiş olduğu icra edici merci ve makamdır. Keza, eğer biriyle belli bir alacak hususunda ihtilafınız varsa ve bunun ispatlanması gerekiyorsa başvuracağınız merci yine İmam'ın -s- tayin edip belirlemiş olduğu şer'i hakimdir, ondan başkasına müracaat edemezsiniz. Sırf "Ömer İbni Hanzala" için gösterilmiş bir yol değildir bu; bütün müslümanları bağlayıcı nitelikte genel bir hükümdür.
İmam'ın -s- vermiş olduğu bu emir genel olup herkese şamildir. Hz. Emir'el müminin -s- zahiri devleti döneminde nasıl yetkilileri, valileri ve şer'i hakimleri tayin ediyorduysa ve müslüman halk da onlara nasıl itaatle sorumlu idiyse Hz. İmam Sadık -s- da tıpkı mutlak "veliyy-i emr" gibidir; dünyanın bütün ulema, fukehâ ve diğer imamlarına hakimiyeti vardır, hayatı ve mematı dönemleri için -halka- yönetici ve hakim (= kadı) tayin edebilir. Nitekim bunu yapmıştır da; fakihleri bu makama atamıştır. Üstelik sadece yargı işleri değil, yönetim ve idareyle ilgili bütün işlerden sorumlu ve yetkili olduğunu vurgulamak için de "kadı" değil, "hakim ve hüküm sahibi" tabirini kullanmıştır.
Keza mezkur hadiste geçen ayet ve rivayetten çıkarılan bir diğer sonuç ta mevzunun sadece yargı ve "hakim"le ilgili olmadığı ve İmam'ın -s- sadece kadı atamış bulunmadığıdır. İmam –s- müslümanların diğer konularda ne yapacağını müphem bırakmamış ve gayrimeşru güçlerden adalet bekleme konusundaki soruyu da cevaplamıştır.
Bu rivayet vazıhattandır, senet ve doğruluğunda hiç şüphe ve tartışma bulunmamaktadır.
İmam'ın -s- fakihleri yönetim ve yargıya tayin ettiğinde şüphe yoktur. İmam'ın -s- bu emrine itaat etmek bütün müslümanlara vaciptir. Meselenin daha net anlaşılması ve başka rivayetlerle de destek görmesi için "Ebu Hatice" rivayetini de(150)burada aktarıyorum:
İmam Sadık'ın -s- güvendiği sahabelerinden biri olan Ebu Hatice şöyle der: "İmam Sadık -s- hazretleri, kendisi tarafından dostlarımıza - şia- şu mesajı iletmemi istedi: "Aranızda bir anlaşmazlık ve ihtilaf başgösterdiğinde veya alacak - verecek hususunda bir anlaşmazlığa düştüğünüzde meselenin takibi ve yargı için sakın bu kötü ve fasık güruhtan birine müracaatta bulunmayın; kendi aranızda helal ve haram hükümlerini bilen -ve uygulayan, inançlı- birini hakem ve karar verecek merci olarak belirleyi n, çünkü ben onu size hakim ve kadı kılmışımdır. Sizden biriniz sakın diğeri aleyhine, mevcut zalim rejim ve onun güçlerine şikayette bulunmasın!
Rivayette geçen "alacak - verecek hususunda anlaşmazlık" tan maksat hukuki . Yani hukuki ihtilaf ve anlaşmazlıklarınızı bu fasıklara götürmeyin" denilmektedir. Hemen ardından "ben sizler için hakim ve kadı belirlemişimdir" buyruğunun gelmesi, "bu fasık ve kötü güruh" tan maksadın dönemin zalim rejimiyle, onun gayrimeşru kollarınca işbaşına getirilen yargı sorumluları ve kadılar olduğunu göstermektedir. Hadisin devamında "çatışma ve düşmanlıklarınızda da zalim sultana, yani iktidarı haksız yere elinde bulunduran zalim egemene müracaat etmeyin" denilmektedir. Yani yürütmeyle ilgili işlerde de onlara gitmeyin, deniliyor. Rivayette geçen "zalim sultan"la, gerçekte bütün zalim iktiadarlar ve gayrimeşru egemenler kastedilmekte ve yasaması, yürütmesi ve yargısıyla; gayrüslami olan bütün bütün sistemler ve bu sistemlerin kurumları gösterilmektedir. Daha önce bilhassa zalim hakimlerle kadılara başvurulmaması emredilmiş olduğundan bu yasağın diğer bir güce, yani yürütme gücüne yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Son cümlenin, ilk baştaki mevzunun tekrarı olmadığı, yani "fasık ve kötü güruha müracaat yasağı"nın tekrarı sayılamayacağı ortadadır. Çünkü önce soruşturma ve delil ikamesi gibi ilgili mevzularda fasık kadıya -hakime- müracaatı yasaklamış, sonra da kadı ve hakimi belli ve tayin ederek kendi izleyicilerinin durumunu aydınlığa çıkarmıştır. Sonra da, sultanlar -ve iktidarın başındakilere- de müracaat edilmemesini emretmiştir. Bu da, yargı mevzuunun iktidarın bütünü olan "sultanlar -ve egemenler- mevzuundan ayrı olduğunu gösterir, bu ikisi ayrı konulardır yani sultanlarla kadılardan yargılama ve adalet istenmemesine dair naklolunan Ömer İbni Hanzala hadisinde her iki konuya da işaret edilmiştir. ancak bu rivayette (İmam -s-) sadece kadı ve hakimi tayin ederken, Ömer bin Hanzala rivayetinde hem yürütmenin de başı bulunan yönetici ve egemen gücü, hem kadı ve yargı makamını tayin etmektedir.
Ulema Devlet ve Yönetim Makamından Azl mi edilmiştir?
Şimdi bu rivayette de görüldüğü gibi, İmam -s- yargı makamına fukahayı ve Ömer bin Hanzala rivayetinde de hem yargı, hem bütün bir yönetimin başına onları tayin etmiş olduğuna göre İmam -s- dünyadan göçtüğünde fakihlerin de kendiliğinden bu makam ve vazifeden azlolmuş sayılıp sayılamayacaklarına bakmamız gerekir. Yani -masumİmamların -s- tayin etmiş olduğu bütün kadı ve yöneticiler, onların vefatıyla birlikte bu görev ve vazifelerinden alınmış mı olurlar? -Bu noktada- Şia mezhebi inancında masum İmam'ın -s- konum ve velayetinin diğer insanlardan farklı olduğu ve onların bütün emir ve düsturlarının hayatlarında olduğu gibi mematlarında da geçerli ve uyulması gerekli bulunduğu mevzuu bir kenara bırakılarak, -herşeyden önce- bu dünyada insanlar için belirlenen makam ve konumların durumunu aydınlığa kavuşturmak gerekir.
İster krallık, ister cumhuriyet, ister diğer iktidar biçimleri olsun, dünyevi rejimlerde kral, cumhurbaşkanı veya devlet başkanı öldüğü ya da durum altüst olup rejim değiştiği zaman idari makamlar ve askeri rütbeler de değişmiş olmaz. Mesela bir generalin rütbesi -sırf bu tür bir değişiklik nedeniyle- kendisinden geri alınmaz; büyükelçi, büyükelçilik görevinden azledilmiş olmaz -veya mesela- maliye bakanı, vali, kaymakam ve bucak müdürü görevden uzaklaştırılmış sayılmaz. Her ne kadar yeni rejim veya hükumet onları makamlarından azledebilirse de - sırf sözkonusu değişiklik yüzünden- bu makam ve vazifeler
kendiliğinden azle uğramış olmaz. Bazı durumlar vardır ki kendiliğinden ortadan kalkarlar; mesela hasbiye izni veya falan şehirde işleri idare etmesi için bir fakihin birine verdiği vekalet bu türdendir. Fakihin vefatıyla birlikte bu hasbiye icazeti ve vekalet de kendiliğinden iptal olmuş olur. Ama mesela fakihi kimsesiz küçük bir çocuk için bir kayyım veya bir vakıf için bir mütevelli tayin etmişse, fakihin ölümüyle birlikte bu kayyumiyet ve mütevellilik o adamlardan sakıt olmaz.
Ulemanın Tayin Edildiği Makam Ve Vazifeler Daima Mahfuzdur
Masum imamların -s- fakihler için belirlemiş olduğu ümmetin yöneticiliği ve yargı işinin başında bulunma gibi vazife ve makamlar da daima mahfuz ve saklıdırlar. Bütün boyutlardan haberdar bulunan ve işlerinde gaflet ve hataya yer omayan masum İmam'ın -s-, dünya yönetimlerinde bir -devlet- başkanının ölmesiyle -diğer yetkililerin mevkilerini kaybetmeyeceğini ve- diğer şahısların makam ve yetkilerinin devam edeceğini bildiğı muhakkaktır. Eğer başkanlık ve yargıya tayin etmiş olduğu fakihlerin onun vefatından sonra bu haktan mahrum olmaları gerekseydi, İmam -s- bunu mutlaka belirtir ve "fakihler için belirlediğim bu makam, iş ve vazifeler, ben hayatta olduğum sürece geçerlidir, benden sonra hepsi geçersiz sayılır" derdi. O halde bu rivayetler gereğince islam uleması İmam -s- tarafından devlet ve yargının başına atanmış bulunmaktadır ve bu makam onlar için daima mahfuzdur. Daha sonraki İmam'ın bu hükmü bozarak fakihleri atanmış oldukları bu vazifelerinden azletmesi ihtimali de asla sözkonusu değildir. Zira "kendi hakkınızı almak için dahi zalim sultanlar ve onların kadılarına gitmeyin, çünkü onlara gitmek tağuta gimektir" diyen ve sonra da tağuta karşı çıkılması ve tağutun mutlaka reddedilmesi gerektiği mealindeki ayeti hatırlatıp halka itaat etmeleri gereken yönetici ve kadıları tayin edip gösteren bir İmam'ın -s- hükmüne rağmen, daha sonra gelen bir İmam bu tayinleri iptal eder ve başka yönetici ve kadılar da belirlemezse müslümanlar ne yapacaklardır? Bir ihtilaf ve anlaşmazlığa düştüklerinde kime gideceklerdir? Allah'ın emrine aykırı davranıp "tağuta gitmek"le özdeş sayılan "fasıklarla zalimlere" . mi gideceklerdir? Ya da ellerini kavuşturup "artık ne bir mercimiz, ne de gidecek, sığınacak bir kimsemiz yok; bundan böyle kargaşa ve sorumsuzluk egemen olsun" mu diyeceklerdir yoksa?! Herkes dilediğinin malına el koysun, başkalarının hakkını yoketsin ve herkes canının istediğini yapsın -mı denecek-?!
Biz, İmam Cafer Sadık -s-'ın fakihleri bu makam ve vazifeye atamış olması halinde İmam Musa Bin Cafer veya diğer İmam aleyhimusselamların fakihleri bu makam ve vazifelerinden azletmeyeceklerinden kesinlikle eminiz. -Çünkü böyle birşey zaten mümkün değildir- Yani onları azletmeleri ve "adil fakihlere gitmeyin", veya "zalim sultanlara gidin" yada "ellerinizi haklarınızın çiğnenmesini seyredin" demeleri düşünülemez elbet. Bir imamın belli bir şehre tayin ettiği bir kadı, onun ölümünden sonra diğer İmam tarafından elbette ki azledilip onun yerine başka bir kadı tayin edilebilir; ama bu mevki ve vazifelerin durum ve konumlarını (hakim ve kadının mutlaka adil bir fakih olması gerektiği aslını -çev-) hiçbir imam değiştiremez, apaçık ve gayet net bir vak'adır bu.
Aşağıda nakledeceğimiz rivayet de bunu ispatlayıcı niteliktedir. Öne sürdüğümüz deliller bu rivayetlerin sadece birinden ibaret olmuş olsaydı iddiamızı ispatlayamazdık, ama meselenin esasını açıkladık; daha önce aktardığımız rivayetler meseleyi tamamen ispatlamış bulunmaktadır.
Sahihe-i Kaddâh
"İmam Cafer Sadık -s- Hz. Resul-ü Ekrem efendimizden -sav- şöyle nakleder: Allah Teala bilim yolunda yürümekte olana cennete giden bir yol açar ve melekler sevinçten -ve Allah'ın rızası nedeniyle- kanatlarını ona gererler; gökteki ve yerdeki tüm mahlukât, hatta denizlerdeki balıklar bile ilim peşinde koşan kimse için Allah'tan mağfıret diler. Âlimin âbide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir tıpkı. Şüphesiz, alimler ve bilginler peygamberlerin miraçısıdırlar, Peygamberlerse para -pul denen nesneden hiçbir miras bırakmazlar, onların mirası "ilim"dir. O halde her kim ilimden faydalanabilirsekıymetli ve bereketli bir fayda sağlamış demektir.''
Bu hadisin bütün ricali sıka (güvenilir)dir, hatta Ali bin İbrahim'in babası -ibrahim bin Hâşim- hadis ravilerinin sadece güvenilir isimlerinden olmakla kalmaz, aynı zamanda en büyüklerindendir de. Bu rivayet, biraz değişik bir mazmunla, zayıf bir senetle daha nakledilmiştir. Yani senet Ebu'1 Bahteri'ye kadar sahihtir -doğrudur- ama Ebu'1 Bahteri'nin kendisi zayıf ravilerdendir. Rivayet şöyle:
Ebu'1 Bahteri Rivayeti
İmam Sadık -s- şöyle buyurur: Ulema mirasçılardır, çünkü peygamberler miras olarak para - pul bırakmazlar; onların mirası konuşmaları olan hadislerdir. Bu nedenle onların hadislerinden faydalanan kimse gerçekte pek değerli ve bereketli bir yarar sağlamış demektir. O halde şu iliminizi kimlerden aldığınıza dikkat edin. Zira Peygamberin -sav- Ehl-i Beyli olan bizim aramızda her nesilde; aşırıcıların tahrifleri, yanlışa kapılanların -yeni- yöntemler uydurmalarını ve akılsızların tevillerini dinden uzaklaştıracak âdil ve dürüst kimseler vardır daima -bunlar, garazkarların saptırmaları ve cahillerin yanlış tanımlamalan, tahrif vb. şeylerden dini temizlerler."-
Rivayetlerin İncelenmesi:
Merhum Neraki'nin de delil olarak kullandığı bu rivayeti nakletmekten amacımız "ulema, enbiyanın mirasçısıdır" cümlelerinin manasının anlaşılmasını sağlamaktır. Burada, üzerinde durulması gereken bir kaç nokta var:
1- "Ulema"dan maksat, kimlerdir? Ümmetin uleması mı? Yoksa Ehli Beyt imamları -s- mı kastedilmektedir? Kimileri, muhtemelen Ehl-i Beyt aleyhimusselamın kastedildiğini söylemişse de rivayetten göründüğü kadarıyla ümmetin âlimleri kastedilmekte ve bizzat hadisin kendisi de kastedilenin Ehl-i Beyt -s- olmadığını göstermektedir. Çünkü masum imamlar -s- hakkında ulaşan menkıbeler buna uymamaktadır." Peygamberler hadislerini miras bırakırlar, bunları öğrenenler pek büyük fayda sağlarlar..." ibaresinin, Ehl-i Beyt imamlannın -s- tarifı olması mümkün değildir. Bu ibare, rivayette kastedilenin ümmetin uleması olduğunu ispatlamaktadır. Aynı şekilde Ebu'1 Bahteri rivayetinde "ulema, enbiyanın mirasçısıdır" ibaresinden sonra "ilimlerini kimden aldıklarına dikkat etsinler" denilmektedir. Yani ancak "ilimlerini kimden almaları gerektiğini bilirlerse peygamberlerin mirasçısı olabilirler" buyrulmaktadır. Buradaki mirasçıların masum imamlar -s- olduğu ve diğer insanların ilimlerini onlardan öğrenmeleri gerektiği söylenemez, çünkü rivayetin zahirinde böyle bir ifade yoktur. Ehl-i Beyt İmamları - s- hakkında ulaşan rivayetleri inceleyen ve o hazeratın Hz. Resulullah efendimiz -sav- nezdindeki konum ve yakınlıklannı bilen biri, mezbur rivayette -masum- imamların değil, ümmetin alimlerinin kastedildiğini kolayca görecektir. Nitekim ulema için birçok rivayette bu tür menakıb vardır, mesela: "Ümetimin uleması benden önceki peygamberler gibidir" veya "Ümmetimin uleması, İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler. "
Kısacası, mezbur rivayetten anlaşıldığı kadarıyla amaç, "ümmetin alimleri"dir.
2- "Ulema enbiyanın mirasçısıdır" ibaresinin, bahsimizi teşkil eden velayet-i fakih meselesi için tek başına yeterli olamayacağı iddia edilerek şöyle denilebilir: "Çünkü nebilerin peygamberlik boyutları vardır ve ilmi vahy, ilham veya başka yollarla Allah'tan almaktadırlar, ama bu özellikleri onların, müminlere ve halka velayette bulunmalarını da -onları idare edip yönetme- gerektirmez. Keza, Allah Teala imamet ve velayet özelliğini de ayrıca vermemişse -sırf nebi oldukları için- bu özelliği taşımış olmazlar ve kesinlikle sadece "nebi"dirler. Tebliğde "nebi" arasında fark olduğu geçer; "resul" tebliğle sorumludur, ama "nebi" sadece -ilahi mesajları- a1ır. "Nübuvvet"le "velayet" vasıfları da farklı olduğu ve "ulema, enbiyanın varisleridir" ibaresinde nebilerin ünvan vasfı (kimlik sıfatı, işleri ve neci oldukları -çev-) kastedilip bu ünvan srfatı nedeniyle ulemayı nebilerle aynı menzilede saydığ ve bu sıfat -nebilik- "velayet" özelliğini taşımadığına göre bu cümleden, "ulemanın velayete de sahip olduğu" gibi bir netice çıkaramayız. Ama mesela; eğer "ulema Musa veya İsa aleyhisselamlar mesabesindedirler "şeklinde buyrulmuş olsaydı, Hz. Musa -s- gerekli bütün vasıflara haiz bulunduğu ve bu cümleden olmak üzere "velayet" özelliğini de taşıyor olduğu için "ulema da velayet niteliğine sahiptirler" denilebilirdi. Ancak, -mezbur rivayette- böyle buyurulmadığı ve ulema belli bir şahsın menzilesinde gösterilmediği için bu neticeye varabilmek mümkün değildir." Bu eleştirel yoruma verilecek cevap şudur: Rivayet ve kelimelerin görünürdeki anlamlarının anlaşılmasındaki ölçü ve kıstas, ilmi inceleme ve yorumlar değil; "halk tarafından genel anlaşılma şekli" denilen örfi ve mütearif anlamlardır. Biz de örfi anlayışa tabiyiz. Fakih, bir rivayetin anlaşılması ve yorumuna ilmi incelikleri katmaya kalkışırsa birçok noktayı farkedemez, çoğu meseleleri anlamaktan geri kalır. Binaenaleyh "ulema, enbiyanın mirasçısıdır" rivayetini örfe -halka- sunacak olursak onlar da nebilerin ünvan sıfatının kastedildiğini ve sadece bu ünvanın ulemaya intisab ettiği anlamını mı, yoksa bu ibareyi şahıslar için bir emare - belirti ve delil -olarak mı görecektir? Yani eğer halkın genelinden (geçerli örfı çerçeve dahilinde) "falan fakih Musa ve İsa -sa- menzilesinde midir, değil midir?" diye soracak olursak "Bu rivayete göre evet; çünkü Musa'yla İsa aleyhimusselamlar enbiyadandır" -istidlali- şeklinde mi cevap verecektir? Veya "fakih Hz. Resulullah'ın -sav- mirasçısı mıdır, değil midir?" diye sorulacak olursa "evet" diyecek ve buna delil olarak da çünkü hz. Resulullah efendimiz -sav- enbiyadandı" gibi bir istidlâle mi dayanacaktı?!
Görüldüğü gibi mezkur rivayette geçen "enbiya" terimini "ünvan sıfatı -sırf Peygamber olma durumu /çev/ olarak alamayız. Bilhassa çoğul olarak kullanılması bunu gösteriyor. Eğer tekil olarak kullanılmış - ve nebi denilmiş /çev/ -olsaydı bu ihtimal verilebilirdi, ama " enbiya" denilerek kelimenin çoğulu kullanılmış olduğuna göre "küll-i ferd-i min'el enbiyâ" denilmektedir, "küll-i ferd-i min'el enbiyâ bimâ- hum enbiyâ" denilerek ünvan sıfatı kullanılmış(164) ve bu ünvan- sırf Peygamber olma - sıfatını diğer sıfatlardan ayırıp " fakih, Peygamber -nebi- mesabesindedir, resul ve veli mesabesinde değil" şeklinde bir mana verilmiş değildir. Rivayet ve hadis sahasında bu tür yorumlamalara gitmek örfi ve akli idrâke aykırıdır.
3- Ünvan sıfatının kastedildiğini ve ulemanın dar ve salt kelime anlamında "nebi" yle aynı mesabede tutulmuş olduğunu varsayalım. Bu durumda Allah Taalâ 'nın "nebi" lik için sabit kılıp tespit etmiş olduğu hükmü -ve özelliği - ulema için de geçerli saymamız gerekir. Yani meselâ "falan kimse âdil insan menzilesinde dir - sayılır- " denilir ve ardından "âdil insanlara saygı gösterilmelidir" ibaresi gelirse, bu iki önermden o şhısa saygı gösterilmesi gerektiği sonucu çıkar. O halde biz "nebi - Peygamber- müminlere kendi nefıslerinden evlâdır" ayet-i şerifinden "velayet" derece ve mansbının ulema için de geçerli olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çünkü âyette geçen "evlâ" teriminden maksat ve başkanlıktır. Nitekim Mecme'ul Bahreyn'de bu ayet-i şerifenin devamında İmam Bâkır'dan -s- şöyle rivayet olunmaktadır: "Bu ayet, devlet, iktidar ve velayet (= imâret) hakkında nazil olmuştur." O halde nebinin müminler üzerinde velayet ve imareti -yönetim hakkı- vardır ve Hz. Nebiyy-i Ekrem -sav- için geçerli olan bu velayet ve başkanlık, ulema için de geçerlidir. Çünkü bu ayette ünvan sıfatına değinilmektedir ki, mezkur rivayette de ünvan sıfatının kastedilmiş olduğundan hareketle bu mevzuya girmiştik.
Bunlara ilaveten, "resul" için birtakım hak ve hükümleri belirlemiş olan ayetleri de delil olarak gösterebiliriz; "Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olan -mümin- emir sahiplerine de..." ayetine işaretle, nebiyle resul arasında örfı açıdan fark bulunmadığı -her ne kadar bazı rivayetlerde vahyin nüzulünün niteliği konusunda resulle nebi arasında fark gözetilmişse de- örfen ve aklen resulle nebinin aynı anlama geldiği söylenebilir. "Nebi"nin örfteki anlamı, Allah Teala'dan inbâ' eden, haber getirendir; Resul de, Allah'ın kendisine buyurmuş olduğunu insanlara ulaştırandır.
4- Hz. Peygamber-i Ekrem'in -sav- rıhletinden sonra, ondan geriye kalan "ahkam"ın -her ne kadar deyim olarak "miras" denilmemişse de bir nevi "miras" sayılacağını söyleyenler çıkabilir, bunlar şöyle diyebilirler: "Bu ahkamı alıp öğrenenler Peygamberin -sav-mirasçısıdırlar. Ama Hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- herkes üzerindeki velayet ve başkanlık mansabının da miras sayılabileceği ve miras olarak geçebileceği ne malum?! Miras olarak bırakılabilecek olan tek şey, belki de onun hükümleri ve hadisleridir sadece. Nitekim nebilerin mirasının "ilim" olduğu da geçiyor rivayette. Aynı şekilde, Ebu’1 Bahteri rivayetinde de "peygamberler hadislerinden bazılarını miras bırakırlar" buyrulmaktadır. O halde peygamberlerin sadece "hadis"lerini miras bıraktıkları, velayetinse miras olarak bırakılabilecek birşey olmadığı ortaya çıkmaktadır."
Yukarıdaki eleştiri de geçerli ve yerinde değildir. Çünkü velayet ve liderlik itibari ve akli mevzulardandır ve bu konuda akıl sahiplerine müracaat edip velayet ve devlet başkanlığının miras şeklinde devredilip devredilemeyeceğini sormamız gerekir. Mesela dünyanın akıl sahiplerinden, falan saltanatın varisinin kim olduğu sorulacak olsa makam mevkinin varisi olamayacağını, makamın miras bırakılabilecek birşey olmadığını mı söyleyeceklerdir, yoksa "falan şahıs, falancanın taç ve tahtının varisidir" mi diyeceklerdir? Esasen "tahtın varisi" sözü yerleşmiş meşhur bir kalıptır. Akıl sahiplerinin nezdinde iktidar ve velayetin , tıpkı bir şahıstan diğerine intikal edebilen miras gibi "intikaledilebilir" olduğu herkesçe bilinmektedir. "Peygamber, müminlere kendi nefıslerinden evladır" ayetiyle "ulema, enbiyanın varisleridir" rivayetini okuyup düşünen biri bu ikisinde, mantıken intikali mümkün itibari birşeyden sözedildiğini kolaylıkla farkedecektir.
Buradaki "ulema, enbiyanın varisleridir" ibaresi masum imamlar aleyhimusselam hakkında söylenmiş olsaydı; masum imamların -s- her konuda Hz. Peygamber efendimizin -sav- varisi oldukları mealindeki rivayette de belirtildiği gibi(169) biz de onların "her konuda mirasçı oldukları"nı söyleyecek ve "varis ve mirasçı"lıklarının sadece ilmi ve şer'i mevzuatla sınırlı olmadığını vurgulayacaktık.
Binaenaleyh elimizde "ulema, enbiyanın varisidir" rivayetinden başka -rivayet veya ayet- bulunmamış ve rivayetin başıyla sonu söylenmiş olsaydı şu anlam kolayca çıkarılabilirdi: Hz. Resul-ü Ekrem'in –sav- intikal edilebilir olan bütün mansıp ve işleri ve bu cümleden olmak üzere de masum imamlara -s- intikal eden "başkanlık ve yönetim" mansabı fakihler için de geçerlidir -ki herhangi bir sebeple bu kategorininin dışında tutulması gereken bazı işleri biz de delil ve sebebin gerektirdiği ölçüde bu kategorinin dışında tutarız-.
Yukarıdaki eleştirinin buraya kadar giderilmemiş olan en önemli yönü "ulema, enbiyanın mirasçısıdır" cümlesinin; "miras"tan maksadın "hadis" olduğuna karine teşkil edebilecek sözler arasında yeralıyor bulunmasıdır. Nitekim Kaddah sahihesi'nde de "Peygamberler miras olarak para-pul bırakmazlar; onların mirası ilimdir" buyurulmak; Ebu'1 Bahteri rivayetinde de "...para - pul miras bırakmazlar..." ibaresinden sonra "...onların mirası, hadislerinden bazı sözler, bazı hadislerdir" denilmektedir. -Binaenaleyh, bazıları bu ibareye istinaden şöyle diyebilirler:- "Bu karineye göre, peygamberlerin mirası, onların hadisleridir; onlar, hadislerden başka "miras olabilecek" hiçbirşey bırakmazlar. Hele, cümlenin başında "innema" ibaresi geçiyor ki, bu da sınırlamaya işarettir.
Bu eleştiri de geçerli değildir. Çünü eğer bununla, Hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- sadece hadislerini miras bıraktığı ve esasen bunun dışında miras bırakabileceği başkaca hiçbirşeyi olmadığı gibi bir anlam kastediliyorsa bu zaten bizim dinimize ve mezhebimize aykırıdır. Zira Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- "miras olabilecek" şeyler bırakmıştır. Ayrıca, Hz. Resulullah'ın -sav- ümmete "velayet"i bulunduğu (ümmetin devlet başkanı ve en üst amiri -çev-) da tartışma götürmez bir gerçek olup o hazretten sonra velayet görevi Emir'el müminin -Hz. Ali-'ye -s- intikat etti; ondan sonra da Ehl-i Beyt'in imamları -s- ard arda bu vazifeyi üstlendiler.
Burada geçen "innema" kelimesine gelince; bu terim "sınırlamaya" işaret değildir ve esasen "innema"nın sınırlamaya delalet edip edemeyeceği belli değildir zaten. Dahası, Kaddah Sahihesi'nde "innema" kelimesi hiç geçmez; bu terim Ebu'1 Bahteri rivayetinde geçmektedir ki bu rivayet de, daha önce arzettiğim gibi, senet yönünden zayıftır.
Şimdi "Sahihe" deki ibareyi tekrar okuyalım ve bu ibarelerin, peygamberlerin hadisten başka miras bırakamayacakları şeklinde bir manaya karine teşkil edip etmediklerıne bakalım:
"Allah Teala, ilim yolunda yürümekte olana, cennete giden bir yol açar". Bu cümle ulemayı övmek için kullanılmıştır. Bu övgünün her alimi kapsadığı da zannedilmesin; "alimler sırf alim oldukları, bu övgüye layıktırlar" düşüncesi yanlıştır. Kafı'de ulemanın vazife ve özellikleriyle ilgili rivayetlere şöyle bir bakarsanız birkaç satırlık ilim tahsil etmiş herkesin "alim" ve "enbiyanın varisi" şeklinde adlandırılmayacağını; bilâkis bunun ("bilmek"ten başka ve buna ilaveten -çev-) çok ağır şartları ve sorumlulukları olduğunu görürsünüz.
"Melekler sevinçten -ve Allah'ın rızasının bir belirtisi olarak kanatlarını ona -ilim yolundakine- gererler" ibaresindeki "kanatların yayılması"nın anlamı, ehli nezdinde malumdur zatenve burada bahsedilecek mevzulardan değildir, meleklerin bu hareketi saygı için veya alçakgönüllülük ve tevazu belirtisidir.
"...Gökteki ve yerdeki tüm mahlukat, hatta denizlerdeki balıklar bile ilim peşinde koşan kimse için Allah'tan mağfıret diler..." cümlesi de buradaki bahsimize siğmayacak kadar geniş ve tafsilatlı bir açıklamayı gerektirir.
"...Âlimin âbide üstünlüğü, tıpkı dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir..." sözünün anlamı da, açıklamaya yer bırakmayacak kadar nettir.
Şimdi gelelim "...âlimler, nebilerin mirasçısıdırlar, varisidirler" sözüne. Rivayetin başından bu cümleye kadarki kısmı ulemanın övülmesi, özellik ve faziletlerinin tavsifıyle ilgilidir. Bu özelliklerden biri de, ulemanın peygamberlerin mirasçısı olmalarıdır ki bu sıfat, ancak peygamberler gibi halka velayetleri -iktidarda- olması ve "emirlerine itaatin farz bulunması" halinde onlar için bir fazilet sayılabilecektir.
Ancak, "...Peygamberler miras olarak para-pul bırakmazlar..." sözünün anlamı, peygamberlerin ilim ve hadisten başka hiçbir miras bırakamayacakları şeklinde değildir. Bilakis, söylenmek istenen şey şudur: "Onlar veliyy-i emr oldukları ve bütün toplumu yönettikleri halde maddiyatçı liderler değildirler, Allah'ın rizasını gözetirler, dünya malı biriktirme gibi bir gaye ve kayguları yoktur. Öte yandan peygamberlerin yönetim biçimi, krallık ve günümüzde çok görülen diğer yönetim biçimleri gibi, baştakine mal ve servet getirecek şekilde de dcğildir. Hz. Peygamber-i Ekrem'in -sav- çok sade bir yaşamı vardı; mevki ve makamını şahsi çıkarları için kullanmış değildi ki kendisinden sonra da mal - mülk bırakmış olsun. O hazretin miras olarak bıraktığı şey ilimdir ki, bu da her şeyden üstündür. Hem de, Hak Teala tarafından lütfedilmiş bir ilim... Rivayette ilimden bahsedilmiş olmasının nedeni de bu cihettendir belki de. Binaenaleyh "ulemanın özelliklerinden bahsolunan bu rivayette ilmin mirasından ve mal - mülkün miras kalmayacağından sözedildiğine göre ulema sadece ilim ve hadisi miras alırlar, başka bir şeyi değil"şeklinde bir hükme varılmaz.
Bazı yerlerde bu hadise" bizden miras kalan şey, sadakadır." sözü de eklenmiştir ki aslında hadisin bir parçası değildir ve siyasi amaçlarla hadise eklenmiştir. Bu hadis, ehl-i sünnet fıkhında da geçer.
Bu noktada söylenecek son söz şudur: Bu cümlelerin karine olması ve neticede "ulema, enbiyanın mirasçısıdır" sözüne dayanarak "enbiya için geçerli her şey, ulema için de geçerlidir" hükmüne varılması mümkün olmasa bile bu cümlelerin karine olma ihtimali, ulemanın enbiyadan sadece ve sadece ilmi miras anlamına da getirilemez. Bu durumda bu rivayetle, daha önce hatırlattığımız ve mevzuya delalette de bulunan rivayet çelişecek ve o rivayetle ispatlanan mevzu, burada iptal edilmiş olacaktır -ki bu mümkün değildir, çünkü- bu rivayetten böyle bir netice çıkmamaktadır.