Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
30-10-2011 tarihinde, 21:50 saatinde eklendi
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ


 

 

                                                                                     Murtaza Mutahhari

Bismillahirrahmanirrahim:

Öncelikle, bu günlerde, özellikle de son birkaç gün­dür hayli meşgul olmam nedeniyle bu fakülte için —çok istememe rağmen— bir konuşma hazırlamaya fırsat bu­lamadığımı belirtmeliyim. Ama iki noktayı göz önünde bulundurdum: Birincisi konuşma yapacağım mekan ile ilgili. Yani burası İlahiyat ve İslamî Bilimler Fakültesi­dir. Dolayısıyla toplumdaki ve özellikle de bu mukaddes İslami hareketteki görevinin ne olduğu ele alınmalıdır. İkinci konunun ise, ister istemez birinci konuya bağlı olarak, bu günlerde toplumda şiddetli tartışmalara sah­ne olan inanç özgürlüğü sorunu olduğunu belirtmek ge­rekir.

Birinci konu, bu fakültenin genel olarak veya özelde üstlenebileceği görevin, İslam ideolojisinin açıklanması, yorumlanması ve savunulması olduğudur.

Bu fakültenin geçmişte bu görevi yerine getirip ge­tirmediği, eğer getirmişse bunu ne ölçüde başarabildiği ve eğer getirmemişse bunun sorumlularının kimler oldu­ğu konumuz değildir. En azından bu konuşma boyunca geçmişe değinecek değiliz. Bizim için sorun, bu fakülte­nin gelecekte nasıl bir görev üstlenmesi gerektiğidir. İşa­ret ettiğimiz gibi, ilahiyat fakültesi, İslam ideolojisinin açıklamasını, yorumlanmasını ve savunulmasını hakkını

vererek üstlenen bir merkez olmalıdır. Öğretim görev­lilerinin,öğrencilerin ve fakülte sorumlularının yardım ve işbirliği ile gelecekte bu görevin yerine getirileceğin­den ümitliyim.

İkinci konu, özgürlük sorunudur. Öncelikle özgür­lüğünne olduğu ve insan için nasıl bir hak sayılması ge­rekliğiele alınmalıdır. İnsan için genellikle iki çeşit öz­gürlükten söz edilir: Biri, «insanı özgürlük», diğeri ise «hayvani özgürlük»; yani şehvet özgürlüğü, heva-heves vs. özgürlüğüdür. Eskilerin deyimiyle söylersek, ikinci çeşit özgürlüğü öfke ve şehvet gücünün özgürlüğü olarak isimlendirebiliriz. Açıktır ki birisi özgürlük hakkında ko­nuşmak istediğinde amacı hayvani özgürlüğü konuşmak değildir. Tersine insani özgürlük ismini taşıyan o mukaddes realiteyi söz konusu eder. İnsan, hayvani yetenekler­den daha üstün ve daha büyük yeteneklere sahiptir. Bu yetenekler, ya merhametler ve yüce insanî eğilimler cin­sinden veya idrakler, sezgiler ve düşünceler cinsindendir. Hangisinden olursa olsun bu üstün yetenekler insa­nın yüce özgürlüklerinin kaynağı olmaktadır.

Yapılan hataların sebebi olduğu için, özgürlüğün ikinci çeşidi hakkında kısa bir açıklama yapmamız ge­rekmektedir. Düşünce özgürlüğü ile inanç özgürlüğü ara­sında fark vardır. Düşünce özgürlüğü, insanın sorunlar üzerinde düşünebilmesi yeteneğinden doğmaktadır. Bu yetenek kesinlikle özgür olmalıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve olgunlaşması bu özgürlüğe bağlıdır. Ama inanç özgür­lüğü başka bir özelliğe sahiptir. Her inancın, sağlıklı ve doğru bir düşünceden doğmadığını biliyorsunuz. Pek çok inancın kaynağı adetler, taklit ve tutuculuktur. Bu an­lamda inanç insanın gelişme yolunu tıkadığı gibi, düşün­cesinin bağlanmasına da yol açar. Yani insanın düşün­cesi, açık ve faal olması gerekirken, böyle bir durumda bağımlı, donuk bir hale gelir. Netice itibariyle insanınmukaddes düşünce gücü bu bağımlılık nedeniyle insanın içinde esir ve zindana kapatılmış gibi olur. Bu son anla­mı ile inanç özgürlüğü sadece zararlı olmakla kalmaz, fert ve toplum için en ağır tahribata yol açar. Acaba taşa tapan bir insanın inancı, düşünerek ve mantık yo­luyla bu sonuca ulaştığı gerekçesiyle saygın kabul edile­bilir mi? Onun inancına saygı göstermemiz ve puta tapıcılığına herhangi bir yasak getirmememiz mi gerekir? Yoksa tam tersi mi? Onun aklını ve düşüncesini bu inan­cın tutsaklığından kurtarmak için bir şeyler yapmalıyız. Yani Hz. İbrahim Halilullah'ın yaptığını yapmalıyız. O'nun öyküsünü hepiniz duymuşsunuzdur. Hz. İbra­him'in yaşadığı dönemde halk adet üzere topluca puta tapıyorlardı. Bütün halkın şehir dışında bulunduğu bay­ramlardan birinde Hz. İbrahim şehir dışına çıkmadı. İn­sanların yokluğundan yararlanarak baltasını aldı ve put­ların bulunduğu yere gitti. Büyük put hariç bütün put­ları kırdı ve baltasını büyük putun boynuna astı. Niyeti, buraya gelen birisinin tanrıların birbiriyle dövüştüğünü ve sonuçta büyük putun, diğerlerinden daha güçlü oldu­ğu için bütün putları kırıp parçalara ayırdığını ve tanrı olarak sadece kendisini bıraktığını düşünmesini sağla­maktı. Böylece halkın, fıtratın gerektirdiği biçimde, bu putların kendiliklerinden hareket edemeyeceklerini anla­yacağını ve bu düşüncenin de hatırlamanın ve kendine dönmenin sebebi olacağını düşündü. Halk geri dönüp de durumu gördüğünde öfkeyle ve sinirli bir biçimde bu olayı yapanı aramaya koyuldu. Olayın failini soruşturur­ken birden akıllarına şehirde putatapıcılığa karşı çıkan bir genç olduğu geldi. İbrahim'in (a.s.) yanına gittiler. İbrahim (a.s.) onlara, «Niçin beni itham ediyorsunuz?» dedi. «Asıl suçlu, hayatta kalan şu büyük puttur.» Halk, putun böyle bir şey yapamayacağı cevabını verdi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) «Şu basit kırma işini bile yapamayan bir şeyden nasıl olur da insanların ihtiyaçlarını giderecek işler yapmasını beklersiniz?» dedi. Kur'an-ı Kerim bu noktada çok değerli bir ifade kullanmaktadır: «Kendilerine geldiler.» Hz. İbrahim ile halk arasında ce­reyan eden tartışma insanların kendilerine dönmelerine, kendilerine gelmelerine ([1]) sebep oldu. Kur'an açısından insanın gerçekliği, saf bir düşünceye ve akla, doğru bir mantığa sahip olmasıdır. Kur'an, (Hz. İbrahim'in öykü­sünde) bu niteliklerin insanlardan ayrılmış durumda ol­duğunu, ancak söz konusu hatırlatmanın tekrar kendile­rine gelmelerini sağladığını söylemektedir.

Şimdi Hz. İbrahim'in davranışını nasıl yorumlaya­cağız? Acaba Hz. İbrahim'in tavrı inanç özgürlüğüne (herkesin özgür olması gerektiğini söyleyen anlamı ile inanç özgürlüğüne) aykırı mıydı? Yoksa tam tersine inanç özgürlüğüne hizmet miydi? Eğer Hz. İbrahim, mil­yonlarca kişinin saygı gösteriyor olduğu gerekçesiyle putlara saygı duysaydı, yani yaygın anlayış yönünde ta­vır sergileseydi, acaba doğru bir iş yapmış olur muydu? İslam açısından bunun anlamı «cehalete sürüklemek»tir, özgürlüğe hizmet etmek değil. İslam tarihinde Hz. İbrahim'in (a.s.) tavrının bir benzerini Resul-i Ekrem'in (saa) Mekke fethi sırasında görüyoruz. Resul-i Ekrem (saa), inanç özgürlüğü bahanesiyle putlara dokunmamak gibi bir davranış göstermedi. Tam tersine, bu putların halkın düşünsel esaretine sebep olduğunu ve insanların düşüncesinin yüzlerce yıl ağaçtan, madenden putların esiri bulunduğunu gördü ve Mekke'nin fethinden sonra ilk iş olarak putların tamamını imha etti ve halkı öz­gürlüğe kavuşturdu. Şimdi bu uygulamayı bir de İngi­liz kralının davranışı ile kıyaslayınız: Kral ziyaret için Hindistan'a gitmişti. Hindistan'da kendisinden ziyaret programının bir bölümü olarak bir puthaneyi ziyaret et­mesi istendi. Hint halkı bu puthaneye girerken ayakka­bılarını çıkarırlar. Kral ise, ne kadar çok saygı göster­diğini ispatlamak için puthaneye gelmeden ayakkabıla­rını çıkardı ve kurallara son derece itina göstererek put­ların karsısında durdu. Bazı basit düşüncelilere göre bu davranışın yorumu, aydın bir milletin bir temsilcisinin halkın inancına ne kadar saygı duyduğudur. Bunlar, bu davranışın sömürünün püf noktası olduğundan habersiz­dirler. Sömürgeciler, Hint halkını zincire vurmayı ve sömürgecilere bağlamayı sağlayanın bu puthaneler oldu­ğunu bilmektedirler. Bu çeşit saygı gösterileri, özgürlü­ğe hizmet ve inanca saygı değil, sömürüye hizmettir. Hind halkı eğer bu hurafe yükünü sırtından atabilseydi İngilizlerin başka yük yüklemesine izin vermezdi.

Bir de tarih kitaplarımızda Kurus'un ne büyük bi­risi olduğunu, nitekim Babil'e gittiğinde ve orayı fethet­tiğinde bütün puthaneleri saygın addettiğini yazarlar. Sömürgecilik siyaseti izleyen birisi açısından bu davra­nış basit bir iş ve yerine getirilmesi gereken bir rol­dür. Ancak insanlık açısından da böyle midir? Acaba Kuruş, Babil halkının inancım taşıyor muydu? Kesin­likle hayır. Ancak Kuruş, halkın bilgisiz, cahil halinin devamını sağlayan bu inancın, onları egemenlik altında tutabilmek için iyi bir etken olduğunu düşünüyordu.

Şimdi bu konuyu bırakalım ve arz ettiğim gibi; dü­şüncenin bağlanması ve dondurulması özgürlüğü ile ka­rıştırılmaması için düşünce özgürlüğü sorununa döne­lim. İdeolojisine inanan, güvenen ve iman eden her mektep, her düşünce sistemi, düşünce özgürlüğünden yanaolur. Bunun tersi olarak, kendisine inancı ve güveni bu­lunmayan bir mektep ise düşünce özgürlüğünü engeller.Bu tür düşünce sistemleri, halkı özel bir düşünce içinde.¡nurlar ve halkın düşüncesinin olgunlaşmasını önler. Budurumu günümüzde komünist ülkelerde görüyoruz. Buülkelerde, resmî ideolojinin felâkete uğramasından kor­kulduğu için hatta halkın diğer ülkelerin radyolarım dinleyememeleri için özel radyolar kurulur ve yöneticilerininlediği şekilde tek boyutlu bilgilenme sağlanır. Ben bu­rada ilan ediyorum ki İslam Cumhuriyeti rejiminde dü­şüncelere hiçbir sınırlama getirilmemiştir. Ayrıca, dü­şüncelerin kanalize edilmesi yönünde de bir çaba olma­yacaktır. Düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünleriniaçıklayabilmeleri için herkes özgür olmalıdır. Bu aradakomplo düzenlemek ve riyakârlık yapmanın yasak oldu­ğunu hatırlatmak isterim. Komplo yasaktır, ama düşün­celeri açıklamak serbesttir.

İki veya üç gün önce birkaç Marksist gençle sohbetediyordum, Diyorlardı ki, «sizce -ittihad, savaş, özgürlük-sloganı ne gibi bir eksiklik taşıyor?» Hiçbir eksiğinin,bulunmadığını söyledim. «Öyleyse» dediler, «Bu slogansizin ve bizim ortak sloganımız olsun.» Onlara, «İttihad,savaş» derken kiminle savaşı kastettiklerini sordum,«Acaba bu, bir zamanlar söylediğiniz savaştan başka birşey mi, amacınız rejimle, geçmişle savaştan farklı mı,hatta din'le?» dedim. Bunun; sloganlarını bir kılıf içindeve belirsiz bir şekilde ortaya atıp din'in taraftarı olanhalkı bu bayrak altında toplamaya çalışmaları, sonra dasüreç içinde onları aldatmalarından farklı bir yaklaşımolupolmadığını sordum. Ben bu sloganları söylemeye ha­zırım,ancak önceden açıkça ilan ediyorum ki savaştanmaksadım, emperyalizm ve komünizm karşıtı savaştır.

Bunu açıkça söylüyorum ve hiç kimseden de çekinmiyorum. Gelin açık konuşalım. Siz, Ayetullah Humeyni'ye inanan kişiler değilsiniz, bir araya geldiğinizde,filan merhaleye kadar bu şahıs ile birlikte olacağınızıve sonra O'nunla savaşacağınızı konuşuyorsunuz. Peki,gösterilerinizde niçin bunun aksini söylüyorsunuz? Niçinyalan söylüyorsunuz? O, «İslam Cumhuriyeti» diyor vesözünü açıkça söylüyor. Siz de sözünüzü açık söyleyiniz.

İnancı açıklama özgürlüğünü kullanınız, yani inan­dığınız şeyi söyleyiniz. Oysa siz inanç özgürlüğü adınayalan söylüyorsunuz. Siz Lenin'e iman ediyorsunuz. Çokiyi, ama bu durumda Lenin'in fotoğraflarını taşıyınız.Sormak isterim, neden bizim önderimizin fotoğraflarınıtaşıyorsunuz? İmam'ın fotoğraflarını taşıdığınızda, hal­kın, Rehber'in izlediği yolda olduğunuzu zannetmesini is­tiyorsunuz. Dilediğiniz yola gidiniz. Yalan söylemek ni­ye? Aldatmak niye? Düşünce özgürlüğünü aldatma öz­gürlüğü ile münafıklık özgürlüğü ile, komplo düzenlemeözgürlüğü ile karıştırmayınız. Biz sizinle açık konuşuyo­ruz. Bizim idealimizdeki rejimin sizin idealinizdeki re­jimden farklı olduğunu söylüyoruz. Bizim gelecektekiideal ekonomik sistemimiz, sizin özlediğiniz ekonomiksisteminizden farklı olacaktır. Bizim düşünsel ve itikadinizamımız, dünya görüşümüz; sizin düşünsel ve itikadi nizamınızdan dünya görüşünüzden farklıdır. Siz de sözü­nüzü açıklıkla söyleyiniz. Biz, isteyenin bu yola gelmesi,istemeyenin de başka yola gitmesi için çok açık konu­şuyoruz.

Siz niçin sözünüzü açıkça söylemiyorsunuz? Niçinbizi özgürlük kelimesinden bir tek slogan oluşturmayadavet ediyorsunuz? Gerçek şu ki siz özgürlük kelimesin­den, birinci derecede dinden özgürleşmeyi kastediyorsu­nuz; biz ise komünist tıkanmanın da onlardan biri ol­duğu her çeşit tıkanmadan, boğulmadan özgürleşmeyikastediyoruz. Öyleyse sizin istediğiniz özgürlük bizimistediğimiz özgürlükten farklıdır.

Bütün bu Müslüman olmayan dostlara ilan ediyo­rum.İslam açısından düşünce özgürdür. Sizler dilediği­niz, gibi düşünmekte serbestsiniz. İnancınızı dilediğinizbiçimde (bir şartla: Sizin gerçek düşünceniz olacak) açıklayınız. Dilediğiniz gibi yazınız. Hiç kimse hiçbir yasaklamagetirmeyecektir.

Bu fakültede birkaç yıl önce fakülte şurasına birmektup yazmıştım. O mektupta Marksizm’e bir kürsütahsis etme yetkisine sahip tek fakültenin İlahiyat Fa­kültesi olduğunu hatırlatmıştım. Ancak Marksizm eğiti­mini Müslüman bir öğretim görevlisinin değil, Marksizm’i tanıyan ona inanan ve özellikle de Allah'a inanma­yan bir öğretim görevlisinin vermesini önermiştim. Üc­reti ne olursa olsun bu fakültede Marksizm eğitimi vere­cek birisini çağırmak gerekiyor. Sonra biz de gider söy­leyeceklerimizi söyleriz. Mantığımızı anlatırız. Hiç kim­se de mantığımızı kabul etmek zorunda değildir. Bura­sının İlahiyat Fakültesi olduğu, bu nedenle de Marksisteğitimin olamayacağı düşünülmemelidir. Hayır, Mark­sizm okutulmalıdır, hem de Marksizm’e itikat eden, ina­nan bir öğretim görevlisi tarafından. Sadece yalancılığınve hokkabazlığın önü alınmalıdır. Yani bir Marksist,Kur'an ayetine yapışmamak ve filan Kur'an ayetinin,Marksizm’in filan ilkesine işaret ettiğini söylememelidir.Biz bu tür tutumun karşısındayız. Bu, Kur'an'a ihanet­tir.

Bazen İslam giysisi altında Marksist fikirleri propa­ganda eden yazılar görüyoruz. Bu da büyük bir ihanettir. «Materyalizme Eğilim Nedenleri» isimli kitabımınson baskısının girişinde bu konuya değinmiştim.

Bir süre önce elime Kur'an tefsiri ile ilgili bir kitap­çıkgeçti. Yazarının ya da yazarlarının aldatılmış mı ol­duklarını, yoksa bilerek mı yaptıklarım henüz bilmiyo­rum. Elbette bunların Marksizm’e kapılmış kişilerden ol­duklarına ihtimal veriyorum. Bu yazarların kitapların­da, okuduğum kadarıyla, Kur'an ayetlerinin tamamın­dan Marksistçe yararlanılmıştır.

Örneğin Kur'an «onlar gayba inanırlar» diyor, bun­lar ise bu ayetin tefsirinde şöyle diyorlar: Gayb'ten ka­sıt devrimin gaybıdır (gizliliğidir). Devrimin iki merhale­si vardır; gayb merhalesi ve şehadet merhalesi. Egemen emperyalist düzen yıkılıncaya kadar devrim gizlilik için­de bulunmalıdır; ıstılahı, teknik karşılığı ile «gayb» ol­malıdır. Rejim değiştiğinde ise artık devrimin «şahadet», açıklık merhalesi söz konusudur. Örneğin biz geçen yıl devrimin gayb merhalesindeydik. Bu yıl ise şehadet merhalesindeyiz.

Şimdi bu kişilere sormak istiyorum, niçin Kur'an'a istinad ediyorsunuz, sırtınızı Kur'an'a yaslıyorsunuz? Böyle yapmayınız, kendi sözünüzü söyleyiniz. Burada inanç özgürlüğüne aykırı bir şey söylemiyoruz, öyleyse bir itiraz yöneltilmemeli. Sözünü ettiğimiz konu, inanç özgürlüğü ile ilgili değildir. Meselemiz, Müslümanların mukaddes Kitabı'nın araç olarak kullanılması ve O'ndan bir vesile olarak yararlanılmasıdır. Bu davranış, bir komplo, aldatma ve kandırmadır. Kandırmak, diğer in­sanlara ihanet etmek demektir, yani diğer insanların öz­gürlüğüne. Bu tavır, diğerlerinin kişiliklerini araç hali­ne getirmektir. Bu şekildeki bir davranış özgür olamaz.

Kur'an, semavî bir kitaptır, vahyin somutlaşmış şek­lidir. Kim bu semavî kitapta mucize olmadığını söylü­yorsa, ya hiçbir şey anlamıyor ve cahildir ya da yalan söylemektedir ve Müslüman da değildir. Kur'an pek çok mucize nakletmektedir ve bu nedenle de O'nun hakkın­da tartışmak mümkün değildir.

Bu cümleden olmak üzere bir mesele de Kur'an'daanlatılan «Fil ashabı»nın öyküsüdür. Konuya, tarih ki­taplarında ele alındığı gibi, Kur'an'da da yer verilir. Habeşliler; Kâ'be'yi, İbrahim'in (a.s.) ma'bedini tahrip et­mek için Mekke'ye saldırırlar. Kur'an yüce Allah'ın Habeşlilerin üzerine kuşlar gönderdiğini nakleder. KuşlarKızıldeniz çevresinden gelmekte ve her biri gagasındabir siccil (çamurlu taş veya taşlaşmış çamur) taşımakta­dır. Kur'an bu kuşları «ebâbil» olarak isimlendirmekte­dir. Bazı kişiler «ebel» kelimesinin «able» (çiçek hasta­lığı) kelimesi ile aynı kökten geldiğini söylerler. Neyse,kuşlar taşıdıkları siccilleri Habeşli askerlerin başlarınaatarlar. Askerler, çekirge saldırısına uğrayan harmanlan­mış buğday gibi olurlar, hepsi yere düşer ve helak olur.Olay buraya kadar bütünüyle kesindir. Ancak olayın ay­rıntıları konusunda yeterli bilgi yoktur; acaba askerlerçiçek hastalığına veya ona benzeyen bir şeye mi yaka­landılar veya yakalanmadılar, doğrusu pek belli değildir.Diğer taraftan Fil Suresi’nin nüzul, indiriliş zamanı söz konusu olayın Mekke'de cereyan etmesinden dört yılsonraydı ve bu hadise, olaya tanık olan halkın pek ço­ğunun hafızasında henüz canlılığını yitirmemişti. Ayrı­ca bu kişiler, Fil suresi indirilirken Mekke'de bulunu­yorlardı. Eğer olay Kur'an'ın anlattığı gibi gerçekleşme­miş olsaydı, Peygamber'in (saa) düşmanları olan bu şa­hitlerin çoğunluğu O'nu (saa) yalan söylemekle suçlarve sözünün değerini düşürürlerdi.

Bu sure'nin yorumu ile ilgili olarak sözünü ettiği­miz kitapçıkta şunlar yazıyor: Peygamberin doğduğu dö­nemde Mekke'de evrensel sömürüye karşı savaş verendevrimci bir topluluk yaşıyordu. Sömürgeciler daha son­ra bu devrimci topluluğu tespit ettiler ve onları ortadankaldırmak için Mekke'ye saldırdılar. Devrimci toplulukda adeta kuş gibi uçarak sömürge ordusunu darmadağı­netti... Yorumun yazarı daha sonra şöyle diyor: Olayıbu şekilde yazmayan tarihlerin bizimle bir ilgisi yoktur. Olay hiçbir yerde bu şekilde yer almıyor, diye sözümüz­den dönecek değiliz.

Kur'an'dan bu tür sonuçlar çıkarmanın doğru olma­dığı açıktır. Ben, ayetlerin tefsiri konusunda ihtiyatlı ol­mayı, vesvese düzeyine çıkaranlara (ki ben bu tavra kar­şıyım) nasihat etmek istiyorum, öğüt veriyorum. Bu top­luluğun karşısında aşırılık yolunu tutmamalıdırlar. İs­lam, dünyadaki her şeyin; bütün yasalarıyla, tüm parça­larıyla her şeyin, rüzgârın, suyun, kuşun, balığın vs. Hak­kın iradesine tabi olduğunu ve ilahî bir ordu sayıldığı­nı söylemektedir. Rüzgârın bir ordu biçimini alması için bu iradenin onu dilemesi yeterlidir.

Göğün ve yerin bütün parçaları

İmtihan yerinin hak ordusudur.

Allah eğer isterse evrenin parçalarını dilediği biçim­de değiştirir. Ancak ne yazık ki, andığımız düşünce sa­hipleri bu gerçeklerin yükü altına girmek istemezler. On­lar, maddenin kendiliğinden güce sahip olduğuna inan­dıkları için olması gerekenin dışında bir şekle dönüşemeyeceğini düşünürler. Bu nedenle de Kur'an ayetlerini bu mantığa uygun olarak yorumlarlar. Ben bu tür fikir­lerin yayınlanmasının İslam'a hizmet olmadığı sömürge­cilere hizmet olduğu konusunda bir tehlikeye dikkat çek­mek istiyorum.

Konuşmamın devamında bir açıklama da, İran'ın ge­lecekteki İslamî hükümeti hakkında yapmak istiyorum. Rehberimiz ve İmamımızın ([2]) defalarca söylediği gibi,

İslam hükümetinde partiler özgürdür, hatta İslam dışıinanç taşıyan partiler de. Ancak komploculuğa ve kan­dırılmalara izin vermeyeceğiz.

Partiler veya şahıslar inançlarını açıkça ortaya koy­duklarıtakdirde mantığımıza kendi mantıkları ile karşıyıkmalarını kabul ederiz. Ama İslam bayrağı altındakendi düşüncelerini ve inançlarını söylemeye kalkarlar­sa İslam'ımızı savunmaya ve İslam'ın böyle bir şey söylemediğini açıklamaya hakkımız vardır. İslam adına buçeşit davranışlardan kaçınmalarını hatırlatma konusundahak sahibiyiz. Bu şekildeki bir konuşma ve tartışma öz­gürlüğünün başka bir şeyde bir benzerinin daha buluna­bileceğini sanmıyorum. Siz dünya tarihinde, halkının ta­mamının dinî duyarlılığa sahip olduğu bir ülkede din­sizlerin, Peygamber'in (saa) mescidinde veya Mekke'dediledikleri gibi konuşabilecekleri, Allah'ı inkâr edebile­cekleri, Peygamberliği ve Peygamber'i (saa) reddedebi­lecekleri, namazı, orucu vs. kabul etmeyebilecekleri vedinin bu ilkelerini kabul etmediklerini açıkça söyleyebi­lecekleri (dinin inananlarına saygı göstermek şartıyla)ölçüde bir özgürlüğe rastladınız mı? İslam tarihinde buparlak örneklerle sıkça karşılaşmaktayız. İslam işte buözgürlükler nedeniyle sürekliliğini koruyabilmiştir. Eğerİslam'ın ilk döneminde, Allah'ı kabul etmeyen bir kişi­ye cevap olarak kötü davranış sergilenseydi İslam günü­müzedeğin varlığım sürdüremezdi. İslam, çeşitli düşün­celerle cesaretle ve açıklıkla karşılaştığı için hâlâ var­lığasahiptir.

Hepiniz Mufazzal'ın öyküsünü işitmişsinizdir. Mu­fazzal, İmam Sadık'ın ashabından biriydi. Bir gün Pey­gamber Mescidi'nde namaz kılıyordu. O sırada materya­list iki kişi içeri girdi ve O'nun yanına oturdu. Bu kişi­ler, Mufazzal'ın duyacağı yükseklikte bir sesle kendi ara­larında konuşmaya başladılar. Konuşmalarının arasında sözü Peygamber'e (saa) getirerek, O'nun bir dahi oldu­ğunu ve toplumda bir değişiklik oluşturabilmek için en iyi yolun din yolu olduğunu düşündüğünü söylediler. Ayrıca Peygamber'in (saa) gerçekte Allah'a ve kıyamet gününe inanmadığını, ancak bir araç olarak dinden ya­rarlandığını da eklediler. Mufazzal onlara sertçe çıkıştı. Materyalistler:

«Önce hangi gruptan ve kimin tebasından olduğunu söyle. Eğer İmam Cafer-i Sadık'ı izleyenlerdensen, bil ki biz bu sözleri, hatta daha fazlasını O'nun huzurunda söylüyoruz. O, kızmak bir yana, hem tam tersine sözleri­mizi soğukkanlılıkla dinliyor ve sonunda sorularımızın hepsine delilleriyle cevap veriyor, ayrıca yanlışlıklara da işaret ediyor.» dediler.

İslam'ın sürekli olabilmesinin sırrı işte budur. Dü­şününüz İslam tarihi boyunca materyalistlerin sözlerini ve açıklamalarını kim yansıtmış ve yazılı metinlere ge­çirerek kalıcı olmasını kim sağlamıştır? Materyalistlerin kendileri mi? Hayır gidip inceleyiniz, materyalistlerin sözlerinin sadece din alimleri tarafından korunduğunu göreceksiniz. Yani materyalistler bir dönem ileri sürdük­leri bu iddialarını dinin mensuplarına yönelttiler, din alimleri de onlarla bu konuları tartıştı ve sonra söz konusu fikirleri kitaplarına kaydettiler. Bu görüşlerin ta­mamı, din alimlerinin kitaplarına geçmiş olmaları nede­niyle günümüze kadar geldi. Materyalistlerin eserlerinin çoğunluğu ise ya ortadan kalktı ya da bulunması im­kânsız hale geldi.

Örnek olarak Tabersî'nin veya Bihar'ın İhticac'ınabakılabilir ve orada bu grubun iddialarının ve açıklamala­rının ne ölçüde yansıtıldığını görebilirsiniz. Gelecekte de İsinin, çeşitli inanç ve fikirlerle yalnız ve yalnız cesaret­le ve açıklıkla karşı karşıya gelmekle hayatını sürdüre­bilecektir. Gençleri ve İslam'ın taraftarlarını, İslam inan­cını korumanın yolunun, diğer inançların açıklama öz­gürlüğünü kısıtlamaktan geçmediği konusunda uyarmak isliyorum. İslam sadece bir güçle korunabilir, o da ilim ve muhalif görüşlere özgürlük tanımak, onlarla açıkça karşı karşıya gelmektir.

Konuşmayı sürdürebilmek için pek fazla zamanım olmadığından dolayı çok üzgünüm. Ayrıca, önceden özel bir konuya hazırlanamamak gibi bir özrüm daha var. Neyse, ümit ediyorum bu fakülte, üzerine düşeni yeri­ne getirmede başarılı olur. Hayır, sadece bu fakülte de­ğil, halkın tüm kesimleri ve çeşitli tabakaları da.

Hareketimiz dünyada büyük bir yankıya yol açmış­tır. Dünyada, İran'da bugünlerde gerçekleşen yürüyüş­lerin dünya tarihinde bir benzerinin daha görülmediği konuşuluyor. Cuma günü ([3]) gözlemlenen karşılamanın dünyada benzeri yoktur.

Kardeşler size soruyorum, hangi güç otuzbeş mil­yon nüfuslu bir ülkenin en az otuz milyonunu devrimci yapabilir? Dünya devrimler tarihini okuyanlar, hiçbir devrimin İran'daki kadar kuşatıcı olamadığını ve yaygın­lık kazanamadığını bilirler.

Bir örnek olmak üzere pilot kardeşleri ele alınız. Bu topluluğun ruh derinliklerinde yatan dini inanç ve du­yarlılığın bu kadar güçlü olabileceğini herhalde çok az kişi tahmin edebilirdi. Bu kardeşler, herkesin şaşkın ba­kışları arasında güçlü bir imanla grev başlattılar ve hiç­bir güce, hiçbir tehdide de aldırmadılar. İmam'ın ülkeye dönüşü konuşulmaya başladıktan itibaren ise Îmam'ı getirmek üzere hemen harekete geçtiler. Yönetim muha­lefet etti, tehdit etti; kendilerinin naklettiğine göre, dev­let onları uyararak tarafsız olmaları gerektiğini ve fakat buna rağmen İmam'ı getirmeye kalkışırlarsa havada ro­ketle vurulacaklarım söyledi. Pilot kardeşler ise, bu halkla beraber hareket edecekleri cevabını verdiler, «biz gidiyoruz istediğinizi yapın» dediler. İdare geri çe­kilmek zorunda kaldı. Çaresiz olarak, hava hatlarından birinin açılmasına izin verdi. Pilotlar da bu hattın adını «devrim uçuşu» koydular, ne değerli bir isim...

Dinin yaşlı dedelere, ninelere ve şehrin güneyinde oturanlara ([4]) ait bir şey olduğunu söyleyenler nerede­dirler. Bu hareket; köylünün, şehirlinin, işçinin, çiftçi­nin, üniversite öğrencisinin, öğretim görevlisinin, avuka­tın, memurun, herkesin katıldığı bir harekettir. İslam gi­bi bir dinden başka hangi güç böyle bir devrimi ortaya çıkarabilir?

Bu devrimin İran'la sınırlı kalmayacağı, yedi yüz milyon Müslüman’ı (*) kuşatacağı ve bir İslam devriminin, kendisinden başlayıp bütün İslam ülkelerini etkisi altı­na alacağı (eminim alacak) için İran adına bir iftihar ve­silesi olacağı ümidi gönlümde canlılığını sürdürüyor.

Birkaç gün önce bana bir bilgi ulaştı. Carter, İmam Humeyni'ye Bahtiyar konusunda, yani iki süper gücün Bahtiyar Hükümetini destekleme konusunda ittifak etti­ğini ve hesabı buna göre yapmamız gerektiğini ihtar et­miş. Ama Carter'in tehdidinin bu yaşlı adamın umurun­da bile olmadığını naklettiler.

On iki yıl bu yaşlı adamın hizmetinde olup eğitim gördüğüm ve Paris'e gittiğinde de kendisini ziyaret edipkonuştuğum halde, onun ruhsal yapısından sezebildiğimşeyler benim bile sadece hayretimi değil, imanımı da artırdı. İran'a döndüğümde dostlarım ne gördüğümü sor­dular,dedim ki: «O'nda dört inanç gördüm.»

Hedefine inaııç:Hedefine imanı var. Dünya bir ara­ya gelse yine de O'nu hedefinden vazgeçiremez.

Yoluna inanç:Seçtiği yola imanı var. O'nu bu yol­dandöndürmenin imkânı yoktur. Bu iman, Hz. Peygamber'in (saa) kendi hedefine ve yoluna inancına benze­mektedir.

Sözüne inanç:Yanma gidip geldiğim dostların hiç bi­risinde, İmam'ın İran halkının ruhsal yapışma duyduğuinanca rastlamadım. İmam'a, biraz yavaş gitmesi, halk­ta, keskin olunduğuna dair bir kanı bulunduğu yolundaöğüt verildiğinde «hayır» diyordu «halk, sizin söylediği­niz gibi değil. Ben halkıçokiyi tanıyorum.» Nitekim za­manla O'nun sözünün ne kadar doğru olduğunu gördük.

Son olarak ve diğer inançlarından daha üstün olmaküzereRabbine inanç:Özel bir toplantıda bana dedi ki:«Biz başkaları gibi değiliz. Ben Allah'ın (CC) elini apa­çık hissediyorum. Allah'ın elini, Allah'ın yardımını açık­ça hisseden ve O'nun yolunda adım atan kişiye Allahda, «siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz, O dasize yardım eder» ayetinde ifade edildiği gibi, yardımını arttırır. Kehf ashabının öyküsü anlatılırken, Kur'an,onların Allah'a iman etmiş ve tam bir güvenle O'na yas­lanmışgençler olduklarını, buna karşılık olmak üzere Al­lah'ında onların imanlarını artırdığını söylemektedir.(Kehf, 13) O gençler Allah için kıyam etmişlerdi ve Al­lahda kalplerini sağlamlaştırmıştı. (Kehf, 14)»

İşte ben bu yaşlı adamda böylesine bir hidayeti vetasdiki apaçık gördüm. O, Allah için kıyam etti ve yüceAllah da, bu yolda bir korku ve sarsılma geçirmemesiiçin kalbini yardım inancı güveni ile sağlamlaştırdı. Fransız doktorlar, en azından on beş yılı sinir savaşı ve psikololjik rahatsızlık içinde geçmiş ve son olarak da genç ve verimli bir oğlunu kaybetmiş, seksen küsur ya­şındaki bu ihtiyarı muayene ettiklerinde, kalbinin, yirmi yaşında bir gencin kalbinden farkı olmadığını söylediler. Böylece Kur'an'ın vaadi tecrübe ile ortaya çıkmış olmak­tadır.

Kur'an, Allah için kıyam edildiği, Allah için amel edildiği, eylem ortaya konulduğu takdirde Allah'ın yar­dımını göreceğimizi vadetmektedir. Ancak evinizde otu­rursanız Allah'ın yardımını göremezsiniz. Eğer susarsa­nız Allah'ın yardımım göremezsiniz. Allah için harekete geçtiğinizde Allah'ı ve O'nun yardımını göreceksiniz. Al­lah'a ümit besleyerek ve Allah için harekete geçen kişi, Amerika'nın tehdidi karşısında ve hatta Sovyetler de ona katılsa bile gönlünde korkuya geçit vermeyecektir. Bu yaşlı adamın özellikleri konusunda bir şey daha söyle­mek istiyorum; belki inanmayacaksınız, ama günlerce oturup bu ateşli bildirileri kaleme alan bu yaşlı adam, seherlerde, gün doğarken en az bir saat Allah'a yakarış içerisinde bulunuyor ve inanması güçtür, gözyaşları dö­küyor.

Bu şahsiyet tam anlamıyla Ali'nin (a.s.) örneğidir. Ali hakkında, savaş alanında düşmanının yüzüne güldüğü ve ibadet mihrabında inleyişin, yakarışın şiddetinden baygın hale geldiği anlatılır. Biz işte bu örneği İmam'da da görüyoruz.

Ümit ediyorum Allah (cc) bu rehberin ömrünü uzun eder ve hizmetine yardım buyurur; hepimize de İslam mantığının muhafızları olabilmemiz için güç verir.

Ve's-selâm

( İslam Devrimi- Akademi Yayınları, İstanbul-1989)

 

 

 



[1])1400 yıl önce ortaya konan bu Kur'anî kavram; Marks, Hegel ve onların izleyicilerinin kitaplarında görülen «Kendine yabancılaşma» ve «kendine dönme» kavramlarının ifade et­mek istediği anlama yakın bir anlamı taşımaktadır. Aydın­larımız, bu kavramı Kur'an'dan almak ve derin anlamım bu kitap üzerinde düşünmek yerine ne yazık ki kavramı batı­dan almayı tercih ettiler.

[2] Bizim rehberimizle diğer rehberler arasındaki fark, rehberimizin, söylediği ile amel etmesi, söylediği sözü kendi yaşa­mında da eyleme dönüştürmesi; diğer rehberlerin ise önce cennetler vadetmeleri, sonra da önceki iddialarının hepsini inkar etmeleridir.

-

[3] İmam'ın Tahran'a geldiği gün.

[4] Güney Tahran kastediliyor. Burada yoksul halk kesimi ya­şamaktaydı,

(*) 1978 yılı itibariyle.

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
İDEOLOJİK MODERNLEŞME VE SEKÜLERİZM TEHDİDİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜNYEVİLEŞME (SEKÜLARİZM) 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM, LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK 01-11-2011 tarihinde eklendi
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK) 01-11-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ VE MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ 30-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİSTLERİN İSLAMA BAZI İTİRAZLARI 01-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN 01-10-2011 tarihinde eklendi
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA 25-09-2011 tarihinde eklendi
METERYALİZM (MADDECİLİK)- MUHARREM ÇAKAR 25-09-2011 tarihinde eklendi
MUTAHHARİ'YE GÖRE MATERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
DİYALEKTİK MATERYALİZME CEVAP 25-09-2011 tarihinde eklendi
POLİTZER'E GÖRE DİYALEKTİK METERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİ VE MARXSÇI SOSYALİZM AÇISINDAN İHTİYAÇ 25-09-2011 tarihinde eklendi
SOSYALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
LİBERALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
VAROLUŞÇULUK (EKSİZTANSİYALİZM) 24-09-2011 tarihinde eklendi
DİALEKTİK 24-09-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım