Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
30-10-2011 tarihinde, 20:31 saatinde eklendi
İMAMETİN TAHRİFİ
İMAMETİN TAHRİFİ


Muhammed REYŞEHRİ

 

Her ne kadar Şia camiasında imamet esası İslam'dan ayrılmamışsa da, tahriften korunmuş olarak kalmadığı da bir gerçektir.

Tahrif iki türlüdür: Doğrudan tahrif. Doğrudan olmayan tahrif.

Doğrudan olmayan tahrif şudur:Bir olayın bir gerçeğin, olduğundan başka bir şekilde açıklanması ve o olayı ve gerçeği, etkisiz hâle getiren kayıtlar ve bağlarının o olaya eklenmesi demektir.

Her iki çeşit tahrif de imamet esası konusunda gerçekleşmiştir. Fakat aslolan ve başlı başına tahrif olan, ikinci tür tahriftir. Yani doğrudan olma­lın tahrif. Öyle ki, bu tahrif birinci tür tahriften çok daha tehlikeli çok daha sinsi ve çok daha taassup ürünüdür, Bu dersimizin konusu da işte bu türden olan tahriftir. Örneğin, birisi size şöyle derse; imamete imanın, imama tabi olmak ve onun çerçevesinde olmak anlamına geldiğini, adil imamın rehberliği esasının İslâm’ın kaçınılmaz esaslarından olduğunu kabul ederim. Fakat oimam, fiilen görünür halde değildir. Gelecekte or­taya çıkacaktır. Ne zaman ortaya çıkarsa o zu­rnan onun rehberliği çizgisine girerim!

Ona şöyle dersiniz: Çok güzel! Ben de bu gerçe­ği kabul ediyorum. Ancak, fiili olarak teklif nedir? Acaba zalim imam'ın rehberliği altında bulunul­malı mıdır?

O şöyle cevap verir: Bir çare yoktur. Fiilen bizler bir şey yapamayız. Onun ortaya çıkmasını beklememiz gerekir. Adil imamın rehberliği ve imameti esasen dünyada, dünya zulümle dolduğu sırada ortaya çıkar ve gerçekleşir. Zalim imamın rehberliği, adil imamın ortaya çıkmasının başlangıcıdır. Zalim imamın ümmete hükmettiği zamanlarda ise bizim görevimiz; "takiyye" ve "dua"dır!

Yapıcı ve yaşayan anlamları, "bekleyiş", "takiy­ye" ve "dua" gibi ters anlamlandırmakla, rehberlik esasına imanın nasıl doğrudan olmayan tahrif ile tahrif edildiğini görünüz. Toplumda, bu hayat esasa imanın, kazandırması gereken hareketliliğin ve coşkunun nasıl durağanlık ve uyuşuklu dönüştüğüne bakınız!

Belki, İran İslam İnkılâbı’nın, İran Tarihi'nin tecrübeli insanı; İmam Humeyni’nin rehberliğinde zafere ulaştığı, zamanın bu diliminde, tabii olarak tahriflerden bir çoğunun üzerine bozma çizgisi çekilmişken bu konuyu açmak; pek önemli bir sonuç doğurmaz. Fakat bu tahriflerin, bu inkılâbın gecikmesine sebep olan etkenlerden biri olduğuna dikkat edersek, henüz birçok zihinde silinmemiş olduğunu, inkılabı engelleyen büyük engellerden birisi olduğunu, haliyle inançlar konu­mluda incelenmesi gerekenin, bu tahriflerin kök­leri olduğu sonucuna varırız.

BEKLEYİŞ (İNTİZAR)

"Bekleyiş"in doğru tarif edilmemesinin, ima­met esasına imam, fiili olarak etkisizleştirdiğini söyledik. Bu ise doğrudan olmayan bir tahrif demek olur.

Şimdi"bekleyiş"in doğru anlamının ne olduğu­nubakalım. Onun bozulmuş olan anlamı hangisi­dir? "Bekleyiş" nasıl tahrif oldu? Ve niçin tahrife uğradı?

Müsaade ederseniz sorulardan, sonuncusunun cevabından başlayacağım konuyu açıklamaya:

NİÇİN BEKLEYİŞ TAHRİFE UĞRADI?

"Bekleyiş"in, gerçek anlamım yitirmesine sebepolan önemli etkenlerden birisi, "bekleyiş"in gerçek manasının; insanı sorumlu kılıcı olması ve bozulmuşolan manasının da; insanı sorumsuzlaştırıcıolmasıdır. Bu anlamda, ikinci mananın hal­kınbirçoğunun mizacına ve karakterine daha uygunoluşu ve buna ilaveten de, gerçek bekleyenlerinvar oluşu, İslâm toplumundaki zalim filmihakim sınıfı rahatsız ediyordu. Bu yüzden, hâkimsınıfın "bekleyiş"in gerçek anlamını yitirmesive tabiî olarak, “bekleyenlerin"de böyle olması için,kendilerine tabi olmayanlarla ve onların önde gelenleriyle uğraşması son derece tabidir.

Bu iş (ve belki diğer işler de), nihayet "bekleyiş"in; zulüm karşısında direnmemeye, bozukluklarla mücadele etmemeye, suskun ve sakin olmaya dönüştürülerek açıklanmasına sebep oldu. Burada önemli olan mesele; "bekleyiş"in nasıl oluyor da bu şekilde açıklanıyor olmasıdır ki, hatta gerçek anlamının zıddı bir anlam verir hale getirilmiştir.

"BEKLEYİŞ" NASIL TAHRİF EDİLDİ?

Sözü edilen tahrif edilmiş tanımlamanın iki yolda gerçekleştirildiği ortadadır.

1.      Hz. Mehdi(a)'ın belli bir aradan sonra ortay« çıkacağını bildiren rivayetlerden yanlış alıntılar yapılması. O rivayetlerde, Mehdi(a)'ın, dünyanın fesat ve zulümle dolmasından sonra ortaya çıkacağı belirtilmiştir. Bu cümleden şu sonuç çıkarılmıuştır: Mehdi'nin ortaya çıkmasındanönce zulüm ve fesadın dünyada çokça var olması normaldir. Bu durum, Hz. Mehdi(a)'ın ortaya çıkmasının başlangıcıdır ve onun sebebiyle mücadele edilmez!!

2.      Asrın imamının ortaya çıkmasından önce, silahlı ayaklanmayı yasaklayan, sükut vesusmayı emreden rivayetler. Ya da ayaklananı tağut olarak isimlendiren rivayetler. Onunla biatlaşmayı küfür ve nifak sayan rivayetler ve asrın velisinin, Mehdi(a)'ın ortaya çıkmasından önce İslami bir hükümeti oluşturmak için gösterilençabaları sonuçsuz ve meyvesiz çabalar olarak bildiren riva­yetler. (1)

Burada "Bekleyiş"in doğrudan tahrifi, "imametin" de dolaylı olarak tahrifi olan bu iki hususa cevapverilmesi gerekir.

1- Bu rivayetler İmam Ali(a)'dan , İmam Bakır (a.s.)'dan, İmam Sadık(a)'dan gelen rivayetlerdir güya.

HADİSLERİ TANIMAK İÇİN GENEL BİR ESAS

 

Sözü edilen iki hususa cevap vermeden önce, Genel bir esasa dikkat edilmesi gerekir. Bu esas da, İslâm’ın tahrif edilmiş anlamlarım ve sahte hadisleri tanımak için son derece hassas olan ölçülerden biri, peygamberin ve imamların sireti ve davranışlarıdır. Şayet; bir peygamberden ya da imamdan bir söz nakledilmiş ise ve bu söz veya herhangi bir hadis anlamlandırılmış ve yorumlanmış ise ve bu yorum da, onların hayatıyla tezat teşkil ediyorsa, o söz ya da yorum asla geçerli değildir ve geçerli delil de sayılamaz.

 

Bu ölçüyü tanımakla ve bu temel esasa dikkat­le birlikte, "bekleyiş"in tahrif olunmuş anlamı ilintinde birazcık durursak, ispat için zikredilen delilleri, ilahi peygamberlerin ve imamların haya­tıylakarşılaştırırsak, sözü edilen anlamın bütün bunlara ters düştüğünügörürüz. Onlar, sonuçta mirasçılarının zayıflar olduğunu bilmekle (1) birlikte  İmamlar, Hz. Mehdi(a)'nin dünya hakimiye­tini beklemekle kendini beğenmiş hükümetleri mücadele etmek, çaba ve gayret sarf etmekten ve Allah(c.c)'ın hükümetinin istikrarlı bir biçimde oluşturulması telaşından bir an bile geri durma­maktaydılar. Kur an in sözüyle;

 

"Nicepeygamberler, beraberinde Rabb'ekul olanlardan birçoğu, muharebe etti de Allah yo- lunda başlarına gelenlerden dolayı ümitsizliğe düşmediler. Yılmadılar. Boyun eğmediler. Allah, şükredenleri sever." (Kur'an-ı Kerim, Alî İmran Suresi, 146. ayet.)

 

Eğer "bekleyiş" sükut ve suskunluk olsaydı, Peygamber(s.a.a)'in, Ali(a)'m, Huseyn(a)'ın ve şehadete gitmiş olan (Nelcü'l Belağa'daki Şehadet kitabına bakınız sayfa: 53-54.)Şia imamlarının tümünün çabalarının bütünü de boşu boşuna olurdu. Eğer "bekleyiş" buysa, onlar niçin bir avuç da olsalar, zalim sultanlara karşı ayaklandılar ki?

 

Şayet siz, İmam Ali(a)'nin, Hz. Mehdi(a)'nin zuhuru hakkında bilgi veren haberini incelerse­niz, bu büyük İmamın dünya hâkimiyetini nasıl beklemekte olduğunu görebilirsiniz. Ancak, aynı şekilde İslâm Tarihi'ni tanıyan herkes, Ali(a)'ın ömrünün son anlarına kadar hakkın hakimiyetini gerçekleştirmek için mücadele ettiğini ve çabasarf ettiğini de bilir.

 

Ibn-i Ebi'l Hadid'in dediğinegöre,Hz. Ali(a),Haricîler ile yapılan savaştan yeni çıkmıştı ki,"Nahrevan"da durarak sözüne başladı. Allah(c.c)'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

 

"Yüce Allah size yardım etti. Şimdi, derhal hiçbeklemeden Şamlı düşmanlarımıza hareket edi­niz.. "

 

Yerlerinden kalktılar ve şöyle dediler:

 

"Oklarımız tükendi ve kılıçlarımız köreldi..Mızraklarımızdan da birçoğunun ucu kırıldı. Bizişehrimize geri döndür. Tam olarak hazırlanalım.Hu savaşta bizden öldürülenler kadar, düşmanlamücadelemizde daha güçlü olabilmemiz için bizeorada ki insanlardan da katılsınlar."

 

İmam onlara cevap olarak, şu ayeti okudu:

 

"(Musa(a) Kavmine) Ey kavmim! Allah'ın sizetakkdir ettiği mukaddes yere girin, ardınıza dön­meyin, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz." de­mişti. (Maide Suresi 20. ayet İmam’ın askerlerinin durumları Kur'an-ı Kerim'de Maide Suresi 20-26. ayetlerde hikâyeleri nakledilen, kutsal yere hareket sırasındaki Musa(a)'ın kavminin durumu gibidir. İmam, ashabına cevap olarak zikredilen ayetlerden yararlanıyor.)

 

Ordu, İmam’ın cevabı karşısında durakladı veşöyle dediler: "Hava çok soğuk!"

 

İmam şöyle buyurdu; "Onlar da sizler gibi so­ğuğu hissediyorlar."

 

 

Askerler yine durakladılar ve kaçındılar.

 

îmam bu durumdan rahatsız oldu ve şöyle bu­yurdu:

 

"Yazıklar olsun size! Bu, tarihte cereyan etmiş bir sünnettir." ve İmam devamla şu ayeti okudu:

 

"Ey Musa! Orada zorlu bir kavim var. Onlar orada çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz. Eğer çı­karlarsa biz de gireriz demişlerdi." (Kur'an-ı Kerim, Maide Suresi, 22. ayet.)

 

İmam in bu sözünden sonra birkaç kişi yerin­den kalkarak şöyle dediler:

 

"Çok sayıda yaralı olanlar var. Küfe'ye çekil­memize müsaade ediniz. Orada birkaç gün konak­layalım. Sonra Şam'a hareket et. Allah(c.c) sana hasarlar ihsan etsin!"

 

İmam bu isteksiz ve gönülsüz durumu görünce Küfe'ye geri döndü. (Şerhi İbni Ebi'l Hadid, cilt-2, sayfa: 193. 34. hul beye bakınız.2)

 

Ömrünün son günlerini yaşamakta olduğu halde, gerçekleşecek olan şehadetinin yakınlığını bildiği halde, Muaviye ile savaşmaları için Müslümanları harekete geçirme hususunda Kûfe'deki ısrarı sırasında şöyle diyordu: "Benden sonra her imamla birlikte Muaviye ile savaşınız." Şehadeti ne yaklaşık bir hafta kala, ateşli ve heyecanlı bir konuşma yaptı. Ordusunu savaşa hazırladı, İmam Huseyn(a), Kays b. Sad ve Eyyüb el-Ensari komutasına onbiner kişi verdi. Henüz Cuma olmadan Sıffin'e kesin dönüş kararı vererek, İbn-i Mülcem'in darbe yemesini kararlaştırdı. (Şerhi İbni Ebi'l Hadid, cilt-10, sayfa: 99 ve sonrasına bakınız.)

 

Evet, İmam Ali(a) da, belli bir süre sonra vaadedilmiş olan Mehdi’yi (a) beklemekteydi. Ancak, sorumlu bir bekleyiş ile. Yoksa sorumsuz bir bek­leyiş ile değil. Düşmanın yok olması ve İslâm'ın adil hükümetinin yeniden istikrar bulması ve kurulması için onun en ince ayrıntılarını dahi bekle­me şeklindeki bir bekleyişle.

 

ZULMÜN HATIRLANMASI VE BİLİNMESİ

 

Mehdî'nin(a) zuhuru zamanındaki zulmün öğ­renilmesine delalet eden rivayetler, Mehdî'nin (a)zuhuru sırasında dünyanın bütün insanlarının bozuk ve zalim olduğu, Hak tarafını tutan hiçbir salih grubun bulunmayacağı anlamına gelmez. “Zulmün ve fesadın öğrenilmesi ve hatırlanması kesinlik ve zorunluluktur, onunla mücadele etmek yanlıştır ve açılışın başlangıcıyla mücadele etmektir” sonucunu doğurmaz!!

 

Çünkü;

 

İlk olarak: Belli bir aradan sonra vaadedilen Mehdi'nin(a) zuhuru sırasında, Kur'an'ın tabiriyle, Asrın İmamının rehberliği ile yeryüzünün hâkimiyetinin mirasçısı olan "salih" ve "zayıflatılmış" kişiler mevcuttur ("(Andolsun ki Tevratta ve Zeburda da) yeryüzünde ancak salih kullarımın mirasçısı oldğunu (yazmıştık." Enbiya Suresi, 105. ayet)

 

Şayet zulüm ve fesa­dın, öğrenilmesinin anlamı, salih kişilerin hiçbir zaman bulunmayacağı şeklinde olursa; bu, ayetle­re aykırılık bakımından kabul edilemez.

 

İkinci olarak; sözü edilen rivayetlerin zahirin­den yararlanıldığı gibi, "zulüm ve fesadın öğrenil­mesi, hükmeden tabakanın zulmünün yaygınlaş­ması anlamına gelir. "Zulüm" için "Mazlum"un var olması şarttır. Binaenaleyh, Mehdi’nin ortaya çıkma zamanı, hükmeden tabakanın zulmünün insanların hayatının çeşitli boyutlarında sertleşti­ği ve yaygın hale geldiği zamandır. Bu anlama göre de olay, yeryüzünün hakimiyet mirasçısı ola­cak zayıflatılmış ve "salih" kişilerden adaletten yana olma ve zulümle mücadele etme sorumlulu­ğunu asla geri almaz.

 

MEHDİ NİN ZUHURUNDAN ÖNCE SİLAHLI AYAKLANMANIN YASAKLANMASI

 

"Bekleyiş"in tahrifi olarak ve sonuçta imamete imanın etkisiz hale getirilmesinde yararlanma konusu yapılan işlerden birinin, Hz. Mehdî'nin zuhurundan önce silahlı ayaklanmayı yasaklayan ve bu tür ayaklanmaların sonuçsuz kalacağını te'kit eden rivayetler olduğunu önceden söylemiş­tik.

 

"Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde güçsüz sayılanla­ra iyilikte bulunalım...." (Kasas Suresi, 5. ayet).

 

Bu delillendirmelerin cevabı da, bu rivayetler­de, açıklandığı gibi olsaydı, bununla mutlak su­rette resmi siyasetçilerin oyuncağı olacağını söy­lemek gerekir. Onların sahte olmasının teyidi şudur; Şah rejiminde de lanet mihrakları, dini şu­urla dopdolu olan gençleri susturmak için bu riva­yetlere sarılıyordu! Eğer bu rivayetler, Masum İmamların ağızlarından çıkmış ise, mutlaka mu­haliflerin yolunu sapıtmak ve işin gizli esaslarına uymak içindir. Başka bir deyişle "takiyye" olmuş­tur. Çünkü;

 

Öncelikle; Bu rivayetlerin ana fikri, önceden belirttiğimiz gibi Şia imamlarının, onların evlat­larının, onları taahhüt eden tâbilerin ve onların inkılâbın, mutlak hayatlarına aykırıdır. Bu riva­yetleri reddetmek için, onları kabul ettiğimiz tak­dirde Huseyn(a)in ayaklanmasını ve aynı şekilde ondan sonraki Alevî inkılâplarını kusurlu bulma­mız gerektiği hususu yeterlidir!

 

İmam Rıza(a), Zeyd'in şehadetiyle ilgili olarak şöyle buyurur:

 

"O Muhammed(s.a.a)'in soyunun alimlerinden idi. Allah(c.c) için öfkelendi ve Allah(c.c)'ın düş­manlarıyla savaştı. Allah(c.c) yolunda öldürüldü. Babam Musa b. Câfer (a.s.) bana, babası İmam-ı Sadık(a.s.)'tan şöyle buyurduğunu nakletti: Allah (c.c), amcam Zeyd'e rahmet eylesin. O, insanları, Muhammed(s.a.a)'in soyunun islâm'ın liderliği ve peygamber(s.a.a)’ın halifeliğine layık bildikleri, yöneticiliğine razı oldukları bir kimseye dosdoğru davet etti. Eğer zaferi o kazansaydı, bütün taah­hütlerini yerine getirirdi." (Vesâîl El Şîa.)

 

O şöyle dedi; Ben sizi Âl-î Muhammed(s.a.s)'in razı olduğu bir hükümete davet ediyorum.

Başka bir rivayette, îmam-ı Sâdık(a)'in yanın­da, Âlî Muhammed(s.a.s)'den ayaklanan kimsele­rin anladığı ve İmamın şöyle buyurduğu nakle­dilmiştir:

 

"Mademki Alî Muhammed(s.a.s)'in inkılapçıla­rı çıktılar ve ayaklandılar, ben ve benim şiam, ha­yırda ve kurtuluştayız. Ali Muhammed(s.a.s)'den bir inkılapçının ayaklanmasını severim. Ben Onun ailesinin nafakasını taahhüdünü ve sorum­luluğunu üzerime alırım." (Şerair ibn-i İdris'den, Ayetullah, Şehid Muham med Bakır Es-Sadr, "İslâm ve Teşeyyü" adlı kitabın dan nakleder.)

 

İMAMET ESASINA İNANANLARIN GAYBET ZAMANINDAKİ BÜYÜK SORUMLULUĞU

 

Şia imamlarının hayatlarında, Mehdinin zuhurundan önce silahlı ayaklanmanın yasak olma­sınıreddeden rivayetlerin ikinci bir delili, asrın enbüyük velisinin Gaybeti zamanındaki değerli vedürüst Müslümanlarınsorumluluklarının ağır­lığıyla ilgili olarak İslâm Peygamberi(s.a.a)'in ve O’nunailesinin günümüze kadar ulaşmış olan çok sayıdaki haberleridir. Burada bu haberlerden birkaç örnek naklediyoruz:

 

1.      İmam Sadık(a), "İmamet" esasına inananların"gaybet" zamanındaki büyük sorumluluklarıyla ilgiliolarak şöyle buyurur;

 

"Bu işin sahibi olan 'Hz. Mehdi' gaybettedir (belli bir süre ortada değildir) bu zamanda dinine sarılan kimseler, katad (Katad, çiçekleri sarı renkli olan dikenli bir ağaçtır. Sapından zamk alınır. Farsça'da Keven denilir)ağacının dikenlerine dokunan kimseler gibidirler!"

 

Sonra İmam eliyle işaret ederek şöyle buyur­du;

 

"Sizden hanginiz. Katâd ağacının dikenini eline alır?!"

 

Uzun bir müddet sonra başını yere eğdi ve sonra şöyle buyurdu;

 

 

"Bu işin sahibi, gaybettir. O zamanda yaşayım Allah(c.c)'ın kulu Allah'a meyletmeyi adet edinir ve dinine sarılır!" (Biharu'l Envar, Cilt: 52, s. 135)

 

2. İslâm Peygamberi(s.a.s), bu konuda ashabı­na hitaben şöyle buyurur;

"Siz, benim ashabımsınız. Fakat kardeşlerim, ahir zamanda beni görmeden bana imaneden kimselerdir. Onlardan her biri, karanlık gecede Katâd ağacının dikenlerini eline alan kimsiden dinine daha sağlam olandır ve güneş gibidir. Veya onlar, "Gaza" (Gaza, dalları çok sağlam olan, ateşi uzun süre yanan ve sönmeyen bir ağaçtır.)ağacının ateşini elinde tutan kimse gibidirler. Karanlıkları aydınlatan çı­ralar onlardır!..." (Biharu’l Envar, Cilt:52, s.124)

 

İslâm Peygamberi(s.a.a), Gaybet asrının ağır sorumluluğunu kabullenmiş olan böyle Müslümanların değeri hakkında ashabına hitaben şöyle buyurur:

 

"Sizden sonra öyle kişiler gelecek ki, onlardan biri, sizden elli kişinin mükafatına sahiptir!"

 

Ashab, tabiî bir şaşkınlıkla şöyle sordular: Ey Allah'ın Rasülü! Biz "Bedir", "Uhud" ve "Huneyn"de (oldukça zor şartlarda ve İslâm'ın kaderini tayin eden) seninle beraberdik. Bizim teşvikimiz­leilgili olarak Kur'an'dan ayetler nazil oldu. (Siz, bunların bizden kıymetli olduklarını nasıl söylersi­niz?!!)

 

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu; "Onların, sizinonlar gibi tahammül edemeyeceğiniz prob­lemleri ve sorumlululkları var!!" (Biharu’l Envar, Cilt:52, s.130)

 

4. Dördüncü İmam,

 

Gaybetzamanında, İmamet ve Velâyetimize sağlambir şekilde bağlı olarak ayaklanan kimseye Allah(c.c), Bedîr ve Uhud şehidleri gibi, bin şehidin mükâfatını ihsan eder." (Biharu'l Envar, Cilt: 52, s. 125)

 

Elimizdeki bu rivayetler, bizi şu sonuca ulaştı­rır; Gaybet asrında bin şehit mükafatına sahip olan ya da, İslâm âleminin mücadeleci Müslümanlarının ellisinin değerine sahip olan kimseler, İslâm'ı savunma, taahhüdü amel ve dinin sorumlulukları yolunda egoist hükümetlerle mücadele etmek, toplumda İslâm'ı gerçekleştirmek için elle­rini ateşe sokan ve avuçlarına diken alan kimse­lerdir. Çünkü şayet dindarlık namaz kılmak, oruç tutmak ve bunlar gibi ibadetler olsaydı, artık eli ateşe sokmanın, vücuda diken batırma­nın, İslâm âleminin bin şehidinin mükâfatına sahip olmasının anlamsız olacağı gayet açıktır.

Bu rivayetlerden şu sonuçları çıkarılabili­riz; bencil ve zalim hükümetler aleyhinde ayaklanmak yasak olmadığı gibi, bu asrımız­da imamet esasına inanan ve salih Müslümanların sırtına yüklenmiş olan ağır ve büyük bir sorumluluktur.

 

GAYBET ZAMANINDAKİ SİLAHLI AYAKLANMA MEYVE VERMEZ!

 

Ancak, Gaybet zamanında silahlı ayaklanma ile ilgili bazı rivayetlerde, bu tür ayaklanmaların sonuçsuz kalacağı ve imamların rahatsız olmasına sebep olacağı yolundadır. Nakledilen bu konuya cevap vermeye ihtiyaç yoktur. Çünkü, İran İslam İnkılabı, sözü edilen rivayetlerin yalan olduğunun en güzel ispatıdır.

 

"BEKLEYİŞ”İN GERÇEK ANLAMI

 

"Bekleyiş" kelimesinin doğru ve hassas anlamı, onun tahrif edilmiş olan anlamının karşı noktası doğrultusundadır. Yani, onun tahrif edilen anla­mı, oturmak, susmak, dem vurmamak, mevcut Hürlere uymak ve gerçek ıslahatçıyı beklemek gibi deyimlerdir. Gerçek anlamı ise, İslâm'ın dünya hâkimiyetine ve Hz. Mehdi'nin zuhuruna zemin oluşturmak için çalışmak, ayaklanmak, hareketve mevcut güçlere boyun eğmemektir.

Misafir kabul etmeye hazır olmayan birine asla misafir bekleyen denmez. Bekleme, daima beklenen birini kabul etmek için insana bekleme hazırlığını verir. Binaenaleyh duada şöyle yakarıyoruz;

 

“Ey Allah'ım! Gönlümü asrın velisinin hatırı­na mamur ettiğin gibi, silahlarımı da ona yardım için kınlarından çıkar”

 

"DUA" VE "TAKİYYE"

 

"Dua" ve "Takiyye"nin ve dolaylı olarak on etkisinin tahrifinde, -dersin başında da işaret edildiği gibi- imamet esasının tahrifi üzerinde oldukça etkili bir yeri vardır. Fakat suyu çıkmış bir şekildedir;

 

Sorumluluğun tamamlanması insan üzerin bulunan işlerde "dua" onun karşısında değil onun hatırlanmasında ve onun sorumluluğu yanındadır. Binaenaleyh, hakkın zaferi ve zulmün yok olması için dua, bu beklentinin gerçekleşmesi için çaba olmayınca boşunadır. Sekizinci İmamın sözüyle;

 

"Hiçbir çaba göstermeden Allah(c.c)'tan başa isteyen kendisini maskara yapar." (Biharu'l Envar, Cilt: 78, s. 356)

 

Eğer dua ile hak muzaffer olsaydı, bizden daha temiz ve Allah(c.c)'a daha yakın olan ilahi peygamberler, Hak düşmanlarıyla mücadele yolun gece gündüz çabalamazlardı. İbrahim (a) baltayla puthaneye saldırmazdı, İslam Peygamberi (s.a.a) Hira mağarasında, dua ile Kureyş'in kâfirlerini yok ederdi ve İmam Ali (a) dua ile Muaviye’ye karşı savaşa giderdi v.s...

 

Evet, büyük ilâhî Peygamberler, yaratılış nizamında hakkın zaferi yolunun, mücadele etmek olduğunu biliyorlardı. Sonuçlandırma sorumluluğu, insanın uhdesinde bulunan bu gibi işlerde, dua­nın sadece insana sorumluluğunu hatırlattığım ve insanı manevi yönden güçlendirdiğini biliyor­lardı. Bu yolu seçmeksizin, her ne olursa olsun dua kimseden kabul olunmaz. İmam Ali(a)'ın şe­hadeti sırasında evlatlarına söylediği şu söz ne kadar güzeldir;

 

"Emr-i bi'l Maruf ve Nehy-i ani'l Münker'i ter­k etmeyiniz. Çünkü sizin şerlileriniz sizin yönetici­leriniz olur. Sonra dua edersiniz fakat icabet olmaz."(İbn-i Ebi'l Hadid, Nehcul Belâğâ Şerhi, Cilt: 17, s. 6)

 

"Takiyye", ise işin gizli esaslarına riayet etme an­lamına gelir ve gizlice sorumluluğu tamamlamak­tır. Sorumluluğu terk etmek değildir. 

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
NASIL OLUR DA MEHDİ’NİN ÖMRÜ BU KADAR UZUN OLABİLİR?.. 30-10-2011 tarihinde eklendi
İMAMETİN TAHRİFİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
İMAM MEHDİ’Yİ (AF) BEKLEMENİN FELSEFESİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
İNTİZAR (BEKLEYİŞ) 24-10-2011 tarihinde eklendi
ZUHUR ÇAĞINDA İDEAL TOPLUMUN ÖZELLİKLERİ 27-09-2011 tarihinde eklendi
HZ. MEHDİ'YE İNANMANIN İNSAN HAYATINDAKİ ETKİSİ 26-09-2011 tarihinde eklendi
GAYBETTE BULUNAN İMAMIN FAYDASI 26-09-2011 tarihinde eklendi
PROF.HENRY CORBİN'E GÖRE İMAM-I ZAMAN'IN (A.S) GAYBETİ 25-09-2011 tarihinde eklendi
GAYBETLE İLGİLİ BAZI SORULARA CEVAPLAR 24-09-2011 tarihinde eklendi
HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.A.) HADİSLERİNDE HZ. MEHDİ (A.S.) 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım