Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
01-11-2011 tarihinde, 19:40 saatinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI


 

Muhammed Bakır Es Sadr

İslâm ekonomisinin genel yapısı üç temel unsurdan oluşmaktadır. Ki İslâm ekonomisinin doktrinler içeriği, bu unsurlara göre belirlenmekte, genel çizgileri bakımından diğer ekonomik doktrinler arasında temayüz etmektedir. Bu unsurları şöylece sıralayabiliriz:

1  — Karma mülkiyet ilkesi

2  — Sınırlı bir çerçeve içinde ekonomik özgürlük ilkesi.

3  — Sosyal adalet ilkesi.

Bu temel unsurları detaylarıyla birlikte geniş bir şekilde ele alıp açıklayacağız. İslâm ekonomisi hakkında genel bir düşünce oluşturacağız. Ki doktrinler özellikleri ve detayları ile birlikte konuyu geniş bir şekilde ele alma imkânını bulabile­lim.

l — KARMA MÜLKİYET İLKESİ

İslâmiyet, esas olarak kabul ettiği mülkiyet türü bakı­mından sosyalizm ve kapitalizmden temelde ayrılmaktadır.

Kapitalist toplum, genel bir kural olarak, bireysel mülki­yete yani özel mülkiyete inanmaktadır. Kapitalizm, bireyle­rin çalışmalarına ve içinde bulundukları ortama bağlı olarak özel mülkiyet yoluyla ülkenin çeşitli alandaki servetler ile sahip olmalarına müsamaha göstermektedir. Toplum mülki­yetini temel bir esas olarak kabul etmemektedir.

Ancak sosyal alanda bir zorunluluk baş gösterdiğinde toplumsal mülkiyeti kabul eder. Denemeler bazen şu veya bu mülkün kamulaştırılmasını gerektirebilir. Fakat bu zaru­retler istisnaî yani kural dışıdırlar. Kapitalist toplum bu zo­runlulukları esas alarak bazen özel mülkiyet ilkesini çiğne­mek zorunluluğunda kalmaktadır. Belirli bir mülk veya ser­veti, eski durumundan saptırmaktadır.

Sosyalist toplum ise bunun tam tersi bir tutuma sahiptir. Sosyalist toplum, toplumsal mülkiyet ilkesini,   ülkenin tüm servetlerine uygulamaktadır. Bu ilkeyi ancak, bazı ezici sos yal zorunluluklar karşısında uygulamak mecburiyetinde kal­maktadır.

Kapitalizm ve sosyalizmin bu iki zıt görüşlerini esas ola­rak alacak olursak; özel mülkiyete yegâne ilke olarak inanan, kamulaştırmayı ise sosyal zorunlulukların ortaya koyduğu bir istisna olarak kabul eden toplumlara kapitalist; toplumsal mülkiyete ilke olarak inanan özel mülkiyeti ise istisna olarak kabul eden toplumlara ise sosyalist diyebiliriz.

İslâm toplumuna gelince bu damgalardan hiç birini ona vuramayız. İslâm doktrini; ne özel mülkiyeti ilke olarak sa­vunan kapitalizmle ve ne de toplumsal mülkiyeti ilke olarak savunan sosyalizmle asla bağdaşmamaktadır. İslam doktrini karma mülkiyet sistemini (yani çeşitli şekillerdeki bir mül­kiyeli) ilke olarak kabul etmektedir. Kapitalizm ve sosyaliz­min savunduktan tek tip mülkiyeti (Bireysel veya toplumsal mülkiyeti) benimsemektedir. İslâmiyet; bireysel mülkiyeti, toplumsal mülkiyeti ve devlet mülkiyetini kabul etmektedir. Bu üç mülkiyet türünden her birinizi ayrı ayrı işlerlik alan­ları vardır. Bu mülkiyetlerden hiç birini istisna yani kural dışı olarak kabul etmez. Veya bu mülkiyetlerden hiç birini, ortamın gerektirdiği geçici bir hal çaresi olarak kabul etmez.

Bu nedenle İslâm toplumunu; her ne kadar bazı üretim araçlarının ve sermayelerin özel mülkiyette kalmasına müsamaha gösteriyorsa da kapitalizm damgasıyla damgalandırmak hatalı bir harekettir.

Çünkü İslâm göre özel mülkiyet genel bir kural olarak kabul edilmemektedir. Fakat bunun yanında İslâm toplumu­nu; her ne kadar bazı servetlerin toplumsal mülkiyete veya devlet mülkiyetine geçmesini kabul ediyorsa bile sosyalistlik­le damgalamak da doğru olmaz. Çünkü toplumsal mülkiyet ilkesi, Islama göre genel bir kural değildir. Bütün bunlardan ayrı atarak İslâmiyet; şu veya bu doktrinden oluşan bir bi­leşim olarak kabul etmek de doğru değildir. İslâm toplumundaki mülkiyetin karma bir sistem oluşu; islâmın kapitalizm­le sosyalizmi birleştirdiği, kapitalizmin bir bölümünü, sos­yalizmin de bir- bölümünü aldığı anlamına gelmez. Tersine bu, islimin; belirli fikri kural ve temellere belli değer ve kav­ramlar çerçevesinde bulunan bir konuya dayalı olan orijinal bir doktrinler yapaya sahip olduğunun bir ifadesidir. Bu ku­rallar, bu değer ve kavramlar, özgürlükçü kapitalizmle marxçı sosyalizmin dayanmakta olduğu kural, kavram ve değerle­re ters düşmektedir.

İslâmın mülkiyet karşısında karma bir sisteme dayalı tu­tumunun doğruluğunu, kapitalizm ve sosyalizmin realitesin­den daha güzel bir şekilde ispatlayan hiç bir şey yoktur. Sos­yalizmle kapitalizm, bir başka mülkiyet sistemini kabullen­mektedirler. Bu sistem, her iki doktrinin genel kurallarıyla ters düşmektedir. Çünkü realite, ters mülkiyet sistemini ka­bullenmenin hatalı olduğunu ispatlamıştır. Epey bir zaman­dan beri kapitalist toplum, kamulaştırma düşüncesini benim­semeye başlamış, bazı alanlarda özel mülkiyet ilkesini kabullenmez olmuştur. Bu kamulaştırma hareketi, kapitalist top­lumların; kapitalizmin mülkiyet sisteminin sağlam temelle­re dayalı olmadığını itiraf etmelerinden başka bir şey değildir. Bu hareketleriyle kapitalistler, kapitalizmin mülkiyet siste­minin bazı kusurlarla aksaklık doğurduğunu ispatlamış­lardır.

Diğer taraftan sosyalist toplum, -yeni meydana gelişine rağmen- kendini bazen legal bazen İllegal olarak özel mülki­yeti kabullenmek zorunluluğu karşısında bulmuştur. Sosya­list toplumun özel mülkiyeti legal olarak kabullenmesine ör­nek olarak, Sovyet anayasasının 7. maddesini gösterebiliriz. Sovyet anayasasının bu maddesi şöyle demektedir: Kolhozlara bağlı çiftçi ailelerinden her birine müşterek kolhoz ekono­misinden gelen esas gelire ek olarak özel mülk olarak bir top­rak parçası ve lojman verilecektir.

Ayrıca bu ailelere kendi arazilerinde İzafi bir ekonomi hakkı, konut yeri, hayvansal Üretim için bazı davarlar, kuşlar ve basit tarım aletleri de verilecektir. Anayasanın 9. mad­desi, bireysel olarak çiftçilik ve zanaatkârlık yapanlara küçük ekonomik kuruluşlar kurmak ve yürürlükte olan sosya­lizm düzeninin yanında küçük mülklere sahip olmak hakkı­nın verilmesini emretmektedir.

2 — BELLİ SINIRLAR ÇERÇEVESİNDE EKONOMİK ÖZGÜRLÜK İLKESİ.

İslâm ekonomisinin ikinci temel unsuru, bireylere eko­nomi alanında bir özgürlük tanımaktır. Ancak verilecek olan bu özgürlük, islâmın inanmakta olduğu ahlâkî ve manevî de­ğerlerle sınırlıdır. Bu temel unsur bakımından da İslâm eko­nomisi ile kapitalist ve sosyalist ekonomi arasında açık bir ayrıklık görülmektedir. Bireyler, kapitalist ekonominin gölgesinde sınırsız bir özgürlüğü elde edebilmektedirler. Buna Karşılık sosyalist ekonomi, tüm bireylerin özgürlüğünü kısıt­lamaktadır. Bu hususta İslâmiyet, kendi genel karakteriyle uyuşan bir tavır takınmaktadır. İslâmın gölgesinde bireyler, hürriyeti güzelleştiren, onu insanlık için hayırlı bir araç ha­line getiren ideal ve değerlerle sınırlı bir hürriyete sahip ol­maktadırlar.

İslâmın ekonomik alanda sosyal özgürlüğü sınırlandır­ması iki bölümde mütalea edilebilir.

a — Sübjektif sınırlama: Bu sınırlama, ruhun derinlik­lerinden doğmaktadır. Bu sınırlama; gücünü, İslâm şahsiyeti­nin sübjektif ve fikri muhtevasından almaktadır.

b — Objektif sınırlama: Bu sınırlama, bir dış gücün ifa­desidir. Bu güç, bireyin sosyal yaşayışını düzenleyip sınırlar.

Sübjektif sınırlamaya gelince bu sınırlama; tabiî olarak islâmın, hayatının bütün alanlarında egemen olduğu Müslüman bir toplumda, bireyi eğitmekte olduğu özel terbiyenin gölgesinde oluşmaktadır. İslâm şahsiyetinin oluşmasında ka­lıp teşkil eden ruhî ve fikri çevrenin, hayat realitesiyle hem­hal olmasına fırsat verilir, tarih de bu esasa göre oluşturu­lursa o zaman bu ruhî ve fikrî çevre manevî bir güce, hem de muazzam bir güce sahip olur? İslâm toplumunun bireylerine bir bağış olarak verilen özgürlüğün sübjektif ve tabii sınırla­masına da etkide bulunur. Kendi özgürlüklerinin kısıtlandı­ğının farkına varmaksızın, bireyleri ince ve derin bir şekilde idare eder.

Çünkü bu şekildeki bir sınırlama, bireylerin ruhî ve fikri realitelerinden doğmaktadır. Dolayısıyla bu tip bir sı­nırlama ile özgürlüklerinin kısıtlandığının farkına bile var­mazlar. Bu sebepledir ki sübjektif sınırlama, gerçekten hürri­yetin kısıtlanması demek değildir. Aslında bu sınırlama; in­sanın özgür bir havaya sahip olan, içinde sağlıklı ve manevî bir yapının kurulması, manasını ifade etmektedir. Çünkü an­cak bu yapının kurulması sayesinde hürriyet, kendi aslî ve orijinal değerine kavuşabilmektedir.

Bu sübjektif sınırlamanın bazı parlak sonuçlan ve İslâm toplumunun genel karakterinin oluşumunda büyük etkileri olmuştur, İslâm denemesinin kısa süreli oluşuna rağmen bu deneme, kendisinden beklenen sonucu vermiştir, insanların gönlünde üstün imkânlara yüce idealleri pırıldatmıştır İnsan­ların gönlünü hayır, adalet ve ihsan duygulan ile yüklü süb­jektif bir güçle güçlendirmiştir, İslâmiyet denemesinin tarih bakımından kısa süreli oluşuna rağmen, insanlığın hayatı bo­yunca devam ettiğine tanık oluyoruz. Bu deneme; insanların, yeryüzünün halifeleri olmaya lâyık olduklarını ispatlamıştır. Bu deneme, adalet ve doğruluk duygularıyla yüklü olan yep­yeni bir dünya getirmiştir, insanların gönüllerinde gizli bu­lunan kötülük unsurlarını, zulüm ve bozgunculuk güdüleri­ni kökten yok etmiştir.

Sübjektif sınırlamanın sonuçlarım in­celemeye gerek yoktur. Bu sınırlama; Islâmiyetin hayattan koparılmasından islâmın sosyal önderliği yitirmesinden, Müslümanların yöneticilik ve komuta ruhundan uzun süre yoksun oluşundan, ruhî ve fikrî düzeylerinin alçalmasından, sosyal ve siyasal hayatın diğer türlerine alışmalarından bu yana yine de iyilik ve hayır amellerinin devamını sağlayan yegâne garanti unsuru olmuştur? Bütün bunlara rağmen İs­lâmın ortaya koymuş olduğu bu sınırlama, yaşantının tüm alanlarına tohum saçmıştır. Milyonlarca müslümanın bu sı­nırlama çerçevesinde billurlaşan hürriyetleri oranında ilerlemeleriyle, iyilik ve hayır amellerinin devamını garantilemek hususunda bu sınırlamanın olumlu ve faal bir rolü olmuştur.

Bu sebeple Müslümanlar: zekâtlarını fakirlere ödemekte, diğer ilâhi haklan ifa etmekte, sosyal adalet ilkesini uygulama çabalarına katkıda bulunmaktadırlar. Eğer Müslümanlar İslâmiyet’i tam olarak yaşamış olsalardı. Müslüman toplum; düşüncesi, değerleri ve politikasıyla tam olarak İslâmiyet so­mutlaştırmış olsaydı İslâmlığın kavram ve ideallerini prati­ğe dökmüş olsaydı o zaman bu sübjektif sınırlamanın ne gi­bi sonuçlar doğurmuş olacağını artık varın siz tahmin edin.

***

Objektif sınırlamadan maksadımız, İslâm toplumunda yaşamakta olan bireye seri güçle dıştan yapılan bir baskı­nın sonucu meydana gelen bir sınırlamadır. Objektif sınırla­ma; «İslâmlığın zorunlu olarak varlığına inandığı ideal ve amaçlarla çelişen hususlarda kutsal şeriat bireylere asla öz­gürlük tanımamıştır.» ilkesi uyarınca uygulanmaktadır.

Bu ilkenin islâmiyetteki uygulaması şu şekilde olmuştur:

a — Genel kaynaklarında İslâm şeriatı, İslamiyet’in te­melini oluşturan ideal ve değerlerin gerçekleştirilmesini en­gelleyen sosyal ve ekonomik alandaki faiz ve karaborsacılık gibi çeşitli faaliyetlerin tümünü yasaklamıştır.

b — İslâm şeriatı; idare amirinin; genel gelişmeleri ve faaliyetleri kontrol etmesi, bireylerin gerekli alanlardaki öz­gürlüklerini sınırlayarak toplumsal çıkarların korunması için devletin müdahalesi ilkesini esas olarak kabul etmiştir. İslâ­miyet, sosyal adalet hakkındaki anlayış ve ideallerini zaman boyunca garantilemek için zorunlu olarak bu ilkeyi ortaya kovmuştur. Islâmiyetin propagandasını yapmakta olduğu sosyal adaletin gerekleri toplumun ekonomik ortamlarıyla maddi kondisyonuna göre değişmektedir. Bir işin yapılması, topluma ve toplumun zorunlu yapısına bazen zarar getirece­ği gibi bazen fayda da getirebilir. Şu halde bunu detaylı bir şekilde anayasal bir kalıba dökmeye imkân yoktur. Tek çıkar yol, idare amirinin bu husustaki yetkilerini genişletmektir. Ki toplumdaki İslâm! ideallere uygun olarak şeriatın mubah kıldığı işlerden bireylerin dilediklerini yapıp dilediklerini yap-mamaları hususundaki hürriyetlerini kontrol eden bir yetki­li olarak görevini başarıyla yürütebilsin.

Kontrol ve müdahale ilkesinin sert delili Kur'an-ı Ke­rimdir. «Allaha itaat edin. Resule ve sizden olan emir sahip­lerine itaat edin.» -Nisa: 59.- Bu ayet, emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu açıkça kanıtlamaktadır. İslâm toplu­munda emir sahiplerinin şer'i yönden yönetim hakkına sa­hip oldukları konusunda Müslümanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık yoktur. Müslümanlar, emir sahiplerinin atanmaları, şartlan ve şartlarının belirlenmesi hususunda her ne kadar anlaşmazlığa düşmüşlerse de bunun, konuy­la hiçbir ilgisi yoktur. Yüksek İslâmi bir iktidara Müslüman­ların itaat etmeleri vacip olduğu gibi; Müslüman toplumun korunması ve bu toplumda İslâmî dengenin gerçekleştiril­mesi için iktidarın, toplumun işlerine müdahalede bulun­maya da yetkisi vardır. Ancak bu müdahalenin, Mukaddes Şeriatın ölçüleri çerçevesinde olması gerekmektedir. Mese­lâ devletin veya emir sahibinin faizi helâl kılması, hileciliği serbest bırakması, miras hukukunu ortadan kaldırması ve­ya toplumda İslâmi esaslara göre elde edilmiş bir mülkiyeti geçersiz kılması imkânsızdır.

Emir sahipleri ancak şeriatın mubah kıldığı hususlarda tasarrufta bulunabilir ve müda­hale edebilir. Toplumun İslâmi ideallerine uygun olarak emir ve yasaklamalarda bulunabilir, ölü arazilerin ihya edilmesi madenlerin çıkarılması, nehir yataklarının kazıl­ması ve bunlara benzer ticarî faaliyetler, şeriatın genel olarak, teşvik etmiş olduğu faaliyetlerdir. Şeriat, bütün bu faaliyetlerin şer'i sonuçlarını da ortaya koymuş­tur. Sözünü ettiğimiz bu faaliyetlerin yapılıp yapılmaması hususunda emir sahipleri, yukarıda geçen ilke gereğince emir veya yasaklama yetkisine sahiptir.

Resulûllah (S.A.S) Efendimiz, ortamın gerektirdiği zamanlarda kontrol ve yönetme ilkesini uygulamaktaydı. Buna örnek olarak sahih bir hadisi gösterebiliriz: Resulûllah efendimiz hurmalıkların suyu hususunda Medineliler için şu hükmü vermişti Bir şeyin başkalarına fayda sağlaması engellenemezdi. Çöl ahalisi için de şu hükmü vermiş; Suve çimenlerin fazlalığından başkalarının faydalanmasına engel olunmaz.  ve şöyle demişti: «Başkalarına zarar vermek caiz olmadığı gibi başkalarının verdiği zarara kat­lanmak da caiz değildir.»[1][2]Fıkıhçılara göre; "bir şeyin başkalarına yarar sallamasını engellemek ve suyun fazlalı­ğından başkalarının faydalanmasını engellemek genel olarak şeriat açısından sakıncalı değildir. Bu hususu Müslümanlar açıkça kabullenmektedirler.

Bu anlatılanların ışığında anlamış oluyoruz ki; Peygam­ber Efendimiz, bir şeyin başkalarına yarar sağlamasını en­gellemeyi, suyun fazlalığından başkalarının faydalanmasını engellemeyi, Şeriatın genel hükümlerinin bir tebliğcisi ol­ması niteliğiyle Medineliler için yasaklamamıştır. Ancak toplumun ekonomik hayatını düzenlemekten, toplumu ge­nel toplumsal çıkarlarla çelişmeyecek bir şekilde yönetmek­ten, sorumlu bir idareci olması niteliğiyle yasaklamıştır. İşte bu sebepten ötürü Peygamber Efendimizin (S.A.S.) bu konudaki hükmü, şeriat esasına dayalı bir yasaklama de­ğil de, yargılama esasına dayaklar hüküm olmuştur.

Kontrol ve müdahale ilkesini, gelecek bölümde daha detaylı olarak ele almaya çalışacağız.

3- SOSYAL ADALET İLKESİ

İslâm ekonomisinin üçüncü temel unsuru da sosyal ada­let ilkesidir. İslâmiyet bu ilkeyi, İslâm toplumundaki servet dağılımı düzeninin yüklendiği unsur ve garantilerde tecessüd ettirmiştir. Bu garantiler sayesinde dağıtım sistemi, İslamî adaleti gerçekleştirebilmekte, İslâm toplumunun da­yanmakta olduğu değerlerle uyuşmaktadır. İslâmiyet sos­yal adalet ilkesini islâmın ekonomik doktrinini oluşturan esas ilkeler arasına yerleştirmekle yetinerek onu genel nite­likteki soyut anlamıyla dondurmuş… her türlü yoruma açık bir adalet olarak nitelendirmiş ve kapsamının tayinini uy­garlık düşüncesi ve hayat anlayışı bakımından İslâm top­lumundan ayrılan ve apayrı bir sosyal adalet görüşüne sa­hip olan toplumlara da bırakmış değildir. İslâmiyet, sosyal adalet anlayışını belli bir sosyal planda belirleyip billurlaştırmıştır.

Bundan sonra da bu anlayış canlı bir sosyal realitede cisimlendirmiştir. Öyle ki cemiyetin bütün atar ve toplardamarları, İslâmın adalet kanıyla kaynamıştır. İslâmın sadece sosyal adaleti savunması hakkında bilgi sahibi olmamız yetmez. Ayrıca islâmın adalet hakkındaki düşünceleri ve adaletin İslâm literatüründeki öze] manası hakkında da bilgi sahibi olmamız gerekmektedir.

İslâmın rengiyle boyanmış olan sosyal adalet iki genel ilkeye sahiptir.

a — Genel dayanışma ilkesi:

b — Sosyal denge ilkesi.

Gelecek bölümde de göreceğimiz gibi İslâmi manalarıyla dayanışma ve denge ilkeleri sayesinde sosyal adaletin İs­lâmi ideal ve değerleri gerçekleşmektedir.

Parlak tarihî denemesi boyunca erdemli bir insan topluluğunu meydana getirmek uğruna İslâmın atmış ol­duğu adımlar, İslâmın kendi ekonomisinin temel ilkesi olan sosyal adalete ne kadar önem verdiğini açıkça ispatlamak­tadır.

İslâmiyetin sosyal adalet ilkesine önem verişi, Peygam­ber Efendimizin (S.A.S.) ilk devletini kurarken girişmiş olduğu ilk siyasi eylemde (Muhacirlerle Ensarı kardeş yapma eyleminde) irâd etmiş olduğu ilk nutukta açıkça belirmektedir.

Yüce Peygamberimiz, siyasî beyanlarını şu hitabında Müslümanlara iletmiştir:

«İnsanlar! Ahiret için bu dünyadayken hazırlığa girişin. Biliyorsunuz ki sizlerden biri ölünce koyunlarını çobansız bırakacak, sonra da Rabbi kendisine şöyle diyecektir: Re­sulüm sana gelip de tebligatta bulunmadı mı? Sana mal verdim. Malını gittikçe arttırdım. Dünyada iken kendin için neler yaptın? Bunun üzerine, hesaba çekilen adam, sağa ve sola bakacak. bir şey göremeyecek. Daha sonra önüne baka­cak. Cehennemden başka bir şey göremeyecektir. Bir hur­ma parçasıyla kendi yüzünü (bedenini) ateşten koruyabile­cek bir kimse varsa (bunu hemen) yapsın. (Hurma parça­sını) bulamayan, güzel bir sözle bunu yapsın. Bir iyilik, 10 misliye, hatta 700 küsur misliyle mükâfatlandırılacaktır.

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.»

Peygamber Efendimiz (S.A.A.) Medine devletini kur­duktan sonra ilk siyasi hareketine muhacirlerle Ensâri kar­deş yapmak; îslâmın benimsediği sosyal adaleti gerçekleş­tirmek amacıyla bu kardeşler arasında dayanışma ilkesini uygulamakla başlamıştır.                         

İslâm ekonomisinin temi unsurları işte bunlardan iba­rettir:

a—Çeşitli statülere sahip bir mülkiyet. Bu mülkiye­tin ışığında dağıtım sistemi belirlenmektedir.

b—Üretim, tüketim ve mübadele alanlarında İslâmi değerlerle sınırlı bir özgürlük.

c— Temel fonksiyonları denge ve dayanışma olan, toplumun mutluluğunu garanti eden bir ekonomidir.

 

(İslam Ekonomi Doktrini kitabından derlenmiştir....)



Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
İDEOLOJİK MODERNLEŞME VE SEKÜLERİZM TEHDİDİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜNYEVİLEŞME (SEKÜLARİZM) 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL YAPISI 01-11-2011 tarihinde eklendi
İSLAM, LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK 01-11-2011 tarihinde eklendi
BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ (STANDARTLAR - MODELLER - BİREYCİLİK) 01-11-2011 tarihinde eklendi
ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ VE MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ 01-11-2011 tarihinde eklendi
DÜŞÜNCE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ 30-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİSTLERİN İSLAMA BAZI İTİRAZLARI 01-10-2011 tarihinde eklendi
MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN 01-10-2011 tarihinde eklendi
MATERYALİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA 25-09-2011 tarihinde eklendi
METERYALİZM (MADDECİLİK)- MUHARREM ÇAKAR 25-09-2011 tarihinde eklendi
MUTAHHARİ'YE GÖRE MATERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
DİYALEKTİK MATERYALİZME CEVAP 25-09-2011 tarihinde eklendi
POLİTZER'E GÖRE DİYALEKTİK METERYALİZM 25-09-2011 tarihinde eklendi
İSLAM EKONOMİSİ VE MARXSÇI SOSYALİZM AÇISINDAN İHTİYAÇ 25-09-2011 tarihinde eklendi
SOSYALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
LİBERALİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
VAROLUŞÇULUK (EKSİZTANSİYALİZM) 24-09-2011 tarihinde eklendi
DİALEKTİK 24-09-2011 tarihinde eklendi
SEKÜLERİZM 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım