Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
01-11-2011 tarihinde, 17:04 saatinde eklendi
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK)
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK)


 

 

ALİ BULAÇ

 

Batı'da gelişen demokratik yö­netim tarzının bugüne kadar insanoğ­lunun ulaşabildiği en iyi rejim oldu­ğu yolunda bütün dünyada yaygın bir inanış var. Şüphesiz rejimler arasın­da yapılan mukayeselerde, demokra­sinin tam karşısında, bir kişinin veya bir hanedanın mutlak yönetimine da­yanan monarşiler veya yönetilen halk yığınlarını budala konumuna in­dirgeyen seçkinlerin yönetimi aris­tokrasiler ya da din temelinde ruhban sınıfını yanılmaz (layuhti) kabul eden teokrasiler yer aldıklarında, halk çoğunluğunun yönetimi olan demokrasiler tercihe şayan bir rejimolarak ortaya çıkarlar.

 

Oysa "sui misal emsal olmaz" veeğer demokrasinin üstün bir rejim ol­duğu savunulacaksa, mukayeseninmonarşi, aristokrasi ve teokrasi iledeğil; modelin kendi içinde ulaşmakistediği ideallerle olan tutarlığı temelalınarak yapılmalı ve insanlık tari­hinde benzer idealleri içeren başkasiyasal sistemlerin bugün de sözüedilen ideal hedeflere ulaşıp ulaşma­dıkları araştırılarak doğru bir yargıyavarılmalıdır.

 

Demokrasinin ana vatanı Batı'dakültür temelde paranoid (mütekeb-bir) bir eğilime sahip olduğundan,henüz daha ne oldusu konusunda be­lirsizlik olan demokrasinin içerdiğ:ideallerle de tamamen Batı'ya özgtolduğu, insanoğlunun ilk defa Batıl:demokrasileri tanıdıktan sonra se­çim, siyasal katılım, muhalefet, yü­rütmenin denetlenmesi, örgütlenmeçoğulcu bir toplumda farklı dini, kül­türel, etnik vb. sosyal blokların ken­dilerini temsil etme gibi kavramlaraulaştığı düşünülür ve bu düşünce Ba­tılı medya tarafından her gün tekraredilip durulur. Gerçekte ise sözü edi­len bütün bu siyasal davranışlarınbaşka kültür ve geleneklerde kimi za­man yaklaşık, kimi zaman birebirkarşılıkları vardır. Bir çok batılı or­yantalist, kadim Arap kabile gelene­ğinin oldukça demokratik bir ruh ta­şıdığını, seçimle işbaşına gelen reisir.yalnızca "eşitler arasında birinci" sa­yıldığını, bütün önemli kararların is­tişare yoluyla alındığını itiraf eder.Bu siyasal davranışlar, İslam'la bir­likte hukuk tarafından korunan üstündeğerler konumuna çıkarıldı ve etkilikurumlarla hayata geçirildi ve hattaHaricilik, Mutezile, Zeydiye ve kimiSünni ve Şii İslami doktriner akımlartarafnıdan hep savunuldu.( Bkz.Dr.Nevin A. Mustafa, İslam SiyasiDüşüncesinde Muhalefet, Çev.Dr.V.Akyüz, İst. 1990). Dahası ta­rafsız bir gözle incelendiğinde yakın­dan görülecektir ki, özellikle pey­gamberin Medine'ye gelişiyleM.622'de müslüman, yahudi ve müş­rikler arasında imzalanan MedineVesikası, eşit haklar temelinde sh ¿­sal katılımı öngören bütün zam an'u-nn ilk yazılı hukuk sözleşmesidir kibu da sözkonusu değerlerin demok­rasi ile ilişkilendirilerek savunulma­ya başlandığı 17. ve 18. yüzyıla görehayli erken bir tarihtir.

 

Bu sözleşmenin belirgin özelliği.dini, hukuki ve kültürel özerkliği ön­gören çoğulcu bir modeli içermesi vebu çoğulculuğu yasal bir teminat altı­na almasıdır. Dini, hukuki ve kültürelözerklik yanında, farklı sosyal blok­ların bir arada ve yan yana barış için­de yaşamasını öngören asıl MedineVesikası ile mukayese edildiğinde,sonuçta çoğunluk rejimleri olan Batı­lı demokrasilerin hayli geri bir siya­sal felsefeyi temsil ettikleri görülür.

İşte bize göre eğer demokrasinin var­lığı aşamalar hakkında doğru bir yargıyavanlacaksa, onun önce farklı bir siyasal kültürün ürünü olan Medi­ne Vesikası ile bir mukayesesi yapıl­malı, ardından demokrasinin kendi içerdiği idealleri ne ölçüde gerçek­leştirdiği bugünkü somut pratikler göz önüne alınarak test edilmelidir.

* * *

Gezegen ölçeğinde demokrasiye duyulan sarsılmaz güven oranında demokrasiye ilişkin tanımlarda da yaygın bir belirsizlik var. İtalyan sos­yologu Pareto'ya bakılırsa demokrasi en az "din" kadar belirsiz bir kavram­dır ve şöhreti kendisinden daha önemlidir. Ancak AGİK'le birlikte Batı, dünyaya tümüyle kendine özgü olduklarını belirttiği üç standartı deklare etti:İnsan hakları, demok­rasiveserbest piyasa ekonomisi. Bu üç değer arasında niçin kaçınıl­maz bir ilişki kurulduğu veya kurul­ması gerektiği konusu pek açık değil. Çünkü tarihte ve günümüzde deney­sel olarak bu üç değer arasında mut­lak bir ilişki olduğu yolunda elimizde somut kanıtlar yok; tam aksine son tahlilde bir saltanat rejimi olmakla birlikte, Örf alanında değilse bile, Şeriat alanında Osmanlı yönetimi he­men hemen bütün tarihi boyunca te­mel insan haklarına saygılı olmuş, devlet, tebaya bakan yüzüyle "ke­rim" sıfatını özenle koruyup sürdür­müştür. Kuşkusuz Osmanlı yöneti­minin demokratik bir yönetim oluğu ve sözgelimi Sultan'ın halk oyuyla seçilip başa geldiği söylenemez; an­cak yönetim biçimi Saltanat ve Hila­fet olan Osmanlı, geniş sivil alanda insan haklan konusunda en az bu­günkü Batılı hükümetler oranında duyarlı bir devlettir. Bu durum, geri­ye doğru gidilerek Selçuklu, Abbasi ve Emeviler'e kadar götürülebilir.

 

Şu halde insan haklan ile halk ço­ğunluğunun yönetimi olan demokra­si arasında mutlak bir ilişki kurulmak istenmesi itibari veya keyfi bir tu­tumdur. Hele hele, insan haklarının ancak serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu ülkelerde korunacağı yolundaki iddia ise büsbütün bir pro- pogandadan öte bir anlam taşımaz. Hatta tam aksine temelde yanşa da¬yanan serbest piyasa kurallannın ge¬çerli olduğu siyasi demokrasilerde, yanşın katılım aleyhinde geliştiği bir gerçektir, buna ileride değineceğiz.

 

 

DEMOKRASI'NIN STANDARTLARI

 

Demokrasi'nin temel felsefi var­sayımları veya siyasal idealleri yö­nünden kendisini indergeyebileceği- miz bir takım sabitleri (standartlar) var mıdır? AGİK üç ana standartı deklare ediyor. Normalde bunlar de­mokratik değerler içinde ele alınma­yı gerektirir. İnsan haklan ve serbest piyasa ekonomisi niçin demokrasi ile yanyana duruyor da, içice durmu­yor? Bu önemli bir sorudur. Çünkü eğer demokrasi, tanım gereği insan haklannı içeriyorsa, o zaman bir kav­ramın kendisi ile içeriği ayrı ayn ele alınamaz. Eğer insan hakları ancak demokrasi ile teminat altına alınıyor­sa, bu durumda demokrasinin kendi­si insan haklanndan ayn olması gere­kir. Benzer ilişki, serbest piyasa eko­nomisi için de geçerlidir.

 

Osya Türkiye'de kimi siyasetçile­re bakarsanaz, demokrasi ancak ser­best piyasa kurallannın geçerli oldu­ğu, hür teşebbüs ve mülkiyet hakkı­nın her türlü engellemeler karşısında korunduğu bir ortamda gelişir. Bu, demokrasi ile kapitalizm arasında kaçınılmaz ilişki kurup, demokrasiyi endüstriyel kapitalizmin ürünü sayan klasik görüşün bir tekrandır. Oysa kapitalizmin gelişip serpildiği her yerde demokrasinin olması gerek­mez. İki dünya savaşı arasında en­düstriyel kapitalizmin en güçlü ülke­si olan Almanya, demokratik bütün değerleri inkar eden Naziler tarafın­dan yönetildi. Bugün Güney Kore de, yıllık yüzde 25'lik büyüme hızını de­mokrasiye borçlu değildir.

 

Başarılmamış da olsa Salazar'ın da benzer idealleri vardı. Parlamen­ter türde bir anayasaya karşı çıkan Salazar'a göre, iktidar için parti reka­beti zorunlu değlidir; ama yöneten­lerin yetkilerini mutlak olmaktan çı­karıp sınırlandırmak zorunludur; on­lar yasalar, din ve ahlakın buyruklan altında toplumla devleti birbirine ka­rıştırmadan yönetebilirler. Şüphesiz Salazar'ın Portekiz için tasarladığı anti-demokratik liberal formülü ba­şarılı olamadı, ama partilerin demok­rasinin kaçınılmaz kurumları olma­dığı yolundaki düşüncenin savunul-ması da son bulmadı. (Bkz.. Ray­mondAron, Demokrasi ve Totalita­rizm, s,227 vd.)

Nitekim Birleşmiş Milletler'in eski Genel Sekreteri U.Thant (1961­1971),örgütte sorumlu olduğu bir zamanda, demokrasinin hükümet karşısında örgütlü bir muhalefetin varlığını gerektiği düşüncesini doğru bulmadığını söyleyecek, demokrasi­nin standardı olarak muhalefet öz­gürlüğünü gösterecekti.

Şu halde bu konularda da demok­rasinin belirli standatlara sabip oldu­ğu ve hep böyle anlaşılması gerektiği öne sürülemez. Bugün demokrasinin standartlarından sözedenlerin çoğu, aslında farkında olsun olmasın, İn­giltere, Fransa ve ABD'nin yönetim standartlarını tekrar etmektedirler. Bunun başlıca nedeni, bu ülkelerin demokrasi ile dış politikaları arasın­da zorunlu bağlar kurmaları ve daha önemlisi Amerika'nın kuruluşundan bu yana demokrasiye üniversal pres­tij kazandırmak için çaba harcaması- dır.

 

• Faşizm, dünyayı yutma­ya kalkışan ikinci bir Roma idealiydi ve bundan dolayı lanetlenmişti. Ama Sovyet Rusya da mülkiyet düşmanı değil miydi? İkinci Dünya savaşı'ndan sonra başla­yan soğuk savaş dönemi boyunca, Batı tarafından sürdürülen acımasız propa­ganda Kep bu iki tehdidi öne çıkararak gelişti ve fa­kat bu alanda demokrasi Batı yayılmacılığının basit bir siyaset aracı olarak kul-

ingiltere, Fransa ve Amerika'nın endüstri alanındaki üstünlüklerini di­ğer ülkelere karşı demokrasi ideali ile savunup kabul ettirdikleri doğru­dur. Ancak bu, bir demokrasi kavgası değil, dünya pazarları üzerinde bir­birleriyle ölümcül rekabetlere giri­şen kapitalist ülkelerin kav gaşiydi.

Geçen yüzyılın Bismark Prusyası, İngiltere ve Fransa karşısında yükse­len bir rakip güç olduğu için düşman hedef seçilmişti. Çarlık Rusya ile II. Abdülhamid yönetimindeki Osman­lı devleti de sadece demokrasiye ka­palı ülkeler olduklarından değil, Prusya ile olan yakınlıkları dolayı­sıyla aynı baskıcı rejimler sınıfına dahil edilmişlerdi. Aynı dönemde birçok anti-demokratik ülkenin, in­giltere ve Fransa ile ittifak halinde ol­duklarından totaliter rejimleri gör­mezlikten geliniyordu. Benzer bir durum Körfez Savaşı'nda da yaşandı. Saddam Hüseyin, Irak'ın tek hakim diktatörü olarak İslam devrimini boğmak üzere İran'a karşı savaşır­ken, Betı'nın hiçbir demokratik ülke­si onun baskı rejiminin niteliğini ha­tırlamadı; ancak Kuveyt'i işgal edin­ce bu sefer bölgenin eri gerici-dini monarşisi olan Kuveyt'in sözde "meşru hükümeti" adma aynı Batı (ABD-İngiltere-Fransa), Saddam'ın insanlık dışı cinayetlerini bahane edip Irak'a karşı savaş açtı ve bin kişi­lik Şeyh ailesi adına (hayır petrol ku­yuları've insan haklarına bugüne ka­dar bir kere olsun riayet ettiği görül­memiş İsrail'in güvenliği adına) Irak halkı üzerine bir milyon ton bomba yağdırdı. Ateş-kesle birlikte Irak hal­kı demokrasi talep ederek Saddam Hüseyin'e karşı ayaklanınca, bu sefer de Irak'a İslami yönetim gelir korku­suyla Batı'nın demokratik ülkeleri Saddam'ın binlerce masum insanı katletmesine ses çıkarmadı, hatta onu bu cinayetlerinde teşvik etti.

 

Geçen yüzyılın sonlarında ve bu yüzyılın başlarında Osmanlı'nın is­tibdat yönetimine karşı temel hak, özgürlükler ve demokrasi adma mü­cadele verdiklerini iddia eden İngil­tere ve Fransa, gerçekte kendilerine karşı oluşan Alman-Osmanlı-Rus it­tifakını parçalamak istiyor, impara­torluğu dağıtmayı ve kendi araların­da bölüştürmeyi planlıyorlardı. Yok­sa, hiçbir toplumsal desteği olmayan İttihat ve Terakki Çetesini destekle­menin saf demokrasi ile ilgisi yoktu. Dün Osmanlıyı kendilerine altın bir tepsi içinde sunan İttihat ve Terak- ki'yi destekleyen Batılı demokratikülkeler, bugün de İttihat ve Terak- ki'nin iki kanadının izdüşümü olan Irak (Saddam Hüseyin yani Talat Pa­şa) ve Suriye (Hafız Esad yani Envar Paşa) yi rejimlerinin niteliğine değil, onlara sağladıkları yararlara bakarak desteklemektedirler; tıpkı dini-mo- narşileri aynı amaçlarla destekledik­leri gibi.

 

Demek ki daha işin başında de­mokrasinin içerde ve dışarıda tutarlı­lığına referans olacak herhangi ulus­lararası bir standardından söz edile­mez. İkinci Dünya Savaşında de­mokratik ülkeler Faşist İtalya ve Na­zi Almanya'sına karşı savşatılar, ama Komünist Rusya ile de oturup Yal- ta'da Avrupa'yı ve dünyayı kendi ara­larında bölüştüler. Faşizm, dünyayı yutmaya kalkışan ikinci bir Roma idealiydi ve bundan dolayı lanetlen­mişti. Ama Sovyet Rusya da mülki­yet düşmanı değil miydi? İkinci Dün­ya savaşı'ndan sonra başlayan soğuk savaş dönemi boyunca, Batı tarafın­dan sürdürülen acımasız propaganda hep bu iki tehdidi öne çıkararak ge­lişti ve fakat bu alanda demokrasi Batı yayılmacılığının basit bir siyaset aracı olarak kullanıldı. Nitekim yeri geldiğinde Fransa'nın kendi bağım­sızlıkları uğruna savaşan 1.5 milyon Cezayirli'yi katletmesine kimse ses çıkarmadı ve 1991'e gelindiğnide eşit şartlarda demokratik yarış hakla­rı talep eden İslami muhalefetin ezil­mesi için aynı demokratik Batı, yan­daşı Cezayir yönetiminin seçimleri iptal etmesine ve sokak ortasında masum gençleri öldürmesine el altın-sarjKEcî. verdi. Bu örneklere dün- er, :.icçı ve baskıcı iki rejimi :ıan İsrail ve Güney Afrika'ya veri- i- nr.iK'.i- ce eklemek gerekir. : : 4z.ce ¿e—okrasi ile yönetilen ül- t;-erde tek bir standarttan sözedile- tr. o da kesin olarak bu ülkelerin tire, koydukları standartlara uymamalarıdır.

 

Bütün bu anlattıklarımız çağl­anda tanık olduğumuz somut ger­çekler iken,. dünyaya kendi ideallerini aşılamakisteyen Batılı ülkelerin en temel değerlerinden biri olan demokrasinin

sabit hangi standardından söz edebileceğiz? Ve eğer demokra­si, bütün ulusların temel hak, özgürlük, siyasal katılım ve örgütlü muhalefethakkının tanınması yoluyla barışve karşılıklı saygı temelinde birlikteyaşamalarını evrensel bir ideal olarak savunuyorsa, öncelikle demokrasiyi bütün dünyaya telkin eden ilkelerin en başta bu ideallere ve de­jenere bağlılık göstermeleri gerek­mez mi?

 

Aslında bu olayda henüz aydın­lanmamış muğlak bir taraf var. O da, demokratik ideallerin, onu savunan ülkede genel geçer siyasi mekaniz­ma ile ilişkili olması olgusudur. Demokrasi Faşizme, Komünizme, kısa­ca totaliter rejimlere karşı olduğu kadar teorik olarak Aristokrasi'ye de karşıdır. Ne var ki bu alanda demok­rasi ile yönetilen Batı'lı ülkeler ara­sında önemli farklılıklar gözleniyor. Söz gelimi demokrasinin beşiği sayı­lan İngiltere’de 18. yüzyılın sonlarına kadar oy verme hakkı çok az bir kesi­min ayrıcalığı olarak kabul edilmişve Aristokrasi bugüne kadar varlığını sürdürebilmiştir. Demek oluyor ki, İngiliz demokrasisinin Aristokra­siye karşı olmak gibi bir mecburiyeti yok. Cumhuriyet düşüncesinin çok köklü olduğu Fransa'ya karşı, örne­ğin Hollanda, Danimarka, Belçika, İsveç ve Norveç gibi Kuzey ülkeleri birer Cumhuriyet değildirler, (Bkz. İsmet Özel, Cuma Mektupları II. s.65v.d.) İsviçre, demokrasinin en iyi uy­gulandığı ülke kabul edilmesine rağ­men ancak 1972 yılında kadınlara oy v erme hakkını tanımıştır. Benzer ko­numda olan İsveç laik bile değildir.

 

İsveç, örneğin Türkiye'de çoğu İtti­hatçı aydın ve jakobencinin iddia et­tiğinin aksine demokrasi ile laiklik arasında zorunlu bir ilişki kurulamayacağını gösterir. Kuşkusuz İsveç, insan haklarının korunduğu, demok­ratik bir sosyal devlettir; ama laik değildir; buna karşılık Suudi Arabis­tan laik olmadığı gibi demokratik bir ülke de değildir ve bu monarşide in­san haklan ve özgürlükler kral ve ai­lesinin iki dudakları arasından çıka­cak sözlere bağlıdır.

 

Demek oluyor ki öncelikle de­mokrasi sözcüğünün etimolojik ve siyasi kullanışındaki belirsizliği gi­dermek gerekir. "Kültür" gibi, "de­mokrasi" sözcüğünün de 300'den fazla tanımı var. Yine de "halk ege­menliği" değişmezliği ana unsur ola­rak bütün bu tanımlarda ön plana çı­kar. Buna göre özellikle Batılı de­mokrasilerin üç ana ilkeye dayandık­ları söylenebilir:

 

1.      Birey özgürlüğünün korunma­sı ve yasalarla güvence altına alınma­sı, (Bireycilik)

2.      Halk yönetiminin kurumsal ifadesi olan meclis sistemi (Vekalet)

3.        Oy kullanma hakkı ile yöneti­min çoğunluğa dayanması (Çoğun­luk)

 

Bu üç temel ilke, demokrasinin bireycilik, vekalet ve çoğunluk'a da­yalı üçlü karakterini ifade eder.

 

Bu üçlü ayrımda değer ile meka­nizma iç içe geçmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi bugün demokrasi­nin içerdiği değerler, başka zaman­larda ve başka siyasal kültürlerde de­mokratik olmayan mekanizmalarla temsil edilmiştir. Şu halde evrensel siyasal değerleri ve idealleri sadece demokrasilere bağlamak mümkün değildir. Belki içerdiği değerler ile bunların taşıyıcısı durumundaki me­kanizma açısından demokrasinin salt Batı'nın geleneklerine ve siyaset kül­türüne özgü olduğunu söylemek mümkündür. Bu anlamda demokrasi ile onun tarihsel arkaplanını besleyen sınıf mücadelesi ve mezhep farklılığı ile geçerli mutlakıyetçi yönetimler içinde aristokrasinin ruhban sınıfıyla olan organik ittifakını da akılda tut­mak lazım. Demokrasiyi Batı'nın bu tamamen kendine özgü tarihsel sos­yal, dini, siyasi ve ekonomik şartla­rından aynı düşünemeyiz ve "demok­rasi niçin başka yerde gelişmedi" so­rusunu bu temel gerçeği göz ardı ede­rek soramayız.

 

Burada sistemler açısından veglobal anlamda dörtlü bir tasnif yapı­labileceğini düşünüyorum:

 

1.        Siyasal mekanizması siyasal değerlerine uygun ideal sistem (Söz­leşme Temelinde Çoğulcu İslami Model):Buna katılım temelindeMedine'de Peygamber’in önderliğin­de imzalanan Medine Vesikası'nı ör­nek gösterebiliriz. Vesika, farklı di­ni, kültürel ve etnik grupların tam si­yasal katılımına açık bir modeli ön­görüp dini/hukuki özerklik temelin­de çoğulculuğa dayanmaktadır. Si­yasi haklar ile askeri ve mali yüküm­lülüklerin eşit dağılımında sosyalblokların üzerinde birleştikleri ana il­ke, farklı inançlara mensup çok sayı­da cemaatin bir arada ve yan yana ya­şamasıdır. Vesika, karşılıklı görüş­me sonunda oydaşma yöntemi ile hu­kuki bir metin olarak ortaya çıkmışve bir arada yaşamayı kabul eden Şe­hir Devlet sakinlerinin yazılı anaya­sası olarak yürürlüğe girmiştir. Modelsiyasal katılım ve muhalefete sonunakadar açıktır; katılım ve muhalefetinyasal dayanağını sözleşme ile eldeedilen haklar teşkil eder.

 

2.      İdeal siyasi değerleri kısmen koruyup sürdüren ve fakat mekaniz­ması ile halkın siyasal katılımına ka­palı olan sistem (Hilafet-Saltanat Modeli):Kısmen Emevi ve Abbasilerde, ağırlıklı olarak Osmanlı'da gö­rülen bu sistem kendi içinde para­doksal bir kimliğe sahiptir. Bir yan­dan siyasal mekanizması itibarı ilehalkın siyasal katılımına kapalı iken,öte yandan insan haklarının korun­masında ve hukukun üstünlüğü te­melinde evrensel siyasal değerleresaygılıdır. Yönetim hukuku demekolan Örf alanında despot olan sistem,sivil toplumun alanı demek olan Şe­riat alanında adildir. Medine Vesika­sı ile başlayıp Hz. Ali'nin şehadetinekadar süren katılımcı İslami modellemukayese edildiğinde, siyasal felse­fesi ve yönetim tarzı (mekanizma) ile ideal olandan radikal bir kopuşu, ke­sin bir sapmayı ifade eder. Ancak, çağdaşları Avrupalı monarşilerle mukayese edildiğinde daha adil ve ileri bir modeli temsil ettiği görülür.

 

3.      Siyasal değerleri ve mekaniz­ması ile halkın siyasal katılımına ka­palı olan sistem (Mutlakiyetçi Mo­narşiler, Aristokrasi):Bu türden yö­netimlere Çin'in geleneğe dayalı mo­narşileri, feodalite, Hind'in Kast sis­temi, Iran ve Bizans imparatorlukla­rı, Roma ve Fransız ihtilaline kadar Avrupa'da görülen krallık ve aristok­rasileri örnek gösterilebilir. Bu mo­dellerde devlet, poltik alan yanında sivil alanı da ele geçirmiştir. Din- devlet ilişkisi bağlamında ruhban si­minin yönetimi olan Teokrasiyi ve dinin devletin bünyesinde örgütlen­me biçimi olan Bizantinizm'i veya Rus Çarlık sistemini de bu grup için­de mütalaa edebilirz. Tasnif global olduğundan temel ölçüt, siyasal sis­temin değer ve mekanizması açısın­dan yönetilenlerin katılım ve muha­lefet haklarına karşı takındığı tutum­la belirlenmektedir.

 

4.      Siyasal mekanizması siyasal değerlerinin gerisinde kalan sistem (Demokratik Model):Felsefi anla­mıyla bireyciliği bir kenara bıraka­cak olursak, Leslie Lipson'un deyi­miyle olgun demokrasiler, temel si­yasal özgürlükler, ırk eşitliği, dinsel hoşgörü ve düşünsel özgürlük, kültü­rel gelişme, iş ve meslekte fırsat eşit­liği, fiziksel ve toplumsal tehlikelere karşı güvenlik gibi değerleri içerir­ler. Bu değerlerin genel geçer ve her­kesçe kabul edilebilir değerler olduk­larını düşünsek bile, bugünkü de­mokratik mekanizmaların bunları ne ölçüde bireye ve topluma sağladıkla­rı ciddi olarak sorulabilir. Kaldı ki bu değerler, "devlet yönetimi aracılığı ile toplumun gerçekleştirmesi gere­ken görevler" dizisi olarak görülür ve sivil topluma geniş haklar tanındığı one sürülmesine rağmen, politik top­luma yanı devlete yine de tayin edici bir rol verilir. Bence bu tersine çev­rilmiş bir biçimde, Osmanlı saltanat modelinin içerdiği paradoksun ben­zen bir paradoksun bugünkü modern toplumlar için de geçerli olduğunu, insan görüşü ve tabii hukuk geleneğiile birleştiğinde ancak mekanizmanın kendini son derece rafine yöntemlerle gizlediğini anlatan önemli bir durumdur. Çünkü, bütün katılımcı ve özgürlükçü söylemine rağmen, demokratik mekanizma özünde gerçek çoğulculuğa kapalıdır. Ancak pratikte gerçekleşmese bile, demokratik modelin ilke olarak siyasal katılıma ve örgütlü muhalefete açık olduğunu söylemek gerekir.

 

Şimdi demokratik mekanizma¬nın yukarıda işaret ettiğimiz üçlü ya¬pısına daha yakından bakıp ideal si¬yasal değerlerin niçin bu mekanizma ile gerçekeşmesinin mümkün olmadığını görelim.

 

 

 

1.      BİREYCİLİK

 

Bireycilik Batılı bütün düşünce sistemlerinin ortak temelini teşkil eder. Konumumzla ilgisi her ne ka­dar Fransız devrimi arefesinde "Ne tanrı ne efendi" şeklinde gelişen Kili- se'nin kişiliğinde din adamlarının yö­netimi olan Teokrasiye ve Kral'ın ki­şiliğinde somutlaşan mutlakiyetçi idarelere karşı tabii düzenden ilham alan vatandaş haklarına sahip salt in­sanın değerini önplana çıkaran bir si­yasal değer ise de, asıl felsefi kökeni daha derinlere inmektedir. Bu bağ­lamda bireycilik, birey (insan)ın dı­şında ve üstünde olan bütün ilahi, metafizik ve manevi otoriteleri red­deden, Hakikati ve gerçekliğin bilgi­sini bireye indirgeyen bir felsefi gö­rüştür ki, böyle bir görüşün İslam dü­şünce tarihinde ortaya çıkması müm­kün değildi; nitekim hiç bir düşünce akımı veya siyasi ve itikadi fırkanın böyle bir görüşü savunduğu görül­memiştir.

 

Belki burda demokrasinin temel felsefi varsayımı olan değerlerin be­şeri (hümanist) karakteri ile İslam si­yasal felsefesinde değerlerin ilahi ka­rakteri arasındaki öemli farkın altı çi­zilebilir. Bu açıdan bakıldığında bu iki sistemin temelde bir örtüşme nok­talan bulmalan mümkün değildir. Ama hakimiyet hakkını veya yöneti­mi kullanma yetkisinin tamamen hal­ka ait olduğu konusunda bir benzer­lik görülür. Ancak bu, şu anda üze- nnde duracağımız bir konu değildir.

 

Yunan stoacılığı, Hıristiyanlık insan görüşü ve tabii hukuk geleneği ile birleştiğinde bireycilik siyasal bir felsefe olarak, devlete ve hatta toplu¬ma karşı bireyin salt varlığını savunan ve bunu yasaların teminatı altına alan bir görüş şeklinde Batılı demokrasi¬lerin temel ilkeleri arasına girdi. Bu anlamıyla bireycilik, görünürde ken¬di aleyhlerinde olarak toplum ve dev¬let tarafından yüceltilen bir ilkedir. Devlet, bireyin hak ve özgürlüklerini koruyan, onur ve bağımsızlığını güvence altına alan koruyucu bir rol üstlenmekle bu felsefi temelde adeta yeniden tanımlandı, bireyin manevi yücelmesinin, devlet, hukuk veya anayasalar tarafından güvence altına alınan siyasi haklarla sağlanacağı şartına bağlandı.

 

Ama asıl bireyciliği vazgeçilemez bir felsefe konumuna yükselten liberal kapitalizm oldu. Çünkü Max Weberin de dediği gibi kapitalizmin gelişme zemini bulmasının ön şartı, bireyciliğin bir yaşama felsefesi şeklinde kabul edilmesine bağlıdır. Bu felsefe, bireyler arasında iktisadi rekabet ve yarışı öngördüğünden sonuç itibariyle gelişme ve ilerlemeyi doğuracaktır. Bireyler eşit yeteneklerde donatılmadığından, eğer sağlıklı bir ış bölümü düzeni kurulabilirse, farklı rollerin serbestçe görülmesi ile toplumsal gelişme de kendiliğinden ger¬çekleşecektir. Darwin tarafından biyolojide savunulan, sosyolojide Max Weber ve siyasette Tocgueville tarafından formüle edilen bu görüşü iktisatta Adam Smith'in Homo Economics, yani kendi çıkarı için yaşayan ve mücadele eden İktisadi Adamı'na kadar götürmek mümkün.

Totaliter yönetimlerin aksine, bireyin üstün ve biricik değer olduğuna inanan bu siyasal felsefe kendini en iyi demokraside ifade etmektedir. Nitekim Fransız İnsan Haklan Bildi- risi'nden Birleşmiş Milletler İnsan Haklan Evrensel Bildirisi'ne kadar, bütün bu hukuki metinlerin, temelde bireyin özgür bir ortamda ve başkalarıyla yarışarak kendini gerçekleştirme haklarını teminat altına aldıkları söylenebilir.

 

Bu anlamda evrensel ve herkesiçin genel geçer idealler olarak Batınıninsan haklan, demokrasi serbest piyasa ekonomisini ön şart haline getirdiğini ve Atlantik'ten Pasifik’e kadar ortak Avrupa kültürünü neden bu üç temel ilkeye dayandırdığını anlamak daha kolaydır. Çünkü gezegen ölçeğinde yarış ve rekabeti düzenleyen bir siyasal model olarak serbest piyasa ekonomisini öngörür ve ancak böyle bir dünyada diğerlerinden daha yetenekli ve güçlü olan üstünlük kurabilir. Bu, insan hakları,özgür siyasal katılım, muhalefet, seçim vb. siyasal masum idealler görüntüsü altında kuvvetin yayılmasının ve bugünkü konjonktürde kuvvetlinin başkaları üzerinde hegemonya kurmasının bir başka ifadesi değil mi?

 

Burada demokrasinin sıkı sıkıya bağlı olduğu düşünülen iki parametrenin reel politik hayattaki durumlarına daha yakından bakmakta yarar var ki, bence bu her iki durumda açık paradokslar var:

 

a)        Yarış ve Katılım Paradoksu: Robert Dahl gibi siyaset bilimcileri, demokrasilerde kaçınılmaz olarak yarış ve katılım temelinde birbiriyle çatışaniki kutup olduğunu öne sürerek, Tam Demokratik bir siyasi modelin  mümkün olmadığını, ancak Görece Demokrasiler'den sözedilebileceğinisöylemişlerdir.

 

 Bunun da açıklaması şudur:

 

Yukarıda değindiğimiz gibi, temelde bireyciliğe dayanan demokratik felsefe, özünde bireyler arasındaki yetenek ve güç farkını kabul eder ve bufarklılığıözgür bir ortamda gelişip kendini temsil etme haklarını savunur. Bireyler arasındaki yetenek ve güç farkı, pekâlâ aynı çıkarlar vesiyasal amaçlar etrafında toplanansosyal gruplar, sınıflar, etnik ve dinicemaatler arasında da olur. Bu du­rumda daha iyi organize olmuş, üs­tün bilgi, teknolojik, mali ve enformatik araç ve imkanlara sahip olan­lar, kendileri gibi iyi donanıma sahipolmayanlar karşısında, daha yarışınbaşında üstün bir duruma ve yüksekavantajlara sahip olacaklar. Bu gayettabiidir. Nitekim çok iyi eğitim gör­müş, iyi beslenmiş, kendini iyi hazır­lamış profesyonel bir atletle, ilk defayarışmaya katılan, üstelik yeterincegüçlü olmayan bir atleti aynı kulvar­da yarışa sokarsanız, elbette profes­yonel olan acemi amatörü daha ilkanda geride bırakacaktır.

Bu trajik-komik durumu büyükŞair Muhammed İkbal şöyle tasvireder:

 

Bir kaz dedi:

 

-Hızır Divanı'ndan bir fermangeldi, artık bütün denizler serbesttir.

Bir timsah da şu karşılığı verdi:

-İstediğin yere gidebilirsin, amabeni hiç aklından çıkarma. Çünküben de senin kadar serbestim.

 

Bir an için bu olgunun yani kaz­larla timsahları aynı sularda yarışasokup karşı karşıya bırakan düzeninuluslararası ilişkilerde malların vekaynakların serbest ticaret ve müba­dele yoluyla yapıldığı durum için desöz konusu edildiğini düşünelim, kibugünkü dünya sisteminin öngördü­ğü temel ilişki biçimi budur. Bu du­rumda teknolojik güç, silah, finans­man, bilimsel bilgi ve enformasyonalanlarında mutlak üstünlüğe sahipolan sanayileşmiş ülkeler ile henüzbu yolda emekleme durumunda olan yoksul ülkeler arasındaki bir yarışın adaletli bir yarış olacağı düşünülebi­lir mi? Hiç kuşkusuz, serbest piyasa ekonomisinin bütün ülkeleri bu şart­larda ve bu eşitsiz güç dağılımında yarışa sokması ya da serbest ticaret ve mübadele kuralları içinde karşı karşıya getirmesi, sanayileşmiş ülke­lerin lehinde bir durum yaratacak ve bu karşılıklı ilişki biçimi sürdükçe yoksul ülkeler daha çok yoksullaşa­caklardır. Şu halde Ortak Avrupa'nın kültürel değerleri olan demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi evrensel öl­çeklerde genel geçer değerler ola­maz.

 

Başka bir çalışmamızda (Bkz. Din ve Modernizm) gösterdiğimiz gibi, bu olgunun devam etmesi halin­de gezegenimizi ve türümüzü mutlak bir felaketten kurtarmak mümkün ol­mayacaktır. Çünkü bu gidişin kaçı­nılmaz sonucu, yaygın yoksulluk, aç­lık ve kitlesel ölümlerin geometrik büyümesi ile bütün Batılı olmayan toplumları sarıp yok etmesidir.

 

Benzer bir durum bir ülkenin ulu­sal sınırlan içinde cereyan eden siya­set arenasındaki yarış için de aynıyla söz konusudur. Elbette demokrasiler, bütün toplumsal kesimlerin, mesleki, sendikal vb. alanlarda örgütlenmesini ve siyasete katılmasını ön görürler. Ne var ki, öyle de olsa, imkânlar ve güçler hiçbir zaman bütün demokra­tik kuruluş ve örgütler arasında eşit olarak dağıtılamaz ve her zaman ra­kiplerine göre daha kuvvetli ve ör­gütlü bir grup bu yarışta üstün gelme­nin yollarını keşfedip bulacaktır.

 

Bu demektir ki tam yarışçı ve re­kabetçi bir demokrasi katılımın alanlarını daraltır veya katılımı anlamsızlaştırıp işlevsiz bir hale sokabilir. Ba­tılı demokrasinin bugün gözlenen ge­nel karakteri budur. Nitekim iktidar seçkinleri, profesyonel ve örgütlü politikacılar, büyük mali şirketler ve dev tröstler, karteller, çok uluslu şir­ketler, kendi toplumlarında azınlık olmalarına rağmen iyi organize olmuş lobiler vb. demokratik karar me­kanizmalarını, kongre, parlamento veya meclisleri derinden etkilemek­tedirler. Örgütlü baskı ve çıkar grupları, bu yarışçı, liberal ve özgür or­tamların geçerli kurallarından yarar­lanarak faaliyet gösterir, sistemi ken­di doğrultularında işletebilmektedir­ler. Öte yanda ise, büyük bir çoğun­luk ancak seçimden seçime tercihte bulunma hakkını kullanabilmekte ve fakat tercihler değişse bile kendi aleyhlerinde sürüp giden sonuç değişmemektedir.

 

Eğer sistem, yarış alanını katılım lehinde değiştirecek olursa, bu da ço­ğulcu demokrasilerin vazgeçilmez şartı olan çok partili hayata bir son vermesi sonucunu doğuracaktır. Ni­tekim çöküşlerinden önce Sovyetler Birliği'nde ve Doğu Bloku ülkelerin­de gözlediğimiz sistemin ana yapısı böyleydi. Her seçim döneminde dev­let başkanı ve Komünist Partisi'ne mensup delegeler halkın yüzde yüzü tarafından seçilir ve fakat her şey es­kisi gibi devam ederdi. Türkiye'de 27 yıllık Tek Parti dönemi ve bugün bir çok Ortadoğu, Asya ve Afrika ülke­sinde de tam katılıma dayalı seçim­lerle diktatörler ve onların gösterme­lik meclisleri başa-getirilmektedir. Bu sistemlerde katılım oranında ya­rış alanı daralmış, hatta bütünüyle or­tadan kalkmış bulunmaktadır.

 

Bu, bizce bütün özgür seçim, ör­gütlü muhalefet, çok partili hayat ve siyasal katılım iddialarına rağmen batılı demokrasilerin çözümsüz bir paradoksunu teşkil eder.

 

b.Birey-Devlet Paradoksu:Bu­rada söz konusu edeceğimiz sorun, demokrasinin eksiksiz uygulandığı kabul edilen bütün. Batılı toplumlar için geçerlidir. Bu paradoks, yalnız demokratik toplumlarda insan teki birey ile toplumun en geniş organi­zasyonu olan devlet arasındaki trajik çelişkiyi değil, fakat aynı zamanda demokratik temel değer ve felsefi varsayımlar arasında var olan temel bir çelişkiyi de ifade eder. Çünkü de­mokratik değerler arasında bireyci­lik başat bir değer konumundaysa da, modern devletin bilim ve teknoloji sayesinde artan gücü karşısında bire­yin giderek atomize olduğu, devletin etkili kurumları önünde adeta bir sos­yal kukla durumuna düştüğü de bir gerçektir. Bu olgu, Batı toplumların­da yaygın şikâyetlere konu olmakta­dır.

 

Modern demokrasilerde, bireyin kendini gerçekleştirmesine engel teşkil eden iki ana faktör var: Bunlar­dan biri devlet, diğeri devletle eşgü­düm halinde faaliyet gösteren ku­rumlardır. Teorik olarak demokrasi­lerde bireyin bütün temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu doğrudur; ancak bu, bireyin aleyhinde devletin güçlenmesi oranında mümkündür. Çünkü demokratik c.üzende birey, devlet karşısında kendi başına ve yal­nız bırakılmıştır. Oysa insan, kendi sosyal grubu içinde bir değer ve an­lamlıdır. İlk küçük grup aile ve bunu içine alan cemaattir. Devlet, bireyi sosyal grubu ile yani sosyal blokun içindeki bütünle ilişkisi kesilmemiş doğal bir parçası şeklinde kaale alın­ca, sivil toplum, politik toplum karşı­sında güçlenir. Bireyi devletten aldı­ğı hak ve özgürlüklerin fazlalığı veya genişliği güçlendirmez, asıl onu güçlendiren her alanda devletin önü­ne geçebilen toplumdur. Bundan do­layı İslam siyaset modelinde, ümmet devletten daha geniş hak ve sorumlu­luklarla korunmuş, böylece birey güçlü kılınmıştır. Modern demokra­silerde ise bireyle ilişkiyi kuran, akit­ler yapan devlettir. Birey ve devlet pazarlık masasına oturunca, elbette güç devletin "elinde toplandığından devlet kendi isteklerim bireye bir şe­kilde ve çeşitli yöntemlerle kabul et­tirebilecektir. Modern toplumlarda bi­reyin karşı-cinsten bir bireyle akit te­melinde yaptığı ilk sosyal sözleşme olan aile kurumunun giderek zayıfla­ması, dini, mesleki ve etnik cemaat­lerin dağıtılması ve bu sürecin devlet ve kurumlan aracılığıyla hızlandırıl­ması tesadüfî değildir. Geçen yüzyıl­da Avrupa'da var olan geniş ve gele­neksel aile bu yüzyılın ilk yansında çekirdek aileye dönüştü, 21. yüzyıl arefesinde ise trajik bir biçimde tekil- aile'ye doğru evrilmektedir. Sosyal bloklar, gruplar, cemaat ve topluluk­lar dağıtıldıkça, birey atomize ol­makta, bu da devletin ceberrutlaşma imkân ve isteklerini daha çok arttır­maktadır. En demokratik Batılı ülke­lerde en ceberrut delvetler vardır ve fakat tarihte görülen kaba ceberrutluktan farklı olarak modern devlet, bilim, medya, teknoloji ve kurumlar aracılığıyla bu ceberrutluğunu rafine etmekte, hatta gizleyebilmektedir. Bugün modern devletin kurumlan yoluyla insan hayatına karışmadığı tek bir alan kaldı mı? Sağlıktan eğiti­me, yasamadan cinsel hayata kadar...

 

Modern devletin bireyi yutan az­man yapısına uygun rollerle ortaya çıkan modern kurumların kendi aralarında ve birbirlerine karşı objektifleşen ve özerkleşen yapılarında orta­ya çıkan soru, yine birey açısından tam bir trajedidir. Sağlık, hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, tüketim ve beslenme alışkanlıktan, giyim, cin­sellik, spor, bilim, haber alma vb. her önemli alanın objektif ve özerk kuru­mu gelişmiştir ve tüm bu kurumlar bireye nasıl davranması gerektiği ko­nusunda birbirine aykırı telkinlerde bulunuyor, insana bir anda oynaması mümkün olmayan çapraz roller yüklüyorlar.

 

Denilebilir ki bu trajik süreçte bi­rey ölmüş, insan, kendi adına ve ken­disi için karar veren özgür bir özne olmaktan çıkıp insan-altı bir nesne varlık derekesine düşmüştür.

Batılı demokrasilerde her şeye rağmen ve tam bir iki yüzlülükle bü­tün bunlar "çoğunluk" adı altında ya­pılmaktadır! Laslie Lipson'un güzel tasviriyle, Batılı demokrasilerde bü­tün kararların halkın genel arzu ve is­tekleri doğrultusunda alındığı yolun­daki yaygın söylenti tam bir aldatma­cadır. Çünkü bu görüntünün altında başka gerçekler yatar. Burada arkaplanı iyice aydınlanmaya muhtaç önemli bir soru var, oda şudur: Acaba halkın geneli ve çoğunluğu "nasıl" istiyor? Herhalde karar mevkiinde olanlar önce şöyle der:

 

- Halk bunu istemelidir.

 

Demek ki önce "istetilir", sonra bu istek "çoğunluk" sınırına ulaşınca "demokratik" bir nitelik kazanmış olur. Bu konuda bireyi ve toplumu sıkı sıkıya denetleyen bilim merkezle­ri, kurumlar ve iletişim araçlarına bü­yük roller düştüğünde kuşku yok­tur

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
İDEOLOJİK MODERNLEŞME VE SEKÜLERİZM TEHDİDİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜNYEVİLEŞME (SEKÜLARİZM) 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM, LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK 01-11-2011 tarihinde eklendi
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK) 01-11-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ VE MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ 30-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİSTLERİN İSLAMA BAZI İTİRAZLARI 01-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN 01-10-2011 tarihinde eklendi
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA 25-09-2011 tarihinde eklendi
METERYALİZM (MADDECİLİK)- MUHARREM ÇAKAR 25-09-2011 tarihinde eklendi
MUTAHHARİ'YE GÖRE MATERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
DİYALEKTİK MATERYALİZME CEVAP 25-09-2011 tarihinde eklendi
POLİTZER'E GÖRE DİYALEKTİK METERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİ VE MARXSÇI SOSYALİZM AÇISINDAN İHTİYAÇ 25-09-2011 tarihinde eklendi
SOSYALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
LİBERALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
VAROLUŞÇULUK (EKSİZTANSİYALİZM) 24-09-2011 tarihinde eklendi
DİALEKTİK 24-09-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım