ALİ BULAÇ
Batı'da gelişen demokratik yönetim tarzının bugüne kadar insanoğlunun ulaşabildiği en iyi rejim olduğu yolunda bütün dünyada yaygın bir inanış var. Şüphesiz rejimler arasında yapılan mukayeselerde, demokrasinin tam karşısında, bir kişinin veya bir hanedanın mutlak yönetimine dayanan monarşiler veya yönetilen halk yığınlarını budala konumuna indirgeyen seçkinlerin yönetimi aristokrasiler ya da din temelinde ruhban sınıfını yanılmaz (layuhti) kabul eden teokrasiler yer aldıklarında, halk çoğunluğunun yönetimi olan demokrasiler tercihe şayan bir rejimolarak ortaya çıkarlar.
Oysa "sui misal emsal olmaz" veeğer demokrasinin üstün bir rejim olduğu savunulacaksa, mukayeseninmonarşi, aristokrasi ve teokrasi iledeğil; modelin kendi içinde ulaşmakistediği ideallerle olan tutarlığı temelalınarak yapılmalı ve insanlık tarihinde benzer idealleri içeren başkasiyasal sistemlerin bugün de sözüedilen ideal hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları araştırılarak doğru bir yargıyavarılmalıdır.
Demokrasinin ana vatanı Batı'dakültür temelde paranoid (mütekeb-bir) bir eğilime sahip olduğundan,henüz daha ne oldusu konusunda belirsizlik olan demokrasinin içerdiğ:ideallerle de tamamen Batı'ya özgtolduğu, insanoğlunun ilk defa Batıl:demokrasileri tanıdıktan sonra seçim, siyasal katılım, muhalefet, yürütmenin denetlenmesi, örgütlenmeçoğulcu bir toplumda farklı dini, kültürel, etnik vb. sosyal blokların kendilerini temsil etme gibi kavramlaraulaştığı düşünülür ve bu düşünce Batılı medya tarafından her gün tekraredilip durulur. Gerçekte ise sözü edilen bütün bu siyasal davranışlarınbaşka kültür ve geleneklerde kimi zaman yaklaşık, kimi zaman birebirkarşılıkları vardır. Bir çok batılı oryantalist, kadim Arap kabile geleneğinin oldukça demokratik bir ruh taşıdığını, seçimle işbaşına gelen reisir.yalnızca "eşitler arasında birinci" sayıldığını, bütün önemli kararların istişare yoluyla alındığını itiraf eder.Bu siyasal davranışlar, İslam'la birlikte hukuk tarafından korunan üstündeğerler konumuna çıkarıldı ve etkilikurumlarla hayata geçirildi ve hattaHaricilik, Mutezile, Zeydiye ve kimiSünni ve Şii İslami doktriner akımlartarafnıdan hep savunuldu.( Bkz.Dr.Nevin A. Mustafa, İslam SiyasiDüşüncesinde Muhalefet, Çev.Dr.V.Akyüz, İst. 1990). Dahası tarafsız bir gözle incelendiğinde yakından görülecektir ki, özellikle peygamberin Medine'ye gelişiyleM.622'de müslüman, yahudi ve müşrikler arasında imzalanan MedineVesikası, eşit haklar temelinde sh ¿sal katılımı öngören bütün zam an'u-nn ilk yazılı hukuk sözleşmesidir kibu da sözkonusu değerlerin demokrasi ile ilişkilendirilerek savunulmaya başlandığı 17. ve 18. yüzyıla görehayli erken bir tarihtir.
Bu sözleşmenin belirgin özelliği.dini, hukuki ve kültürel özerkliği öngören çoğulcu bir modeli içermesi vebu çoğulculuğu yasal bir teminat altına almasıdır. Dini, hukuki ve kültürelözerklik yanında, farklı sosyal blokların bir arada ve yan yana barış içinde yaşamasını öngören asıl MedineVesikası ile mukayese edildiğinde,sonuçta çoğunluk rejimleri olan Batılı demokrasilerin hayli geri bir siyasal felsefeyi temsil ettikleri görülür.
İşte bize göre eğer demokrasinin varlığı aşamalar hakkında doğru bir yargıyavanlacaksa, onun önce farklı bir siyasal kültürün ürünü olan Medine Vesikası ile bir mukayesesi yapılmalı, ardından demokrasinin kendi içerdiği idealleri ne ölçüde gerçekleştirdiği bugünkü somut pratikler göz önüne alınarak test edilmelidir.
* * *
Gezegen ölçeğinde demokrasiye duyulan sarsılmaz güven oranında demokrasiye ilişkin tanımlarda da yaygın bir belirsizlik var. İtalyan sosyologu Pareto'ya bakılırsa demokrasi en az "din" kadar belirsiz bir kavramdır ve şöhreti kendisinden daha önemlidir. Ancak AGİK'le birlikte Batı, dünyaya tümüyle kendine özgü olduklarını belirttiği üç standartı deklare etti:İnsan hakları, demokrasiveserbest piyasa ekonomisi. Bu üç değer arasında niçin kaçınılmaz bir ilişki kurulduğu veya kurulması gerektiği konusu pek açık değil. Çünkü tarihte ve günümüzde deneysel olarak bu üç değer arasında mutlak bir ilişki olduğu yolunda elimizde somut kanıtlar yok; tam aksine son tahlilde bir saltanat rejimi olmakla birlikte, Örf alanında değilse bile, Şeriat alanında Osmanlı yönetimi hemen hemen bütün tarihi boyunca temel insan haklarına saygılı olmuş, devlet, tebaya bakan yüzüyle "kerim" sıfatını özenle koruyup sürdürmüştür. Kuşkusuz Osmanlı yönetiminin demokratik bir yönetim oluğu ve sözgelimi Sultan'ın halk oyuyla seçilip başa geldiği söylenemez; ancak yönetim biçimi Saltanat ve Hilafet olan Osmanlı, geniş sivil alanda insan haklan konusunda en az bugünkü Batılı hükümetler oranında duyarlı bir devlettir. Bu durum, geriye doğru gidilerek Selçuklu, Abbasi ve Emeviler'e kadar götürülebilir.
Şu halde insan haklan ile halk çoğunluğunun yönetimi olan demokrasi arasında mutlak bir ilişki kurulmak istenmesi itibari veya keyfi bir tutumdur. Hele hele, insan haklarının ancak serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu ülkelerde korunacağı yolundaki iddia ise büsbütün bir pro- pogandadan öte bir anlam taşımaz. Hatta tam aksine temelde yanşa da¬yanan serbest piyasa kurallannın ge¬çerli olduğu siyasi demokrasilerde, yanşın katılım aleyhinde geliştiği bir gerçektir, buna ileride değineceğiz.
DEMOKRASI'NIN STANDARTLARI
Demokrasi'nin temel felsefi varsayımları veya siyasal idealleri yönünden kendisini indergeyebileceği- miz bir takım sabitleri (standartlar) var mıdır? AGİK üç ana standartı deklare ediyor. Normalde bunlar demokratik değerler içinde ele alınmayı gerektirir. İnsan haklan ve serbest piyasa ekonomisi niçin demokrasi ile yanyana duruyor da, içice durmuyor? Bu önemli bir sorudur. Çünkü eğer demokrasi, tanım gereği insan haklannı içeriyorsa, o zaman bir kavramın kendisi ile içeriği ayrı ayn ele alınamaz. Eğer insan hakları ancak demokrasi ile teminat altına alınıyorsa, bu durumda demokrasinin kendisi insan haklanndan ayn olması gerekir. Benzer ilişki, serbest piyasa ekonomisi için de geçerlidir.
Osya Türkiye'de kimi siyasetçilere bakarsanaz, demokrasi ancak serbest piyasa kurallannın geçerli olduğu, hür teşebbüs ve mülkiyet hakkının her türlü engellemeler karşısında korunduğu bir ortamda gelişir. Bu, demokrasi ile kapitalizm arasında kaçınılmaz ilişki kurup, demokrasiyi endüstriyel kapitalizmin ürünü sayan klasik görüşün bir tekrandır. Oysa kapitalizmin gelişip serpildiği her yerde demokrasinin olması gerekmez. İki dünya savaşı arasında endüstriyel kapitalizmin en güçlü ülkesi olan Almanya, demokratik bütün değerleri inkar eden Naziler tarafından yönetildi. Bugün Güney Kore de, yıllık yüzde 25'lik büyüme hızını demokrasiye borçlu değildir.
Başarılmamış da olsa Salazar'ın da benzer idealleri vardı. Parlamenter türde bir anayasaya karşı çıkan Salazar'a göre, iktidar için parti rekabeti zorunlu değlidir; ama yönetenlerin yetkilerini mutlak olmaktan çıkarıp sınırlandırmak zorunludur; onlar yasalar, din ve ahlakın buyruklan altında toplumla devleti birbirine karıştırmadan yönetebilirler. Şüphesiz Salazar'ın Portekiz için tasarladığı anti-demokratik liberal formülü başarılı olamadı, ama partilerin demokrasinin kaçınılmaz kurumları olmadığı yolundaki düşüncenin savunul-ması da son bulmadı. (Bkz.. RaymondAron, Demokrasi ve Totalitarizm, s,227 vd.)
Nitekim Birleşmiş Milletler'in eski Genel Sekreteri U.Thant (19611971),örgütte sorumlu olduğu bir zamanda, demokrasinin hükümet karşısında örgütlü bir muhalefetin varlığını gerektiği düşüncesini doğru bulmadığını söyleyecek, demokrasinin standardı olarak muhalefet özgürlüğünü gösterecekti.
Şu halde bu konularda da demokrasinin belirli standatlara sabip olduğu ve hep böyle anlaşılması gerektiği öne sürülemez. Bugün demokrasinin standartlarından sözedenlerin çoğu, aslında farkında olsun olmasın, İngiltere, Fransa ve ABD'nin yönetim standartlarını tekrar etmektedirler. Bunun başlıca nedeni, bu ülkelerin demokrasi ile dış politikaları arasında zorunlu bağlar kurmaları ve daha önemlisi Amerika'nın kuruluşundan bu yana demokrasiye üniversal prestij kazandırmak için çaba harcaması- dır.
• Faşizm, dünyayı yutmaya kalkışan ikinci bir Roma idealiydi ve bundan dolayı lanetlenmişti. Ama Sovyet Rusya da mülkiyet düşmanı değil miydi? İkinci Dünya savaşı'ndan sonra başlayan soğuk savaş dönemi boyunca, Batı tarafından sürdürülen acımasız propaganda Kep bu iki tehdidi öne çıkararak gelişti ve fakat bu alanda demokrasi Batı yayılmacılığının basit bir siyaset aracı olarak kul-
ingiltere, Fransa ve Amerika'nın endüstri alanındaki üstünlüklerini diğer ülkelere karşı demokrasi ideali ile savunup kabul ettirdikleri doğrudur. Ancak bu, bir demokrasi kavgası değil, dünya pazarları üzerinde birbirleriyle ölümcül rekabetlere girişen kapitalist ülkelerin kav gaşiydi.
Geçen yüzyılın Bismark Prusyası, İngiltere ve Fransa karşısında yükselen bir rakip güç olduğu için düşman hedef seçilmişti. Çarlık Rusya ile II. Abdülhamid yönetimindeki Osmanlı devleti de sadece demokrasiye kapalı ülkeler olduklarından değil, Prusya ile olan yakınlıkları dolayısıyla aynı baskıcı rejimler sınıfına dahil edilmişlerdi. Aynı dönemde birçok anti-demokratik ülkenin, ingiltere ve Fransa ile ittifak halinde olduklarından totaliter rejimleri görmezlikten geliniyordu. Benzer bir durum Körfez Savaşı'nda da yaşandı. Saddam Hüseyin, Irak'ın tek hakim diktatörü olarak İslam devrimini boğmak üzere İran'a karşı savaşırken, Betı'nın hiçbir demokratik ülkesi onun baskı rejiminin niteliğini hatırlamadı; ancak Kuveyt'i işgal edince bu sefer bölgenin eri gerici-dini monarşisi olan Kuveyt'in sözde "meşru hükümeti" adma aynı Batı (ABD-İngiltere-Fransa), Saddam'ın insanlık dışı cinayetlerini bahane edip Irak'a karşı savaş açtı ve bin kişilik Şeyh ailesi adına (hayır petrol kuyuları've insan haklarına bugüne kadar bir kere olsun riayet ettiği görülmemiş İsrail'in güvenliği adına) Irak halkı üzerine bir milyon ton bomba yağdırdı. Ateş-kesle birlikte Irak halkı demokrasi talep ederek Saddam Hüseyin'e karşı ayaklanınca, bu sefer de Irak'a İslami yönetim gelir korkusuyla Batı'nın demokratik ülkeleri Saddam'ın binlerce masum insanı katletmesine ses çıkarmadı, hatta onu bu cinayetlerinde teşvik etti.
Geçen yüzyılın sonlarında ve bu yüzyılın başlarında Osmanlı'nın istibdat yönetimine karşı temel hak, özgürlükler ve demokrasi adma mücadele verdiklerini iddia eden İngiltere ve Fransa, gerçekte kendilerine karşı oluşan Alman-Osmanlı-Rus ittifakını parçalamak istiyor, imparatorluğu dağıtmayı ve kendi aralarında bölüştürmeyi planlıyorlardı. Yoksa, hiçbir toplumsal desteği olmayan İttihat ve Terakki Çetesini desteklemenin saf demokrasi ile ilgisi yoktu. Dün Osmanlıyı kendilerine altın bir tepsi içinde sunan İttihat ve Terak- ki'yi destekleyen Batılı demokratikülkeler, bugün de İttihat ve Terak- ki'nin iki kanadının izdüşümü olan Irak (Saddam Hüseyin yani Talat Paşa) ve Suriye (Hafız Esad yani Envar Paşa) yi rejimlerinin niteliğine değil, onlara sağladıkları yararlara bakarak desteklemektedirler; tıpkı dini-mo- narşileri aynı amaçlarla destekledikleri gibi.
Demek ki daha işin başında demokrasinin içerde ve dışarıda tutarlılığına referans olacak herhangi uluslararası bir standardından söz edilemez. İkinci Dünya Savaşında demokratik ülkeler Faşist İtalya ve Nazi Almanya'sına karşı savşatılar, ama Komünist Rusya ile de oturup Yal- ta'da Avrupa'yı ve dünyayı kendi aralarında bölüştüler. Faşizm, dünyayı yutmaya kalkışan ikinci bir Roma idealiydi ve bundan dolayı lanetlenmişti. Ama Sovyet Rusya da mülkiyet düşmanı değil miydi? İkinci Dünya savaşı'ndan sonra başlayan soğuk savaş dönemi boyunca, Batı tarafından sürdürülen acımasız propaganda hep bu iki tehdidi öne çıkararak gelişti ve fakat bu alanda demokrasi Batı yayılmacılığının basit bir siyaset aracı olarak kullanıldı. Nitekim yeri geldiğinde Fransa'nın kendi bağımsızlıkları uğruna savaşan 1.5 milyon Cezayirli'yi katletmesine kimse ses çıkarmadı ve 1991'e gelindiğnide eşit şartlarda demokratik yarış hakları talep eden İslami muhalefetin ezilmesi için aynı demokratik Batı, yandaşı Cezayir yönetiminin seçimleri iptal etmesine ve sokak ortasında masum gençleri öldürmesine el altın-sarjKEcî. verdi. Bu örneklere dün- er, :.icçı ve baskıcı iki rejimi :ıan İsrail ve Güney Afrika'ya veri- i- nr.iK'.i- ce eklemek gerekir. : : 4z.ce ¿e—okrasi ile yönetilen ül- t;-erde tek bir standarttan sözedile- tr. o da kesin olarak bu ülkelerin tire, koydukları standartlara uymamalarıdır.
Bütün bu anlattıklarımız çağlanda tanık olduğumuz somut gerçekler iken,. dünyaya kendi ideallerini aşılamakisteyen Batılı ülkelerin en temel değerlerinden biri olan demokrasinin
sabit hangi standardından söz edebileceğiz? Ve eğer demokrasi, bütün ulusların temel hak, özgürlük, siyasal katılım ve örgütlü muhalefethakkının tanınması yoluyla barışve karşılıklı saygı temelinde birlikteyaşamalarını evrensel bir ideal olarak savunuyorsa, öncelikle demokrasiyi bütün dünyaya telkin eden ilkelerin en başta bu ideallere ve dejenere bağlılık göstermeleri gerekmez mi?
Aslında bu olayda henüz aydınlanmamış muğlak bir taraf var. O da, demokratik ideallerin, onu savunan ülkede genel geçer siyasi mekanizma ile ilişkili olması olgusudur. Demokrasi Faşizme, Komünizme, kısaca totaliter rejimlere karşı olduğu kadar teorik olarak Aristokrasi'ye de karşıdır. Ne var ki bu alanda demokrasi ile yönetilen Batı'lı ülkeler arasında önemli farklılıklar gözleniyor. Söz gelimi demokrasinin beşiği sayılan İngiltere’de 18. yüzyılın sonlarına kadar oy verme hakkı çok az bir kesimin ayrıcalığı olarak kabul edilmişve Aristokrasi bugüne kadar varlığını sürdürebilmiştir. Demek oluyor ki, İngiliz demokrasisinin Aristokrasiye karşı olmak gibi bir mecburiyeti yok. Cumhuriyet düşüncesinin çok köklü olduğu Fransa'ya karşı, örneğin Hollanda, Danimarka, Belçika, İsveç ve Norveç gibi Kuzey ülkeleri birer Cumhuriyet değildirler, (Bkz. İsmet Özel, Cuma Mektupları II. s.65v.d.) İsviçre, demokrasinin en iyi uygulandığı ülke kabul edilmesine rağmen ancak 1972 yılında kadınlara oy v erme hakkını tanımıştır. Benzer konumda olan İsveç laik bile değildir.
İsveç, örneğin Türkiye'de çoğu İttihatçı aydın ve jakobencinin iddia ettiğinin aksine demokrasi ile laiklik arasında zorunlu bir ilişki kurulamayacağını gösterir. Kuşkusuz İsveç, insan haklarının korunduğu, demokratik bir sosyal devlettir; ama laik değildir; buna karşılık Suudi Arabistan laik olmadığı gibi demokratik bir ülke de değildir ve bu monarşide insan haklan ve özgürlükler kral ve ailesinin iki dudakları arasından çıkacak sözlere bağlıdır.
Demek oluyor ki öncelikle demokrasi sözcüğünün etimolojik ve siyasi kullanışındaki belirsizliği gidermek gerekir. "Kültür" gibi, "demokrasi" sözcüğünün de 300'den fazla tanımı var. Yine de "halk egemenliği" değişmezliği ana unsur olarak bütün bu tanımlarda ön plana çıkar. Buna göre özellikle Batılı demokrasilerin üç ana ilkeye dayandıkları söylenebilir:
1. Birey özgürlüğünün korunması ve yasalarla güvence altına alınması, (Bireycilik)
2. Halk yönetiminin kurumsal ifadesi olan meclis sistemi (Vekalet)
3. Oy kullanma hakkı ile yönetimin çoğunluğa dayanması (Çoğunluk)
Bu üç temel ilke, demokrasinin bireycilik, vekalet ve çoğunluk'a dayalı üçlü karakterini ifade eder.
Bu üçlü ayrımda değer ile mekanizma iç içe geçmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi bugün demokrasinin içerdiği değerler, başka zamanlarda ve başka siyasal kültürlerde demokratik olmayan mekanizmalarla temsil edilmiştir. Şu halde evrensel siyasal değerleri ve idealleri sadece demokrasilere bağlamak mümkün değildir. Belki içerdiği değerler ile bunların taşıyıcısı durumundaki mekanizma açısından demokrasinin salt Batı'nın geleneklerine ve siyaset kültürüne özgü olduğunu söylemek mümkündür. Bu anlamda demokrasi ile onun tarihsel arkaplanını besleyen sınıf mücadelesi ve mezhep farklılığı ile geçerli mutlakıyetçi yönetimler içinde aristokrasinin ruhban sınıfıyla olan organik ittifakını da akılda tutmak lazım. Demokrasiyi Batı'nın bu tamamen kendine özgü tarihsel sosyal, dini, siyasi ve ekonomik şartlarından aynı düşünemeyiz ve "demokrasi niçin başka yerde gelişmedi" sorusunu bu temel gerçeği göz ardı ederek soramayız.
Burada sistemler açısından veglobal anlamda dörtlü bir tasnif yapılabileceğini düşünüyorum:
1. Siyasal mekanizması siyasal değerlerine uygun ideal sistem (Sözleşme Temelinde Çoğulcu İslami Model):Buna katılım temelindeMedine'de Peygamber’in önderliğinde imzalanan Medine Vesikası'nı örnek gösterebiliriz. Vesika, farklı dini, kültürel ve etnik grupların tam siyasal katılımına açık bir modeli öngörüp dini/hukuki özerklik temelinde çoğulculuğa dayanmaktadır. Siyasi haklar ile askeri ve mali yükümlülüklerin eşit dağılımında sosyalblokların üzerinde birleştikleri ana ilke, farklı inançlara mensup çok sayıda cemaatin bir arada ve yan yana yaşamasıdır. Vesika, karşılıklı görüşme sonunda oydaşma yöntemi ile hukuki bir metin olarak ortaya çıkmışve bir arada yaşamayı kabul eden Şehir Devlet sakinlerinin yazılı anayasası olarak yürürlüğe girmiştir. Modelsiyasal katılım ve muhalefete sonunakadar açıktır; katılım ve muhalefetinyasal dayanağını sözleşme ile eldeedilen haklar teşkil eder.
2. İdeal siyasi değerleri kısmen koruyup sürdüren ve fakat mekanizması ile halkın siyasal katılımına kapalı olan sistem (Hilafet-Saltanat Modeli):Kısmen Emevi ve Abbasilerde, ağırlıklı olarak Osmanlı'da görülen bu sistem kendi içinde paradoksal bir kimliğe sahiptir. Bir yandan siyasal mekanizması itibarı ilehalkın siyasal katılımına kapalı iken,öte yandan insan haklarının korunmasında ve hukukun üstünlüğü temelinde evrensel siyasal değerleresaygılıdır. Yönetim hukuku demekolan Örf alanında despot olan sistem,sivil toplumun alanı demek olan Şeriat alanında adildir. Medine Vesikası ile başlayıp Hz. Ali'nin şehadetinekadar süren katılımcı İslami modellemukayese edildiğinde, siyasal felsefesi ve yönetim tarzı (mekanizma) ile ideal olandan radikal bir kopuşu, kesin bir sapmayı ifade eder. Ancak, çağdaşları Avrupalı monarşilerle mukayese edildiğinde daha adil ve ileri bir modeli temsil ettiği görülür.
3. Siyasal değerleri ve mekanizması ile halkın siyasal katılımına kapalı olan sistem (Mutlakiyetçi Monarşiler, Aristokrasi):Bu türden yönetimlere Çin'in geleneğe dayalı monarşileri, feodalite, Hind'in Kast sistemi, Iran ve Bizans imparatorlukları, Roma ve Fransız ihtilaline kadar Avrupa'da görülen krallık ve aristokrasileri örnek gösterilebilir. Bu modellerde devlet, poltik alan yanında sivil alanı da ele geçirmiştir. Din- devlet ilişkisi bağlamında ruhban siminin yönetimi olan Teokrasiyi ve dinin devletin bünyesinde örgütlenme biçimi olan Bizantinizm'i veya Rus Çarlık sistemini de bu grup içinde mütalaa edebilirz. Tasnif global olduğundan temel ölçüt, siyasal sistemin değer ve mekanizması açısından yönetilenlerin katılım ve muhalefet haklarına karşı takındığı tutumla belirlenmektedir.
4. Siyasal mekanizması siyasal değerlerinin gerisinde kalan sistem (Demokratik Model):Felsefi anlamıyla bireyciliği bir kenara bırakacak olursak, Leslie Lipson'un deyimiyle olgun demokrasiler, temel siyasal özgürlükler, ırk eşitliği, dinsel hoşgörü ve düşünsel özgürlük, kültürel gelişme, iş ve meslekte fırsat eşitliği, fiziksel ve toplumsal tehlikelere karşı güvenlik gibi değerleri içerirler. Bu değerlerin genel geçer ve herkesçe kabul edilebilir değerler olduklarını düşünsek bile, bugünkü demokratik mekanizmaların bunları ne ölçüde bireye ve topluma sağladıkları ciddi olarak sorulabilir. Kaldı ki bu değerler, "devlet yönetimi aracılığı ile toplumun gerçekleştirmesi gereken görevler" dizisi olarak görülür ve sivil topluma geniş haklar tanındığı one sürülmesine rağmen, politik topluma yanı devlete yine de tayin edici bir rol verilir. Bence bu tersine çevrilmiş bir biçimde, Osmanlı saltanat modelinin içerdiği paradoksun benzen bir paradoksun bugünkü modern toplumlar için de geçerli olduğunu, insan görüşü ve tabii hukuk geleneğiile birleştiğinde ancak mekanizmanın kendini son derece rafine yöntemlerle gizlediğini anlatan önemli bir durumdur. Çünkü, bütün katılımcı ve özgürlükçü söylemine rağmen, demokratik mekanizma özünde gerçek çoğulculuğa kapalıdır. Ancak pratikte gerçekleşmese bile, demokratik modelin ilke olarak siyasal katılıma ve örgütlü muhalefete açık olduğunu söylemek gerekir.
Şimdi demokratik mekanizma¬nın yukarıda işaret ettiğimiz üçlü ya¬pısına daha yakından bakıp ideal si¬yasal değerlerin niçin bu mekanizma ile gerçekeşmesinin mümkün olmadığını görelim.
1. BİREYCİLİK
Bireycilik Batılı bütün düşünce sistemlerinin ortak temelini teşkil eder. Konumumzla ilgisi her ne kadar Fransız devrimi arefesinde "Ne tanrı ne efendi" şeklinde gelişen Kili- se'nin kişiliğinde din adamlarının yönetimi olan Teokrasiye ve Kral'ın kişiliğinde somutlaşan mutlakiyetçi idarelere karşı tabii düzenden ilham alan vatandaş haklarına sahip salt insanın değerini önplana çıkaran bir siyasal değer ise de, asıl felsefi kökeni daha derinlere inmektedir. Bu bağlamda bireycilik, birey (insan)ın dışında ve üstünde olan bütün ilahi, metafizik ve manevi otoriteleri reddeden, Hakikati ve gerçekliğin bilgisini bireye indirgeyen bir felsefi görüştür ki, böyle bir görüşün İslam düşünce tarihinde ortaya çıkması mümkün değildi; nitekim hiç bir düşünce akımı veya siyasi ve itikadi fırkanın böyle bir görüşü savunduğu görülmemiştir.
Belki burda demokrasinin temel felsefi varsayımı olan değerlerin beşeri (hümanist) karakteri ile İslam siyasal felsefesinde değerlerin ilahi karakteri arasındaki öemli farkın altı çizilebilir. Bu açıdan bakıldığında bu iki sistemin temelde bir örtüşme noktalan bulmalan mümkün değildir. Ama hakimiyet hakkını veya yönetimi kullanma yetkisinin tamamen halka ait olduğu konusunda bir benzerlik görülür. Ancak bu, şu anda üze- nnde duracağımız bir konu değildir.
Yunan stoacılığı, Hıristiyanlık insan görüşü ve tabii hukuk geleneği ile birleştiğinde bireycilik siyasal bir felsefe olarak, devlete ve hatta toplu¬ma karşı bireyin salt varlığını savunan ve bunu yasaların teminatı altına alan bir görüş şeklinde Batılı demokrasi¬lerin temel ilkeleri arasına girdi. Bu anlamıyla bireycilik, görünürde ken¬di aleyhlerinde olarak toplum ve dev¬let tarafından yüceltilen bir ilkedir. Devlet, bireyin hak ve özgürlüklerini koruyan, onur ve bağımsızlığını güvence altına alan koruyucu bir rol üstlenmekle bu felsefi temelde adeta yeniden tanımlandı, bireyin manevi yücelmesinin, devlet, hukuk veya anayasalar tarafından güvence altına alınan siyasi haklarla sağlanacağı şartına bağlandı.
Ama asıl bireyciliği vazgeçilemez bir felsefe konumuna yükselten liberal kapitalizm oldu. Çünkü Max Weberin de dediği gibi kapitalizmin gelişme zemini bulmasının ön şartı, bireyciliğin bir yaşama felsefesi şeklinde kabul edilmesine bağlıdır. Bu felsefe, bireyler arasında iktisadi rekabet ve yarışı öngördüğünden sonuç itibariyle gelişme ve ilerlemeyi doğuracaktır. Bireyler eşit yeteneklerde donatılmadığından, eğer sağlıklı bir ış bölümü düzeni kurulabilirse, farklı rollerin serbestçe görülmesi ile toplumsal gelişme de kendiliğinden ger¬çekleşecektir. Darwin tarafından biyolojide savunulan, sosyolojide Max Weber ve siyasette Tocgueville tarafından formüle edilen bu görüşü iktisatta Adam Smith'in Homo Economics, yani kendi çıkarı için yaşayan ve mücadele eden İktisadi Adamı'na kadar götürmek mümkün.
Totaliter yönetimlerin aksine, bireyin üstün ve biricik değer olduğuna inanan bu siyasal felsefe kendini en iyi demokraside ifade etmektedir. Nitekim Fransız İnsan Haklan Bildi- risi'nden Birleşmiş Milletler İnsan Haklan Evrensel Bildirisi'ne kadar, bütün bu hukuki metinlerin, temelde bireyin özgür bir ortamda ve başkalarıyla yarışarak kendini gerçekleştirme haklarını teminat altına aldıkları söylenebilir.
Bu anlamda evrensel ve herkesiçin genel geçer idealler olarak Batınıninsan haklan, demokrasi serbest piyasa ekonomisini ön şart haline getirdiğini ve Atlantik'ten Pasifik’e kadar ortak Avrupa kültürünü neden bu üç temel ilkeye dayandırdığını anlamak daha kolaydır. Çünkü gezegen ölçeğinde yarış ve rekabeti düzenleyen bir siyasal model olarak serbest piyasa ekonomisini öngörür ve ancak böyle bir dünyada diğerlerinden daha yetenekli ve güçlü olan üstünlük kurabilir. Bu, insan hakları,özgür siyasal katılım, muhalefet, seçim vb. siyasal masum idealler görüntüsü altında kuvvetin yayılmasının ve bugünkü konjonktürde kuvvetlinin başkaları üzerinde hegemonya kurmasının bir başka ifadesi değil mi?
Burada demokrasinin sıkı sıkıya bağlı olduğu düşünülen iki parametrenin reel politik hayattaki durumlarına daha yakından bakmakta yarar var ki, bence bu her iki durumda açık paradokslar var:
a) Yarış ve Katılım Paradoksu: Robert Dahl gibi siyaset bilimcileri, demokrasilerde kaçınılmaz olarak yarış ve katılım temelinde birbiriyle çatışaniki kutup olduğunu öne sürerek, Tam Demokratik bir siyasi modelin mümkün olmadığını, ancak Görece Demokrasiler'den sözedilebileceğinisöylemişlerdir.
Bunun da açıklaması şudur:
Yukarıda değindiğimiz gibi, temelde bireyciliğe dayanan demokratik felsefe, özünde bireyler arasındaki yetenek ve güç farkını kabul eder ve bufarklılığıözgür bir ortamda gelişip kendini temsil etme haklarını savunur. Bireyler arasındaki yetenek ve güç farkı, pekâlâ aynı çıkarlar vesiyasal amaçlar etrafında toplanansosyal gruplar, sınıflar, etnik ve dinicemaatler arasında da olur. Bu durumda daha iyi organize olmuş, üstün bilgi, teknolojik, mali ve enformatik araç ve imkanlara sahip olanlar, kendileri gibi iyi donanıma sahipolmayanlar karşısında, daha yarışınbaşında üstün bir duruma ve yüksekavantajlara sahip olacaklar. Bu gayettabiidir. Nitekim çok iyi eğitim görmüş, iyi beslenmiş, kendini iyi hazırlamış profesyonel bir atletle, ilk defayarışmaya katılan, üstelik yeterincegüçlü olmayan bir atleti aynı kulvarda yarışa sokarsanız, elbette profesyonel olan acemi amatörü daha ilkanda geride bırakacaktır.
Bu trajik-komik durumu büyükŞair Muhammed İkbal şöyle tasvireder:
Bir kaz dedi:
-Hızır Divanı'ndan bir fermangeldi, artık bütün denizler serbesttir.
Bir timsah da şu karşılığı verdi:
-İstediğin yere gidebilirsin, amabeni hiç aklından çıkarma. Çünküben de senin kadar serbestim.
Bir an için bu olgunun yani kazlarla timsahları aynı sularda yarışasokup karşı karşıya bırakan düzeninuluslararası ilişkilerde malların vekaynakların serbest ticaret ve mübadele yoluyla yapıldığı durum için desöz konusu edildiğini düşünelim, kibugünkü dünya sisteminin öngördüğü temel ilişki biçimi budur. Bu durumda teknolojik güç, silah, finansman, bilimsel bilgi ve enformasyonalanlarında mutlak üstünlüğe sahipolan sanayileşmiş ülkeler ile henüzbu yolda emekleme durumunda olan yoksul ülkeler arasındaki bir yarışın adaletli bir yarış olacağı düşünülebilir mi? Hiç kuşkusuz, serbest piyasa ekonomisinin bütün ülkeleri bu şartlarda ve bu eşitsiz güç dağılımında yarışa sokması ya da serbest ticaret ve mübadele kuralları içinde karşı karşıya getirmesi, sanayileşmiş ülkelerin lehinde bir durum yaratacak ve bu karşılıklı ilişki biçimi sürdükçe yoksul ülkeler daha çok yoksullaşacaklardır. Şu halde Ortak Avrupa'nın kültürel değerleri olan demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi evrensel ölçeklerde genel geçer değerler olamaz.
Başka bir çalışmamızda (Bkz. Din ve Modernizm) gösterdiğimiz gibi, bu olgunun devam etmesi halinde gezegenimizi ve türümüzü mutlak bir felaketten kurtarmak mümkün olmayacaktır. Çünkü bu gidişin kaçınılmaz sonucu, yaygın yoksulluk, açlık ve kitlesel ölümlerin geometrik büyümesi ile bütün Batılı olmayan toplumları sarıp yok etmesidir.
Benzer bir durum bir ülkenin ulusal sınırlan içinde cereyan eden siyaset arenasındaki yarış için de aynıyla söz konusudur. Elbette demokrasiler, bütün toplumsal kesimlerin, mesleki, sendikal vb. alanlarda örgütlenmesini ve siyasete katılmasını ön görürler. Ne var ki, öyle de olsa, imkânlar ve güçler hiçbir zaman bütün demokratik kuruluş ve örgütler arasında eşit olarak dağıtılamaz ve her zaman rakiplerine göre daha kuvvetli ve örgütlü bir grup bu yarışta üstün gelmenin yollarını keşfedip bulacaktır.
Bu demektir ki tam yarışçı ve rekabetçi bir demokrasi katılımın alanlarını daraltır veya katılımı anlamsızlaştırıp işlevsiz bir hale sokabilir. Batılı demokrasinin bugün gözlenen genel karakteri budur. Nitekim iktidar seçkinleri, profesyonel ve örgütlü politikacılar, büyük mali şirketler ve dev tröstler, karteller, çok uluslu şirketler, kendi toplumlarında azınlık olmalarına rağmen iyi organize olmuş lobiler vb. demokratik karar mekanizmalarını, kongre, parlamento veya meclisleri derinden etkilemektedirler. Örgütlü baskı ve çıkar grupları, bu yarışçı, liberal ve özgür ortamların geçerli kurallarından yararlanarak faaliyet gösterir, sistemi kendi doğrultularında işletebilmektedirler. Öte yanda ise, büyük bir çoğunluk ancak seçimden seçime tercihte bulunma hakkını kullanabilmekte ve fakat tercihler değişse bile kendi aleyhlerinde sürüp giden sonuç değişmemektedir.
Eğer sistem, yarış alanını katılım lehinde değiştirecek olursa, bu da çoğulcu demokrasilerin vazgeçilmez şartı olan çok partili hayata bir son vermesi sonucunu doğuracaktır. Nitekim çöküşlerinden önce Sovyetler Birliği'nde ve Doğu Bloku ülkelerinde gözlediğimiz sistemin ana yapısı böyleydi. Her seçim döneminde devlet başkanı ve Komünist Partisi'ne mensup delegeler halkın yüzde yüzü tarafından seçilir ve fakat her şey eskisi gibi devam ederdi. Türkiye'de 27 yıllık Tek Parti dönemi ve bugün bir çok Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkesinde de tam katılıma dayalı seçimlerle diktatörler ve onların göstermelik meclisleri başa-getirilmektedir. Bu sistemlerde katılım oranında yarış alanı daralmış, hatta bütünüyle ortadan kalkmış bulunmaktadır.
Bu, bizce bütün özgür seçim, örgütlü muhalefet, çok partili hayat ve siyasal katılım iddialarına rağmen batılı demokrasilerin çözümsüz bir paradoksunu teşkil eder.
b.Birey-Devlet Paradoksu:Burada söz konusu edeceğimiz sorun, demokrasinin eksiksiz uygulandığı kabul edilen bütün. Batılı toplumlar için geçerlidir. Bu paradoks, yalnız demokratik toplumlarda insan teki birey ile toplumun en geniş organizasyonu olan devlet arasındaki trajik çelişkiyi değil, fakat aynı zamanda demokratik temel değer ve felsefi varsayımlar arasında var olan temel bir çelişkiyi de ifade eder. Çünkü demokratik değerler arasında bireycilik başat bir değer konumundaysa da, modern devletin bilim ve teknoloji sayesinde artan gücü karşısında bireyin giderek atomize olduğu, devletin etkili kurumları önünde adeta bir sosyal kukla durumuna düştüğü de bir gerçektir. Bu olgu, Batı toplumlarında yaygın şikâyetlere konu olmaktadır.
Modern demokrasilerde, bireyin kendini gerçekleştirmesine engel teşkil eden iki ana faktör var: Bunlardan biri devlet, diğeri devletle eşgüdüm halinde faaliyet gösteren kurumlardır. Teorik olarak demokrasilerde bireyin bütün temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu doğrudur; ancak bu, bireyin aleyhinde devletin güçlenmesi oranında mümkündür. Çünkü demokratik c.üzende birey, devlet karşısında kendi başına ve yalnız bırakılmıştır. Oysa insan, kendi sosyal grubu içinde bir değer ve anlamlıdır. İlk küçük grup aile ve bunu içine alan cemaattir. Devlet, bireyi sosyal grubu ile yani sosyal blokun içindeki bütünle ilişkisi kesilmemiş doğal bir parçası şeklinde kaale alınca, sivil toplum, politik toplum karşısında güçlenir. Bireyi devletten aldığı hak ve özgürlüklerin fazlalığı veya genişliği güçlendirmez, asıl onu güçlendiren her alanda devletin önüne geçebilen toplumdur. Bundan dolayı İslam siyaset modelinde, ümmet devletten daha geniş hak ve sorumluluklarla korunmuş, böylece birey güçlü kılınmıştır. Modern demokrasilerde ise bireyle ilişkiyi kuran, akitler yapan devlettir. Birey ve devlet pazarlık masasına oturunca, elbette güç devletin "elinde toplandığından devlet kendi isteklerim bireye bir şekilde ve çeşitli yöntemlerle kabul ettirebilecektir. Modern toplumlarda bireyin karşı-cinsten bir bireyle akit temelinde yaptığı ilk sosyal sözleşme olan aile kurumunun giderek zayıflaması, dini, mesleki ve etnik cemaatlerin dağıtılması ve bu sürecin devlet ve kurumlan aracılığıyla hızlandırılması tesadüfî değildir. Geçen yüzyılda Avrupa'da var olan geniş ve geleneksel aile bu yüzyılın ilk yansında çekirdek aileye dönüştü, 21. yüzyıl arefesinde ise trajik bir biçimde tekil- aile'ye doğru evrilmektedir. Sosyal bloklar, gruplar, cemaat ve topluluklar dağıtıldıkça, birey atomize olmakta, bu da devletin ceberrutlaşma imkân ve isteklerini daha çok arttırmaktadır. En demokratik Batılı ülkelerde en ceberrut delvetler vardır ve fakat tarihte görülen kaba ceberrutluktan farklı olarak modern devlet, bilim, medya, teknoloji ve kurumlar aracılığıyla bu ceberrutluğunu rafine etmekte, hatta gizleyebilmektedir. Bugün modern devletin kurumlan yoluyla insan hayatına karışmadığı tek bir alan kaldı mı? Sağlıktan eğitime, yasamadan cinsel hayata kadar...
Modern devletin bireyi yutan azman yapısına uygun rollerle ortaya çıkan modern kurumların kendi aralarında ve birbirlerine karşı objektifleşen ve özerkleşen yapılarında ortaya çıkan soru, yine birey açısından tam bir trajedidir. Sağlık, hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, tüketim ve beslenme alışkanlıktan, giyim, cinsellik, spor, bilim, haber alma vb. her önemli alanın objektif ve özerk kurumu gelişmiştir ve tüm bu kurumlar bireye nasıl davranması gerektiği konusunda birbirine aykırı telkinlerde bulunuyor, insana bir anda oynaması mümkün olmayan çapraz roller yüklüyorlar.
Denilebilir ki bu trajik süreçte birey ölmüş, insan, kendi adına ve kendisi için karar veren özgür bir özne olmaktan çıkıp insan-altı bir nesne varlık derekesine düşmüştür.
Batılı demokrasilerde her şeye rağmen ve tam bir iki yüzlülükle bütün bunlar "çoğunluk" adı altında yapılmaktadır! Laslie Lipson'un güzel tasviriyle, Batılı demokrasilerde bütün kararların halkın genel arzu ve istekleri doğrultusunda alındığı yolundaki yaygın söylenti tam bir aldatmacadır. Çünkü bu görüntünün altında başka gerçekler yatar. Burada arkaplanı iyice aydınlanmaya muhtaç önemli bir soru var, oda şudur: Acaba halkın geneli ve çoğunluğu "nasıl" istiyor? Herhalde karar mevkiinde olanlar önce şöyle der:
- Halk bunu istemelidir.
Demek ki önce "istetilir", sonra bu istek "çoğunluk" sınırına ulaşınca "demokratik" bir nitelik kazanmış olur. Bu konuda bireyi ve toplumu sıkı sıkıya denetleyen bilim merkezleri, kurumlar ve iletişim araçlarına büyük roller düştüğünde kuşku yoktur