Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
30-10-2011 tarihinde, 21:55 saatinde eklendi
KURTARICI
KURTARICI


 

Seyyid KUTUB

Dr. Carrel, insanı “her şeyin ölçüsü” sayan, onu “kendi icat ettiği dünyasında garip” yapmayan, insanın özellikleri ve esas unsurları hakkında tam bir bilgisizlik üzerine kurulmayan bir sistem arzuluyor.


Sanayi kurulurken, fabrikaların işçilerin fizyolojik ve akli durumları üzerinde yapabileceği etkileri tamamen ihmal etmeyen aynı zamanda bir ferdin veya fert guruplarının üretimde mümkün olan en büyük payı alabilmeleri için en az külfetle en fazla üretim prensibini de tasvip etmeyen bir sistem arzuluyor.
Sakat ve dar kafalı, aşağı mertebede kişilerin oluşmasına sebep olmayan, his, nezaket ve dini kaidelerin gelişmesini engellemeyen ve gizlemeyen, bizi ahlaken ve aklen düşük duruma düşmeye zorlamayan, değerlerimize ve toplumumuza aykırı bir çevre oluşturmayan bir sistem...
Ferdin kişiliğini defterinden tamamen silmeyen, fakat aynı şekilde ferdin toplum hayatına olan ihtiyacını da unutmayan, “Koyun sürülerine benzeyen büyük sürüler halinde, besleniyor, yaşıyor ve çalışıyoruz” demeyen bir sistem...


Erkeğin ve kadının kişiliğini ortadan kaldırmayan bir sistem... “Gerçekten ikisi arasındaki dengesizliği ihmal etmek çok tehlikeli bir iştir.”
İnsanoğlunun hayatını, “Marks’ın, Lenin’in ve Freud’un hayalleri”, insanların hevesleri, arzuları, görüş ve eğilimleri önüne bir ganimet gibi terk etmeyen bir sistem...
Fıtrat kurallarıyla çatışmayan, yasak topraklara girmeyi teşvik etmeyen, insanın hayat yapısının gerçekleriyle çatışmayan bir sistem...
Son olarak, maddeciliğin çöküşünü, Avrupa’nın ruhbanlık sistemi olarak tanıdığı negatif ruhaniyetçiliğe ve Freud’un sapık psikoloji görüşüne bağlı olmayan bir sistem...


Fakat Dr. Carrel, insan aklının tabiatı gereği insanı tanımaktan aciz olduğu sonucuna vardığı halde, bu meziyetlere sahip olan bu sistemin kuruluşunu “insanın ilmi”nden arzu etmektedir.


Pekala, Mr. Dulles’ın arzu ettiği şey nedir?


O, ruhaniyete ikinci mertebeyi vermekle beraber, toplum hayatının gelişmesi için maddeye mutlak öncülük vermeyen ve imanı fertlerle ilgili ikinci derecede bir olay olarak kabul etmeyen bir sistem istemektedir.


İnsan ve onun canlı faaliyetlerle olan ilişkisine karşı kapalı bir tavır almayan bir sistem.


Bazı durumlarda “erken ölüm” manasına gelen -Amerikan tecrübesinin tanımladığı gibi- mutlak ferdiyetçilik esaslarına dayanmayan bir sistem...


Dinsizlik ve maddeciliğe düşmeden de sosyal adaletin sağlanabileceğini göstermek için -ağıt mırıldanırcasına- ses çıkarmayan bir sistem...


Din ile dinin yaşanması konularının arasını açmayan, imanla amel arasındaki irtibatı kopar-mayan, imanın yeni ortamlarla birlikte yürüyemeyeceği iddiasında olmayan bir sistem...


Maddî şeylere öncülük, ruhî şeylere de ona tabiliği ve -istisnaî durumlar için bile olsa- kölelik ve istibdadı doğru saymayı, insanı sadece bir üretim aracı olarak saymayı, ruhi ve akli hürriyetin zararına olduğu takdirde iktisadi refahı reddeden bir sistem...


Bu sisteme göre kurulan toplumda fertler, din kardeşi olarak yaşıyorlar, kardeşlik bağları onları birbirine sımsıkı bağlayan bağlar olup toplumlarını bozuk ferdiyetçilikten ve yine bozuk toplumculuktan koruyan bir sistem...


İmdadına gelen ruhun, ilmî kültüre hakim olmaya devam ettiği ilim ve marifetin sırf dini iman için tehlikeli oluyor diye onların ilerlemesinin durdurulmasının istenmediği bir sistem...


Son olarak, inanç ile amel arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturan, içinde ibadetin gelişerek nihayet çalışma ibadetin bir şekli haline geldiği bir sistemi özlüyor.
Ancak Mr. Dulles, Batı Kilisesi’nin tarihini, onun toplumla arasındaki faydasız çözülmeyi ve kilisenin içine düştüğü acıklı durum hakkındaki bilgilerine rağmen bu sistemi, Amerikan kilise erkânı ve kendi ülkesindeki ruhani liderlerden istiyor.
* * *
Yalnız, açıkça bilinmesi gereken şey şudur ki; ne insan ilmi Dr. Carrel’in çağrılarına ne de kilise ve onun ruhani papazları, Mr. Dulles’ın çağrılarına cevap vermeye muktedirler.


Bu her iki bilginin kurtarıcı için aradıkları bu vasıflar hiç şüphesiz “Bu din”den başkasında bulunmamaktadır. Bu her iki bilgin tarafından vasfedilen sistem, insanoğlunun tanıdığı nizam, mezhep ve nazariyelerden yalnızca İslam ile uyuşmaktadır.


-Ufkunun geniş ve ilminin derin olmasına rağmen- Dr. Carrel beyaz olduğu için bu kurtarıcıya yönelmemiş, o, bütün övgülerini beyaz ırka yöneltmiştir. Kitabını, beyaz ırkı uyarmak için yazmış, bütün ilgisini beyaz ırkı tehlike ve uçurumdan kurtarmaya yöneltmiştir.


İslam, beyaz insan yapısı değildir. Bu sebeple evrensel büyük alimin ona yönelmesi mümkün değildir.


Yine Mr. Dulles da bu kurtarıcıya yönelemez. Çünkü beyaz insan olmaktan öteye bu dinle önemli bir ilgisi vardır. Asrımızda İslam’a karşı yürütülen savaşta en büyük payı olan, istisnasız dünyanın her tarafında bu dine karşı tuzaklar kurulmasında payı olan, İslam dininin yerine -onu kaldırarak- insan yapısı, başka düşünce ve değerler yerleştirmeye çalışan siyasi bir bilim adamıdır.


Bütün bu çağrılara tek başına cevap verebilen bütün bu meziyetleri yalnız kendisinde toplayan, insanoğlunun şifası için gerekli “reçeteye” sahip olan din yalnız “Bu Din”dir.


* * *


İslam, Avrupa’nın ve bütün dünyanın uğursuz ayrılık döneminden önce ve sonra tanıdığı sistemlerden ayrı, asil, temelli müstakil, kapsamlı ve tam bir sistemdir. Sadece mevcut nizam ve kanunları değiştiren değil çalışma ve gerçek hayat için bir sistem olduğu gibi aynı zamanda düşünce ve inanç sistemidir. Buradan, hareketle İslam beşer hayatını yeni temel üzerinde tanzim etmeye gücü yeten yeterli, tek ve yegane yeni bir hayat sistemidir.


Gerçekten, insanlık toplumu yolunu şaşırmıştır. Bu şaşırma insani bilgileri bir yana bırakıp cansızlar ilmi ile uğraşılmasından itibaren olmamıştır. Bu şaşırma aletlerin kendi hayatına hakim olmasına ve o hayatın, insan karakterine aykırı biçimde şekillenmesine müsaade etmesinden itibaren de olmamıştır.


Bu şaşırma, siyasi, içtimai ve iktisadi sistemlerin sömürücülerin insafına terk edildiği ve Dr. Carrel’in dediği gibi onlar da bu sistemleri insanlığın zararına ve onun gerçek ihtiyaçları dışına yönelttikleri günden itibaren olmamıştır.


Hayır! Bunlar, esasta bozulan tarihin sonraki aşamalarıdır.


Esasen insanlık toplumu, diriliş asrı, aydınlık asrı, teknolojik kalkınma asrı ile birlikte gelen uğursuz karışıklıkların onun Allah’ın nizamından tümüyle uzaklaşmasından -sadece kilisenin düşüncelerinden değil- ve ilahi inanç düşüncesiyle sosyal hayat nizamı arasına faydasız ayrılığın düştüğü günden beri yolunu şaşırmıştır.


Dr. Carrel’in zannettiği gibi “hayat bilgisine ve insan bilgisine ihtimam göstermek” suretiyle yapılan cüzi yamalama hiç bir fayda vermedi. Çünkü insanlar, hayatlarını, bildikleri uğruna yöneltmez, değiştirmezler, bilakis insanlar insanın insan olduğuna inandıkları için hayatlarını yöneltirler veya değiştirirler.
Dr. Carrel, teknolojik medeniyetin değişmesinin ve yerine beşeriyetin ilerlemesi için başka fikirlerin doğmasının zorunlu olduğunu zikrederken; ondan tam sıçrayıp demirden, ilim kafesinden çıkmasını beklemiştim. Ancak o bu büyük sıçramayı başaramadı. Ve uçuruma yuvarlanır gördüğü zavallı insanlığa uyarı sesleri ile haykırarak kafesin içinde kaldı.


Tehlike tehdidi altında olan insanlık hayatı, bu tam sıçramaya ve Allah’ın kendini yarattığı gerçek yaratılış karakterine dönmeye gerçekten muhtaçtır. Ancak bünyesinde tehlike taşıyan, ta baştan fıtrat esaslarına aykırı olarak kurulan medeniyet düşüncesinden doğma prensip nazariye ve verileriyle gerçek benliğine kavuşmasına imkân ve ihtimal yoktur. Hayatın kuralını kökten değiştirip onları insan fıtratına çeviren, mükemmel insanın yapı karakterine uygun olan diğer bir temel üzerine kuran, kendisine ters düşen medeniyet fabrikalarında imal edilen renkli ve suni pencerelerinden görüldüğü şekliyle değil, hakikatte olduğu gibi kâinat gerçeklerine uygun ciddi, hakiki ve mükemmel yeni bir düşünce sistemine şiddetle ihtiyaç vardır.


İnsanın yapısı hakkındaki az ve sınırlı ilmimiz veya dünyaca meşhur bu bilginin belirttiği gibi onunla ilgili tam bilgisizliğimiz, hayat yapısının ilk ve temel projesini koyanın biz olmamıza kesinlikle izin vermemektedir.


Eğer küçük maddi bir cihaz hakkındaki ilmimiz veya ilimsizliğimizin sınırı bu kadar olsaydı o cihazın sahibi, -montajı şöyle dursun- tamiri için bile onu bize bırakmaya güvenmeyecekti. Halbuki biz, bütün bu bilgisizliğimize rağmen yeryüzündeki her şeyden daha değerli ve kıymetli insan için bir nizam koymaya kalkışıyoruz. Ve bu nizamın işleyeceği suçlara da aldırmıyoruz.
İnsan aklının maddi alemde yaptığı olağanüstü icatları görerek aldanıyoruz. Uçağı, füzeyi icat eden, atomu parçalayan, hidrojen bombasını yapan, tabiat kanunlarını da tanıyan ve bu icatlarında onlardan faydalanan insan zekasının, insanlık adına yeni bir hayat sistemi kurmak için düşünce, inanç kuralları, ahlak ve adap prensiplerini koymaya layık olduğunu zannediyoruz.


Halbuki insanoğlu “maddi aleminde” çalışırken, bizi, kurallarıyla donatılmış olduğu için tanıdığı bir dünyada çalıştığını, ama “insan alemi” ile ilgili çalışırken başlangıçta kendisine göre büyük bir sahaya girdiğini, bu sahanın muazzam, gizli gerçeklerini anlamak için yeterince donatılmış olmadığını unutuyoruz.
İşin en garip yanı da bu gerçeği ortaya koyan ve onu “insanlık ilmi”nden isteyen o şahsın dünyaca meşhur büyük bir alim olmasıdır.
Bu büyük zanna karşılık diğer büyük bir zan daha vardır.


İnsanlardan bazıları, inanç sisteminin hayata hakim olması, maddi ilimlerin ve çağdaş sonuçlarının hayattan silinip atılmasını gerektireceği zannına kapılmaktadırlar.
Bu büyük olduğu kadar çirkin bir kuruntudur da. Hatta gülünç bir kuruntudur. Fakat maalesef, bu kuruntu Batı’da ve onun medeniyet tarihi boyunca yerleşmiş uzun bir tarihi gerçek olarak kalmış ve Mr. Dulles, “Harp ve Sulh” adlı kitabında geçen bölümde, kendisinden haykırmalarını ve çekişmelerini parçalar halinde naklettiğimiz “Ruhi İhtiyaçlarımız” bölümü gibi uzun bir bölümü bu konuya ayırma lüzumunu hissettirmiştir.


Şu var ki; sağlam, ilahi nizam için de iş böyle değildir. Din, ilmin ve uygarlığın karşıtı değil, ilmin ve medeniyetin düşmanı da değildir. Ancak din, ilim ve medeniyet için bir çerçevedir, bir mihverdir. Hayatın bütün yönlerine hakim olan çerçeve ve mihverinin sınırları içinde ilim ve medeniyet için bir sistemdir.
İslam bizatihi insan aklının, madde alemine, onun kanunlarına, güçlerine, birikimlerine karşı tam ve kapsamlı hürriyetinin ilan edilmesidir. Yine İslam, Rabbinin kendini halife kıldığı bu geniş mülkte çalışmak ve faydalanmak üzere insan aklının serbest bırakıldığını bildiren genel bir ilandır. Bu hakikat kainatta insanın yeri ve görevleri, kulun rabbiyle olan ilişkisi konusunda İslam düşüncesinin kapsadığı gerçeklerden biridir. Bundan dolayı İslam’ın gölgesinde, araç ve gereçlerin verdiği imkan sınırları çerçevesinde bütün yönleriyle mükemmel olan bir medeniyet gelişti. Araç ve gereçler daima gelişebilir ve ilerleyebilirler. İslam bu gelişmeyi her zaman korur ve kollar vaziyettedir. Fakat İslam, daima bunları fıtrat çerçevesinde muhafaza ederek, insan fıtratı ve değerli özellikleri ile çarpıştırmadan, onları yok etmeden ve mahvetmeden -Dr. Carrel’ in çağdaş medeniyet için söylediği gibi- gelişmesini müdafaa ve kontrol eder.


Prifalt ve Duiring gibi bizzat Avrupalı yazarlar tarafından ikrar edildiğine göre Endülüs üniversitelerinden Avrupa’ya geçen ve “deney sisteminin babası” olarak isimlendirilen ve iftira yoluyla Roger Bacon ve Francis Bacon’un sistemi olarak bilinen sistemi -kendi gerçek karakterleriyle- kuran yine İslam’dır.


Şüphesiz İslam, beşer hayatının esaslı “planının” çizmesini; bu planı noksanlık ve havailikten uzak, kamil ve kapsamlı, ilme bırakıyor. Aynı şekilde kainat ve içindekileri onların kanunlarını ve güçlerini yaratan, bu geniş kainat içerisinde yapabileceği şeyler ve yetenekleri ile birlikte insanı yaratan Allah’ın ilmine havale edilmesini emreder. Çünkü insan yaradılışının bütün hakikatlerini ve kainatta olan her şeyin yapısındaki özellikleri yalnızca o bilir. İnsanın ferdi ve içtimai hayatının ve kainattaki diğer yaratıklarla olan münasebetlerdeki hayatının nasıl olması gerekeceği hakkında bizim şiddetli bilgisizliğimize karşılık o, mutlak ilmiyle bir hayat sistemini kurmaya muktedirdir. Aynı zamanda -bir zamanlar kilisenin istediği gibi- yüce Allah’ın tahrip ve ilga etmek için değil içinde çalışmak ve onu güzelleştirmek üzere insana bağışladığı beşer aklını ilga etmek için değil kendisini nefsi arzulardan, taşkınlıklardan ve kibirlenme fitnesinden, acz ve çöküntü zafiyetinden koruyan bir surla onu korur. Allah’ın verdiği akıl, insanın istikametini düzeltip onu yanıltmaz, ona doğru yolu gösterip onu saptırmaz, ona hürriyet ve doğruluk nimetlerini eşit olarak temin eden bir hayat nizamı kurar.


Böylece insanın ve maddenin yaratıcısı tarafından ortaya konulan nizamın güvencesi altında ayrıca Allah katındaki değerini, ve ona olan kulluğunu hissetme düşüncesi ile aynı zamanda bu geniş mülk içerisinde kendisinin halife olduğu hissi içerisinde insan maddeye hakim olur.
* * *
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Mr. Dulles’ın çağırdığı fakat kendisinin yönelmediği yegane nizam İslam’dır. Beşeriyeti -Dr. Carrel’in dediği gibi- komünizmin tuzağından kurtaracak yegane nizam da İslam’dır. Biz İslam nizamı sahipleri -yalnız başına- o büyük hamleyi gerçekleştirebiliriz.


Şüphesiz bugün beşeriyeti kuşatan bu makine medeniyeti kendisine bu hoş kolaylıkları sağlarken -her ne kadar bu kolaylıklar bazen onun maddi yapısına eziyet veriyorsa da- dünyaca büyük bir alimin çeşitli vesilelerle değerli bir kitabında değindiği gibi insanın yapısındaki en önemli karakterlerini öldürmekte, insanın en yüce insani değerleri ile savaşmaktadır.


İslam -kâinatın hakikati, insanın onun içindeki yeri ile ilgili düşünce yapısıyla ve gerçek nizama uygun derlenmiş karakteri gereğince ne teknolojiye yönelip onu yok eder ne de sanayinin beşer hayatına sunduğu kolaylıklara yönelip onları ortadan kaldırır!


Fakat İslam ilk önce uygarlığın görüş ve değer ölçülerini değiştirmeyi kasteder. Bu uygarlığa mübalağa ve basitlikten uzak gerçek değerlerini verir. Şöyle ki, bu uygarlık insana onun düşüncelerine, hislerine, durumlarına ve düzenlerine hakim olamaz. Ancak inanmış insanın ruhu bu uygunluğa hakim olur.
Şüphesiz İslam, insanın devamı için onun kıymetini, yüceliğini, değerini ve gücünü ispatlayacaktır ve insan ruhunu Darwin, Karl Marks ve benzerlerinin düşürdüğü aşağılıktan kurtaracaktır. O vakit, insan aletlere, maddi icatlara ve uygarlığa kendisinin hakim olması gerektiğini anlayacaktır.
İnançlı insanın ruhu, her şeye hakim olduğu zaman o -inancı çerçevesinde- hürriyetinden faydalanacaktır. İyi ile kötü arasında seçim yapma gücüne sahip olacaktır. İnsan ruh, aletler ve onların çalışmasından sonra ortaya çıkan düşünceler tarafından zorlanmış, yenilmiş ve onlara boyun eğmiş bir durumda iken onun aradığı en önemli unsur irade hürriyetidir.


İrade kudreti, inanmış insan ruhuna, bu uygarlıklar içinde zararlı olan unsurları ortadan kaldırma gücünü verecek, insanın kendi yapısının gerçek ihtiyaçlarına uygun faydalı unsurları geliştirecektir. Yine insan ruhunun hakimiyeti, insana; insani değerlere aykırı şeylerden, insanın değerli unsurlarının heder olmasına sebep olan iş nizamları ve üretim yollarından kurtulma fırsatını verecektir. Çünkü üretim yolları ve iş nizamları, mukaddes kanunlar değil, onlar, sadece insani unsurların zararına maddi üretim miktarlarının geliştirilmesi için kullanılan sömürü araçlarıdır. İnsanın maddi şeylerden daha üstün ve daha değerli olduğu kararlaştırılacak olursa, üretimdeki çokluk ile insanın değerli unsurları dengeleyecek biçimde üretim yollan ve iş nizamları değişecektir.
İslam’ın hayat nizamından yeni değer ölçüleri ve düşüncelerin doğması halinde ve bu doğuşun sonra inanmış insan ruhunun makine medeniyetinin neticesi olarak kendi irade kudretine kavuşması durumunda, ancak insan ilimleri tam bir plan çerçevesinde hakiki kıymetine kavuşmuş olacaktır. Yine Mr. Dulles’ın vasıf ve meziyetlerini anlattığı, ne kendisi ne kilisesi ve ruhani papalarının (kendisi de onlardan biridir) kavuşmaya muktedir olamadıkları sisteme kavuşmak da mümkün olacaktır.


Şükürler olsun ki insanın zâti yaratılışı da -Allah’ın yarattığı gibi- kainatın yaratılışı ile uygunluk içerisindedir. Kainatın karakteri de insan karakteri gibi hareket, güzellik, gelişme unsurlarını ihtiva etmektedir. Bundan dolayı insan karakteri bu uygarlıklardan birçoğunun beklenen gerçek ihtiyaçlarına cevap verip onlara uygun olduğunu anlayacaktır. Ve insan karakteri ancak onun yapısına zarar veren medeniyet ve uygarlık nimetleriyle çatışacaktır. İşte kovulması ve yasaklanması gereken şeyler bunlardır. Allah’ın hayat nizamı, bunu sağlamayı taahhüt ediyor. İşte bu din, Batı’nın aradığı fakat bulunca da kabul etmediği kurtarıcıdır!
İstikbal İslam’ındır


Bugün biz, bütün kötülük ve iyilikleri ile çevremizdeki cahiliyetle aynı durumdayız. Ancak bizi kuşatan bu sahte görüntülere rağmen; gelmesi kesin olan sonuçtan, etrafımızdaki her şeyin şehadet ettiği akıbetten ümit kesmemiz caiz değildir.


Bugün beşeriyetin İslam nizamına olan ihtiyacı, ilk gönderildiği günkünden daha az değildir. Beşeriyetin elindeki diğer bütün sistemlerle kıyaslandığında da, değeri o günkünden az değildir.


Bundan dolayı ilk gönderildiğinde meydana gelen olayın, bugün bir kere daha meydana geleceğinden şüphe duymamalıyız. Etrafımızda gördüklerimiz, dünyanın her tarafında İslami diriliş hareketlerine vurulan vahşi darbeler ve maddeci medeniyetin gücü, kalplerimize şüphe düşürmemeli. Olayı çözecek olan batılın güçlü olması ve Müslümanlara vurulan darbenin şiddeti değil, hakkın kuvveti ve onun bu darbelere karşı koyma derecesidir.
Biz tek başımıza değiliz. İnsan fıtratının özüne döndürme gücü ve bütün varlığın kendisine göre yaratıldığı gerçekler bizim lehimize çalışıyor. Yaratılış gerçekleriyle örtüşmeyen talepleri ve insan üzerinde oluşturduğu ağırlık, modern medeniyetin sonunu hazırlamaktadır. Medeniyet yaratılış gerçekleri ile çatıştığında, savaş ister uzun sürsün, ister kısa, zafer mutlaka yaratılış gerçekleri (fıtrat) hanesine yazılacaktır.


* * *
Bir şeyi devamlı hatırlamamız gerekir. Önümüzde, fıtratı, birbiri üzerine birikmiş yığınlarca problemden kurtarmak, sonra da onu bu problem yığınına galip kılmak gibi zor, meşakkatli ve uzun bir mücadele vardır. Uzun ve kendisi için tam olarak hazırlanmamız gereken bir mücadele...
“Bu din”in seviyesine yükselmemiz için ona hazırlanmamız gerekir.

 


Allah’ı gerçek anlamda tanıyarak ve O’na iman ederek “bu din”in seviyesine yükselebiliriz. Ancak O’nu tam olarak tanımadığımız zaman, O’na gerçek anlamda iman etme imkanımız da olamaz.


Allah’a ibadet ederek “bu din”in seviyesine yükselebiliriz. Ancak O’nu tam olarak tanımadıkça, O’na gerçek anlamda ibadet etme imkanımız da olamaz.
Etrafımızdakileri tam manasıyla anladığımız ve çağımızın üslubunu bildiğimiz takdirde “bu din”in seviyesine yükselebiliriz. Allah, zamanını tanıyan ve yolunu doğrultan kişiye merhamet etsin.


Çağımızın kültür ve medeniyetini iyi kavradığımız, bu kültür ve medeniyeti bilinçli ve uzman bir şekilde kullanabildiğimiz ölçüde onun seviyesine yükselebiliriz. Biz ona bilgi ve tecrübe ile iyice hakim olmadıkça ondan neyi almamız ve neyi terk etmemiz gerektiğini bilemeyiz. Biz sezme kudretini bilgi ve tecrübeden alacağız.
Onun seviyesine, beşer hayatının karakterini, onun gerçek ve durmadan yenilenen ihtiyaçlarını tecrübeyle anlayarak yükselebiliriz. Böylece bu medeniyetten reddedeceğimizi reddederiz, hayat tecrübesinden bizim medeniyet tecrübelerimize denk olan kısmını alırız.
İşte bu zor bir mücadeledir. Uzun bir mücadeledir... Fakat bu mücadele sürekli ve asil bir mücadeledir.
“Allah bizimle beraberdir... “Allah dilediğini mutlaka yapar, fakat insanların birçoğu bilmezler.” (Yusuf 21)

(İstikbal İslam’ındır adlı kitaptan alınmıştır.)

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
İSLAM’DA TESETTÜRÜN ZARURETİ 11-03-2012 tarihinde eklendi
AŞURA KIYAMININ MANEVİ VE AHLAKİ CİLVELERİ 13-01-2012 tarihinde eklendi
HÜR DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ 25-12-2011 tarihinde eklendi
EGEMENLIK KAVRAMI 24-12-2011 tarihinde eklendi
ESMA-İ HÜSNA'NIN TECELLİSİ 09-12-2011 tarihinde eklendi
MERHUM HAMZA GÖLELİ HOCA'NIN SON MERSİYESİ 29-11-2011 tarihinde eklendi
YAS MI İŞKENCE Mİ? 29-11-2011 tarihinde eklendi
KERBELA 29-11-2011 tarihinde eklendi
YAZIKLAR OLSUN 29-11-2011 tarihinde eklendi
GADİR-İ HUM HUTBESİ ÜZERİNE BİR ANALİZ 15-11-2011 tarihinde eklendi
KURTARICI 30-10-2011 tarihinde eklendi
EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE GULUV VE BUĞZ 30-10-2011 tarihinde eklendi
VAHDET 30-10-2011 tarihinde eklendi
İSLAMÎ DÜŞÜNCEYİ ARINDIRMA UNSURLARI 30-10-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ, MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
DİN KAVRAMI 20-10-2011 tarihinde eklendi
AHLAK DİN İLİŞKİSİ 03-10-2011 tarihinde eklendi
DÖRDÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI 03-10-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZMİN ÖTESİNDE Mİ? - ÇAĞDAŞ BATI TOPLUMLARINDA DİNİN ROLÜ 01-10-2011 tarihinde eklendi
KIYAMET GÜNÜ ALLAH GÖRÜLECEK MİDİR? 01-10-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım