Muhammed Bakır Es-Sadr
Acaba Mehdi'nin 1140 sene, çocukluk döneminden yaşlılık ve nihayet ölüm anına kadar hesaplandığında normal bir insanın tam 14 katı kadar bir zaman yaşaması mümkün müdür?
İmkân kelimesi 3 şekilde düşünülebilir.
1. Ameli imkân
2. İlmi imkân
3. Mantıksal ve felsefi imkân
Ameli imkândan maksat insan için yerine getirilmesi mümkün olan bir imkândır. Örneğin: günümüz insanı denizlerin altında yaşayabilmekte, gökleri kendi hâkimiyeti altına alabilmekle ve Ay'a rahat bir şekilde ayak basabilmektedir.
İlmi imkândan maksat ise şudur: İnsanoğlu öğrenmek istediği bir çok olayın sırrını bu gün çözebilmiş değilse de ilmi ilerleme ve sırların keşfi ona günün birinde bu hedefine ulaşabilme imkânını sağlayacaktır. Astronomlara bu gün meçhul olan zühre ve güneş küresinin musahhar kılınması gibi. Bu günde bilginler, tüm güçleriyle çalışmakta ve uzay gemilerinin hem hızını artıracak hem de onu eritici ışınlardan koruyacak bir yapıya kavuşturabilmenin çarelerini bulmak için araştırmalarda bulunmaktadırlar.
Bu ideal, pratik bir düzeye ulaşabilmiş değilse de uzayı yaran ve ay'ın müsahhar kılınması teorisini pratik kılan astronomi ilmi ona günün birinde zühre ve güneş küresinin de fethedileceği müjdesini vermektedir.
3- Mantıki ve felsefi imkândan maksat ise; akıl tarafından muhal(olmazlık- imkan dışı)sayılıyor olmasıdır. Üç portakal'ın kesilmeksizin iki eşit parçaya bölünmesi gibi. Burada aklın verdiği hüküm "üç portakal" "tek" olduğundan iki eşit parça'ya bölünmesi mümkün değildir" şeklindedir.
Sayıların taksim edilmesinin şartı çift olmasıdır.
Hâlbuki kendisi "tek"tir. Neticede bu üç portakal'ın hem "tek" ve hem de çift olması gerekiyor ki bu bir çelişkidir. Çelişki ise mantık ve felsefe açısından imkânsızdır.
Ama ateşin içine girip de yanmamak veya oldukça sıcak olan güneş gezegenine gitmek mantıksal veya felsefi açıdan imkânsız değildir. Zira eğer biz sıcaklığı az olan bir cisim, sıcaklığı çok olan başka bir cisimden hararet alıp da, onunla aynı oranda bir sıcaklığa sahip olmaz diye farz edecek olursak, böyle bir şeyi sabit kılan tecrübi ilmin kanunlarına muhalefet etmiş oluruz.
Ama bizler bu teoride hiç bir çelişki görmemekleyiz.
Hepimizin bildiği gibi, mantıksal gerçeğin çalışma ve nüfuz alanı ilmi alandan çok daha geniştir.
Aynı şekilde ilmi alan da, pratik alandan böylece daha geniş ve daha kapsamlıdır. O halde bir insanın ömrünün sürmesi ve binlerce yıla varması mantıksal ve felsefi açıdan mümkündür. Akıl böyle bir şeyi imkânsız saymadığı gibi, burada çelişki de söz konusu değildir.
Aynı şekilde bir insanın ömrünün binlerce yıla ulaşmasının pratik açıdan mümkün olmadığı da çok açıktır. Zira deniz altında yaşamak veya ay'a gitmek gibi sabit kılınmış bir şey değildir.
Zira hepimiz de görüyoruz ki, insan: sağlık ilmi ve fizyoloji kudretiyle, gece gündüz durmadan çalıştığı halde kendi ömrünü tabii halinden çıkarabilmiş ve uzatabilmiş değildir. Ama ilmi gerçekler, böyle bir şeyi olası kabul etmekte ve bunu reddetmemekledir. Zira fizyoloji ilmi sabit kılmıştır ki, insan bedeni milyonlarca hücreden meydana gelmiştir.
Bu hücreler zaman aşımı neticesinde ihtiyarlamakta ve yok olmakta. Yerini yeni hücreler almaktadır.
İnsan hayatı da işte bu program sayesinde devam etmektedir. İnsanı ihtiyarlattıran, hücreleri faaliyet ve yenilemeden alıkoyan ve beraberinde ölümü getiren faktör, insanın dış düşmanlarıdır.
Değişik yollardan bedene giren zararlı mikroplar ve zehirler, hücreler ile savaşmakta ve onu eskitip yıpratarak güçsüz düşürmekte, bazen de onu mağlup ederek beraberinde ölümü getirebilmektedirler. İhtiyarlık, yenilgi ve ölüm hücrelerinin dış düşmanlarla savaşmasının sonucunda oluştuğuna göre tabii ilim ye fizyoloji kanunları bu savaşın olmadığı bir ortam da hayatın bekası imkânını kabul etmekte ve bunu bir olasılık olarak değerlendirmekledir. Aynı şekilde fizyoloji uzmanları, bazı fertlerin daha genç yaşta ihtiyarlık ve mağlubiyete duçar olup çabucak yıkıldığını, bazı fertlerin ise ihtiyarlık yaşlarında dahi gençlik ve dinçliğini kaybetmediğini de sabit kılmıştır.
Nitekim fizyoloji bilginleri bazı hayvanların ömrünü kendi tabii ömürlerinin bir kaç katı daha fazlalaştırarak bunu pratik olarak ispat etmişlerdir.
Bu yüzden de bir insanın asırlar boyu yaşayıp ömür sürdürmesi, mantık ve ilmi imkânlar dâhilindedir.
Ama beşerin ilmi kudreti, şimdiye kadar yaptığı aralıksız çalışmalarına rağmen bu görüşü pratik olarak ispatlayamamıştır.
İlim ve felsefe açısından Mehdi'nin ömrünün sürmesi ilginç ve şaşırtıcı olmadığı açıklandıysa da geriye yine şu mesele kalıyor:
Mehdi nasıl olur da bu ilmi teoriyi kendisi için pratize edebildi? Hâlbuki bilim adamları bu konuda şaşkın şaşkın dolaşmakta olup şimdiye kadar da bir neticeye varabilmiş değillerdir?
Ayrıca bilim adamlarının bir muamma veya ilmi bir sırrı çözebilmek için uzun yıllar boyunca aralıksız çalıştıklarını da çok iyi bilmekteyiz.
Ama sonunda bir bilim adamı, yaptığı aralıksız çalışmaların sonunda, beyninde tutuşan ilmi bir kıvılcım neticesinde o ilmi sırrı keşfetmiş ve insanları ölümden kurtarmıştır. Ölüme sebep olan bir takım dertlerin veya gelecekte kanser ilacının keşfi gibi...
İlmi birikimlerin yardımıyla, ilmi bir sırrı keşfederek: dünya bilim adamlarını şaşkınlığa düşüren ve ilmi görüşleri amelen de sabit kılan bir bilim adamı sonuçta diğerleri tarafından da kabul görmekte ve geriye zihinlerde hiçbir sorun da bırakmamaktadır. Öyleyse ilmi hazinelerini Allah'tan almış olan Mehdi (a.f)için böyle bir şeyin imkânı neden olmasın ki?
- Bilim adamlarının ilmi kudreti daha bu sırrı çözememiş ve yüzlerce yıl telaş sonucunda, bu hakikate ulaşmışken ilahi marifet ve yardım sayesinde o yüz yıllık yolu bir lahzada kat edebilmiştir. Nitekim atası Resulullah bu yüz yıllık yolu bir lahzada kat etmiş ve hakkın bir tek işaretiyle Mescid'ül- Haram'dan Mescid'ül -Aksa'ya gitmiştir.
Hakkın buyruğu üzere İslam peygamberinin eliyle o günlerde pratiğe dönüştürülen sırrı, ilim ancak yüzlerce yıl sonra keşfedebilmiştir.
Ayrıca Kur'an'da Allah'ın kudretinden bazı örnekler verilmektedir ki onların vahy ve ilahi marifet vesilesiyle keşfettikleri sırları karşısında, beşerin ilmi kudreti aciz kalmaktadır.
Kur'an-ın haber verdiği Nuh (a.s) peygamber gibi... O kendi kavmi arasında tam 950 yıl yaşadı. Tufan'dan sonra da kendisi ve kendisine uyanlar için yepyeni bir dünya kurdu.
Sonunda bilmemiz gerekir ki. Nuh'un ölüm ve yokluk uçurumuna doğru giden karanlık bir dünyayı bir anda hayata dönüştürmesi, ideal bir çevre oluşturabilmesi,İmam-ı Zaman (a.f)'ın ömrünün uzunluğuna karşılık daha ilginç ve şaşırtıcıdır.
Dünya ıslahatçıları bir toplumu kendi tarihsel seyri içinde tutabilmek, aydın ve müsait bir çevre oluşturabilmek için yüzlerce yıl zahmet çektikleri halde O (Mehdi), kısa bir zaman diliminde bu işi başarmakta ve bin yılık yolu bir lahzada aşabilmektedir.
MUCİZE VE UZUN ÖMÜR
Ömrün doğal kanununun, değişmeyen tabii bir kanun olduğunu belirtmek kaydıyla Mehdi ve Nuh'un ömrünün de bu doğal kanuna aykırı bir şey olduğunu düşünecek olursak, o zaman bazı özel şahısların ömrünün uzunluğunu ve hayatının sürmesini Kur'an ifadesiyle "harikulade" ve "mucize " olarak değerlendirmek gerekir.
Mehdi'nin ömrü ferde münhasır bir mucize değildir. Zira yaşlılık ve ihtiyarlık kanunu hareket açısından eşit olsunlar diye sıcak bir cisimden daha az sıcak olan bir cisme hararet intikali( ısı geçişi) kanunundan daha önemli değildir.
Nitekim tevhid kahramanı İbrahim (a.s.) hakkında da bu kanun işlemez hale geldi.Nemrud'un adamları İbrahim'i ateşin içine attıklarında Allah-ı Zülcelal tarafından:
"Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol! " emri verildi. Ve İbrahim hiçbir zarar görmeden tehlike alanından kurtuldu.
Veya Musa vesilesiyle denizin yarılması ve kendisi ile taraftarlarının oradan geçmesi Firavunve askerlerinin ise boğulması... Veya İsa'yı çarmıha germek için gelen Rumlara Hazretin bir benzerinin gösterilmesi gibi... Allah'u teala bir mucize yaratarak Romalılara asılan kişiyi "İsa" olarak gösterdi. Ve böylece de onu ölümden kurtardı.
İslam peygamberi de evinin düşmanların muhasarası altında olduğu bir ortamda, o grubun arasından dışarı çıkmış ve hiç kimse de O’nu tanıyamamıştı. Allah'u teala kendi kudretiyle peygamberlerini, düşmanlarının gözünden gizlemişti. Bunların hepsi ve benzeri binlerce örnekler Allah'u Teala'nın istediği kimseler hakkında doğal kanunları bir müddet iptal ettiğinin canlı örnekleridir.
Yaşlılık ve ihtiyarlık ile hikmet ve maslahat üzere Mehdi hakkında iptal edilen kanunlar gibi...
Zira bir olan Allah, bir şahsın uhdesine bırakılan önemli bir memuriyeti yerine getirebilmesi için yaşaması ve hayatını sürdürmesi gerektiğini maslahat kabul etliği taktirde; böyle bir şeyi mutlaka tahakkuk ettirir.
Nitekim sağlıklı olan bir şahıstan hayat ve yaşamının geri alınmasını irade buyurduğunda da daha genç yaşlardayken bile onun hayatına son verir.
Bu yüzden de bu tür bir olayın ilmi yasaları geçersiz hale getirdiğini düşünmemek gerekir.
Zira doğal yasaların kaynağı, varlık arasında var olan zorunlu ilişkilerdir. Öyle ki ilki (sebeb) geldiğinde, ikincisi de (müsebbeb) hemen ardından gelmekledir. Zaten ilim de iki zaruri şey arasında sebibî bir ilgi ispat etmek için değil, var olan ilişkilerin aydınlatılması ve genişletilmesi için çalışmaktadır.
Mucize ise bu ilişkileri ortadan kaldırdığında artık birincinin (sebeb) gelişiyle: ikincisi (müsebbeb) gelmemektedir. Ateş ve yakıcılık arasında var olan ilişki gibi... Ateş geldiğinde artık yakmamaktadır. Bu yüzden de mucizenin görevi, var olan zorunlu ilişkileri müsebbebden ayırmak değildir. Dolayısıyla da mucize değişmez doğal yasaların ihlalidir ve "bu nasıl olmaktadır” diye itiraza da yer kalmamaktadır. Belki mucize, iki bilinen ve açık şeyin yakınlık ve birlikteliğinden bir istisna durumudur ki zorunluluk yasasını ihlal etmediği gibi muhal bir şeyle de sonuçlanmamaktadır.
Tümevarım mantığını esas aldığımızda, çağdaş ilmi görüşler de tümevarımın görevinin iki şey arasında ki zorunlu ilişki ve ilgilerin keşfi olmadığını, belki sadece görünen iki şey arasındaki yakınlık, birliktelik ve uyumun devamı ile ortak bir yönün varlığına dalalet etmek olduğunu belirttiğini görmekteyiz.
Bu ortak yönü zati bir gereklilik esasına bağlı olarak düşünmek mümkün olduğu gibi kâinat nizamının gerektirdiği ve daima görünenler arasında ilgi kuran bir hikmet esasıyla düşünmek mümkün ve olasıdır. İşle bu hikmet ve kâinatın muhkem kanunu, bazen bir takım istisnalar vücuda getirmektedir ki adına "mucize"denmektedir.