Fatih Sultan ÖZTEL
1. Giriş
Tüm post modern anlatılar, toplumlarda kökleşmiş kalıplara sirayet ederek onları kendi ideolojisi doğrultusunda şekillendirmeye çalışır. Nitekim toplumların yüzyıllardır süregelen yaşam biçimlerinin modern zamanlarda kifayetsiz kalmış olması, bu post modern anlatıların toplumu etkileme gücünün bir göstergesi niteliğindedir. Tam bu noktada, tarih sahnesindeki tezahürü Aydınlanma Çağı’na kadar götürülebilecek olan sekülerizm, günümüzde entelektüel düzeyde sık kullanılan post modern anlatılardan yalnızca birini teşkil eder. 19.yy.da sosyal bilimcilerde ifadesini bulan sekülerizm teorisine göre; modernleşmenin ve öngörülen diğer birçok sürecin de etkisiyle din, hem toplum nazarında hem de ferdî planda gerileyerek etkisini kaybedecektir. Bu teorinin tarih sahnesindeki seyrine bakıldığında, onun sadece düşünsel düzlemde var olabildiği, pratik düzlemde ise birkaç örneğin dışında varlığını devam ettiremediği tecrübe edilmiştir. Hatta sekülerizmin, ön görülenin aksine reaksiyoner bir tarzda toplumlarda dinî bir canlanmaya yol açtığı da vâkîdir.
İşte bu tahlil, post modern dönemde sekülerizme bakışın eksenini göstermektedir. Fakat biz, bu çalışmamızda böyle bir tahlilin tam manası ile kabul edilebilmesi ve dolayısıyla da sekülerizmin bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılması yönündeki bakış açısının, aksine sekülerizmin tedrici ve hissedilmez bir şekilde daha da gelişmesine yol açabileceğini vurgulamaktayız. Yani bu teorinin günümüz toplumlarında –özellikle İslam toplumlarında- planlanmış şekliyle başarıya ulaşamayışı, gelecekte ulaşmasının imkânsız olduğu anlamına gelmemelidir. Nitekim modern eksenli sekülerizm, bize göre toplumlar için hala potansiyel bir tehdidin ifadesidir. Dolayısıyla çalışmamızın ön gördüğü temel düşünce, toplumsal düzeyde gerçekleşen modernleşmenin seküler bir hayata yönlendirdiği ve sekülerleşmenin gerçekleşmesinin modernleşmenin hızıyla doğru orantılı olduğu, bu orantının da işaret etmiş olduğu tehlikenin Müslümanlarca idrak edilmesi gerektiği doğrultusundadır. Biz, bu çalışmamızda sekülerizmin doğuşuna sebep teşkil eden olguları ve bu olgular çerçevesindeki tarihi gelişimi farklı bir bakış açısıyla ele alıp az önce zikrettiğimiz temel düşünceyi ortaya koymaya çalışacağız.
Hiç şüphesiz sekülerizmle modernizm, karmaşık da olsa sıkı bir ilişki içerisindedir. Sosyal bilimciler tarafından sebep-sonuç bağlamında ele alındığında, bu ilişkide ciddi bir ihtilaf söz konusu değilse de farklı yorumlar getirilmiştir. Şöyle ki; kimine göre toplumlar sekülerleştikçe modernleşirken, kimine göre de modernleştikçe sekülerleşmektedir. Aslında böyle bir etkileşimin şekli, pratikte aynı şeyi ifade etse de teorik olarak sekülerizmin toplum nezdindeki seyrinin tespit edilebilmesi açısından önemlidir. Dolayısıyla bunun tam manası ile tespiti, her iki kavramın teşekkülündeki fikrî ve felsefî arka planın bilinmesini gerektirir.
Modernleşme teorilerini içselleştirmemiş kişi değil de fikriyatının temellerine modernitenin teessüs ettiği kişinin, kendi dini kaynaklarına, tarihine, kültürüne ve toplumuna farklı bir gözle bakmayı, bunları batılı değerleri esas alarak muhakeme etmeyi amaç haline getirdiğini vurgulamıştık. Çünkü bunların, onun ait olduğu dünyayı oluşturan temel unsurlar olmadığını; artık onun, geçmişine, kültürüne, dinine yabancı birisi, “kendisine” yabancı birisi olduğunu ve onun, kendisine yeni bir yer seçtiğini ve dünyaya artık o yeni yerden bakmaya başladığını dolayısıyla olayları bu açıdan değerlendirmeye tâbi tuttuğunu belirtmiştik. Şimdi sekülerizmin fikrî ve felsefî arka planına genel bir bakış açısıyla göz atalım.
Sekülerizmin teşekkülündeki fikrî ve felsefî arka plan; temeli Avrupa’da atılan modernizmin sekülerizmle olan sıkı ilişkisi, bizi bu konuda Avrupa tarihine yöneltmektedir. Avrupa’da Aydınlanma ile gerçekleşen dünya algısındaki değişim, her alanda olduğu gibi dine bakışı da son derece etkilemiştir. Dinî algıdaki bu değişimin, epistemolojik alandan ontolojik alana doğru bir yönünün olduğunu ifade edebiliriz. Dolayısıyla böyle bir yönelime sebep teşkil edecek birçok neden sayılabilir. Ancak biz tüm bu sebepleri genel olarak Aydınlanma üst başlığı altında toparlayıp Aydınlanma öncesi ve sonrası dinî algıda gerçekleşen değişimi arz ederek somut bir şekilde sunmaya çalışacağız.
2. Avrupa’da Aydınlanma Düşüncesi ve Din Algısına Etkisi
Avrupa’da Aydınlanma, hem felsefî hem de toplumsal sonuçları itibariyle kendinden önceki dönemlerle kıyaslandığında büyük bir dönüşümü ve değişimi ifade eder. Bununla birlikte Aydınlanma, on sekizinci yüzyılda gerçekleşmesi ve sonuçları itibariyle hem Amerika hem de hemen hemen Avrupa’nın her tarafında etkili olan, geleneksel olarak İngiliz Devrimi ile başlatılıp, Fransız Devrim’i ile bitirilen felsefi bir harekettir. Bu hareketin genel manada amacı, insanları esasta “kötü” , bu nitelikle “köleleştirici” olduğuna inanılan mit, ön yargılar ve hurafelerin (dolayısıyla da bunları üreten ve kurumsallaştırdığı var sayılan “kurulu dinin”) temsil ettiğine inanılan eski düzenden kurtararak, yine esasta “iyi” ve özgürleştirici olduğu kabul edilen “aklın” düzenine sokmaktır.[1]
Öyle ki, zikredilen bu “aklın düzeni”, aydınlanma ile birlikte özelde bilimin genelde ise dinin de içerisinde bulunduğu her alanda doğruya ulaşmanın yegâne ölçüsü olarak kabul görmeye başlamıştır. Bu genel kabulün bir getirisi niteliğindeki bilimsel ilkelerin yanı sıra, her türlü felsefî ve toplumsal proje –ki bu projeden kasıt büyük ölçüde dindir- akılla ya da akılda somutlaşan ilkelere dayandırılmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak her alanda aklın ön planda olmasından dolayı, Aydınlanma’nın literatürdeki bir diğer adı da “Akıl Çağı” olarak geçmektedir.
Aydınlanma kavramıyla genel olarak anlatılmak istenen, insanın geleneksel görüşlerden, otoritelerden, bağlılıklardan, inanç ve önyargılardan aklıyla kendisini kurtarıp ve yine akla dayanarak hayatı kavramaya ve düzenlemeye çaba göstermesidir. Özel anlamında XVII. ve XVIII. yüzyıldan itibaren Batı düşüncesinde, Kilisenin teolojik, Skolâstik anlayış ve zihniyetiyle mücadele ederek insan ve evren konusunda aklın bağımsızlığını ve belirleyiciliğini esas alan öğretiye de aydınlanma adı verilir.
Bu dönemin genel bir çerçevesi çıkarılmak istense şunu söylemek mümkündür; Aydınlanma bütün Avrupa’yı kapsayan bir entelektüel yapılanma olarak, olayların ve nesnelerin olduğundan daha iyi olabileceğine yönelik bir optimizm (iyimserlik), akla ve düşüncenin önceliğine yönelik bir entelektüalizm, toplumsal ve insanî olaylara duyarlılık ve metafizikle ortodoksi zayıflamasıyla, otoriteryan kurumlara duyulan saygı esasında hemen her yerde benzerlikler taşımaktaydı.[2]
Dilthey’in kavramlarıyla ifade edersek, aklın özerkliği, entelektüel kültürün dayanışması, aklın ilerleyişinin kaçınılmazlığına iman ve tinin aristokrasisi Aydınlanma’nın çizgilerini belirleyen temalar olmaktaydı.[3]
Dolayısıyla Aydınlanma, toplumsal sonuçları itibariyle akılsal devrim denilen oluşumun alt yapısını oluşturarak “modernlik olgusu”nun entelektüel temellerini vücuda getirmiştir. Hal böyle olunca, Aydınlanma’yı modernleşme ideolojilerinde ve modern dünyanın biçimlenmesinde büyük paya sahip bir dönüm noktası olarak düşünmek ve böyle nitelemek kaçınılmazdır.
Amerikalı tarihçi Carl Lotus Becker’e göre Aydınlanma düşünürlerinin yaptığı şey, orta çağdan devralınan mirasın sekülerleştirilmesinden başka bir şey değildi. Bu düşünürler söz gelimi ortaçağ Hıristiyanlık düşüncesindeki yaratılmış evren kavramını reddettiler ama kendi kendine işleyen bir mekanizma olarak evren ve tabiat kavramına karşı çıkmadılar. Hatta bu mekanizmayı, “bu kendine yeterli makineyi” topluma ve insan ilişkilerine de taşıdılar. Gerçek otorite figürleri olarak, Kilise’nin ve İncil’in otoritesine karşı çıktılar ama bunun yerine tabiatın ve aklın otoritesini koydular.[4]
Aydınlanma felsefesinin batıdaki dinî algıyı değişikliğe uğratması, bu felsefenin var olan değerleri ve inançları eleştirel bir açıdan değerlendirmeye tabi tutmasından ileri gelmektedir. Bu değerlere ve inançlara yapılan eleştirilerdeki temel argüman, Aydınlanma’ya damgasını vuran “akıl”dır. Akla uymayan her türlü sistem ya aklın süzgecinden geçirilmiş ya da kabul edilmemiştir. Dolayısıyla da din, tam bu noktada bir problem teşkil etmekteydi. Fakat bu problem hiçbir zaman yok sayılamamış ve bir tarafa atılamamıştır.
Aydınlanma’nın dine yönelik bu akılsal etkisini daha somut bir şekilde ifade edebilmek için Aydınlanma öncesi var olan dinî algı ile Aydınlanma ile birlikte değişime uğrayan dinî algının bir mukayesesinin yapılması gerekir. Ancak bu mukayeseyi bize ayrılan yer muvacehesinde ele alıp sadece Aydınlanma öncesi ve sonrasında öne çıkan fikri oluşumu aktarmakla yetineceğiz.
a. Aydınlanma Öncesi Avrupa’da Din; Kutsalın Otoritesi
Aydınlama öncesi tarihi seyre bakıldığında hiç şüphesiz öne çıkan ilk fikrî hareketin skolâstik nitelikli olduğu görülür. Skolâstik anlayış dar anlamıyla Ortaçağ anlayışıdır. Çünkü bu anlayış orta çağa damgasını vurmuş olup en temel özelliği, içerisinde dogmatik unsurları barındırmasıdır. O dönemde temellendirilmiş sistematik doğrular ve kesin olarak formüle edilmiş mutlak önermeler, yani otoriteye dayanan dogmatik önermeler vardı. Bu doğrular ve önermeler daha baştan saptanmış olup mutlak bağlılığı öngörüyordu ki bunların yegâne belirleyicisi, o dönemin mutlak otorite sahibi kabul edilen kiliseydi.
Kilisenin böyle bir otoriteye sahip olmasının altında yatan temel neden, toplumun otoriteyi, kiliseye hâkim olan ilahî bir kudret olarak görmesidir. Bununla birlikte bu mutlak otorite ve güç, bir zamanlar yeryüzünde yaşayan, yaşadığı devirde zaman zaman acı çeken ama canlı, Tanrı oğlu olan İsa Mesih modeline dayandığından[5] ve böyle bir otoriteyi barındırdığından dolayı kilise, halk için mutlak itaat edilmesi gereken bir kurumdu. Ayrıca halkın eğitim seviyesinin düşük olması, dinî metinlerin anlaşılmasının ve akabinde anlatılmasının yalnızca din adamlarınca yapılması bu noktada önemli bir etkendi. Fakat otoritenin arka planında her ne kadar kutsal ve onun bağlayıcılığı var olsa da insanlar bir süre sonra otoriteyi papazlarla ve rahiplerle bütünleştirir hale gelecektir. Nitekim kutsalın otoritesi, toplum nezdinde rahiplerin ve papazların hatta kralların otoritesini kendi bünyesinde topladığı bir beşerî kul otoritesi halini alması bunun en bariz göstergesidir.
Tabii halk nezdinde kutsalın otoritesi ile beşer otoritesinin bütünleşmesinde en önemli etkenlerden biri, papazların ve rahiplerin kendilerine karşı çıkılmasını, Tanrı gazabını gerektiren bir husus olarak takdim etmesidir. Bu anlamda kilise gerek bilimsel gerekse kültürel her türlü gelişmenin patentini elinde bulundurmuş oluyordu ve hakikatin kaynağı olarak kutsal kitabın yanı sıra geleneği de eşit derecede sürekli otorite olarak sunmaktaydı.
Bu bağlamda skolâstiğin yöntem bakımından yapmak istediği, aklı vahyin doğrularına uygulayarak inanç konularını –olabildiği kadar- kavranılır yapmaktır. Bununla da, amaçlarının vahye karşı akıl yönünden ileri sürülmüş olan itirazları karşılayabilmek [6] olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim gelecekte halkın otoriteye (kutsala) mutlak bağlılığının ve kilise karşısındaki bu tutumunun Aydınlanma’daki ifadesi, insanların bulundukları mekâna mahkûm olmaları şeklinde olacaktır.
b. Aydınlanma Sonrası Avrupa’da Din; Aklın Otoritesi
Aydınlanma’nın ön tarihinde, 15.yy ortalarındaki Renaissance hareketi, 16.yy’daki Reformasyon ve 17.yy’ın ortalarından itibaren etkileri belirginleşen Kartezyen felsefe bulunmaktadır. Dolayısıyla 18.yy, Aydınlanma yüzyılıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Aydınlanma’yı diğer dönemlerden ayırt eden en önemli olgu “akıl”dır. Nitekim Kant’ın takipçisi olarak bilinen Alman filozof Ernest Cassirer, bu yüzyılın ayırt edici özelliği olan akıl kavramını; özlemini duyduğu, mücadele ettiği ve başardığı her şeyin bir ifadesi, Aydınlanma yüzyılının birleştiricisi ve merkezî noktası olarak ifade ediyor.[7]
Bu yüzyılda akıl, miras olmaktan çok bir kazanım olarak görülüyordu ve geleneksel olan her şey aklın önderliğinde sorgulanıyordu. Bu bağlamda Cassirer, yukarıda zikrettiğimiz sözünü açıklarken aklın; vahiy, gelenek ve otorite üçlemesinin, Aydınlanma’nın devraldığı bu kutsal üçlünün temellendirdiği ve bu üçlüde temellenen her şeyi eleştirme ve sorgulama yetisine sahip olduğunu ifade ediyordu.
Avrupa’da aklın toplum nezdindeki hâkimiyetiyle başlayan modernleşme süreci, dine olan yaklaşımları da ontolojik bir zemine sürüklemiştir. Aydınlanma sonrası modern Batı’da “ilerleme”, “gelişme”, evrim”, “değişme”, “icat” ve “yenilik” gibi kavramların, birer paradigma olarak, din ve gelenek dahil, her türlü kültürel fenomeni etkilemesi[8] bu açıdan değerlendirilebilir. Nitekim dinin geleneksel toplumlarda son derece etkin olmasına karşın, modern toplumlarda onun bu etkinliğinin azalmış olduğundan söz edilmekteydi. Böyle bir değerlendirmeye göre geleneksel toplumlarda din, sosyal organizasyonun tepe noktasında bulunduğu ve bütün sosyo-kültürel faaliyetleri nüfuzu altında tuttuğu halde modern toplum, kutsal ile kutsal dışı arasında daha net bir ayrımı gerektirmektedir. İşte bu ayrımdan ortaya çıkan sekülerleşme sonucu bütün bu faaliyetler, dinin doğrudan etkisinden sıyrılmış ve böylece din bireyselleşerek kişilerin özel yaşantılarıyla ilgili bir mesele, bir vicdan ve şahsi tercih meselesi halini almıştır.[9]
Kuşkusuz bu durumun oluşmasında, bilimsel gelişmelerin çok büyük bir etkisi olmuştur. Bilimin ve teknolojinin gelişimi ve her alanda gitgide artan cazibesi, insanların din anlayışı ve dünya görüşlerinde önemli bir değişime yol açmıştır. O zamana kadar sadece kiliseye ait sayılan bilim, düşünme ve toplumsal düzeni kuran her türlü bilgi ve olgu genele yayılarak insanların özgürleşme ve yaratıcılığının önünü açmıştır. Nitekim dinin zahir gerilemesi, nesnel gerçekliklerin ve dolayısıyla da bilimsel bilgiye olan itimadın artışıyla paralellik göstermesi bu değişimi açıklar niteliktedir.
Tüm bunlar göz önüne alındığında görmekteyiz ki; aydınlanma öncesinde var olan dogmatizm ve kilise (kutsal) tarafından belirlenen mutlak doğrulara bağlılık, aydınlanmanın akılsal devrimi ile birlikte yıkılmış, yerine empirizm ve rasyonalizm gibi genel geçer doğruları ön gören sistemler getirilmiştir. Bu sistemlerin en somut getirisi, hiç kuşkusuz nesnel doğruların ortaya çıkması ve buna bağlı olarak bilimsel araştırmaların yapılmasıyla gelişen teknolojik devrimdir. Teknolojide gerçekleşecek olan sonu gelmez bu gelişme, başlangıcından günümüze kadar var olan tüm fikrî ve felsefî akımları derinden etkilemiş ve etkilemeye de devam edecektir. Artık bilimin dolayısıyla da aklın hâkim olduğu bir dünyada var olan sistemler ve düzenlerin değişime uğraması kaçınılmaz olacaktır. İşte bu değişimin günümüzdeki adı modernleşme ve ideolojileridir. Tam bu noktada Berger’in “din ve modernlik arasında çok yakın fakat bir o kadar da karmaşık bir ilişkinin var olduğu açıktır”[10] sözü hatıra gelmektedir.
3. Modernlikten Sekülerliğe; Modernlik İdeolojilerinin Tehditleri
Modernlik olgusunun, günümüzde gerek toplumsal gerekse ferdî düzeyde hayatı yönlendirici ve şekillendirici bir etkiye sahip olduğunu günümüz toplumlarında müşahede etmek mümkündür. Modernliğin hayatı şekillendirmede kullandığı iki önemli argümandan söz edilebilir. Bunlardan birincisi bilimsel bilginin yeniden örgütlenmesi, diğeri ise bu bilgi türünün pratiğe aktarılmasıyla oluşan teknolojik değişimdir.[11] Modern bilimin etkisiyle oluşan bu teknolojik değişim, günümüzde pozitif bir değişim olarak algılansa da toplumların geçmişte var olmuş ve var olamaya devam eden sosyal, siyasal, iktisadî ve özellikle de dinî organizasyonlarının dönüştürücü bir dünya görüşüyle yeniden kavranması ve tanımlanması gerektiğini sürekli gündemde tutan bir olguyu ifade eder.
Nitekim bu olgunun böyle bir yeteneğe sahip olduğu gerçeği, Modern Batı medeniyetinin klasik Avrupa uygarlığının dışına çıkarak kendini yeniden var etme tecrübesi ile sabittir. Yani bilim alanında yaşanan bu devrim, batı düşüncesinin temel bakış açısını yeniden oluşturması, dolayısıyla da dinî alanda köklü değişiklere yol açması, zikrettiğimiz bu olguya mesnet teşkil edebilecek niteliktedir. Zira Avrupa’da, yeni bilim anlayışına göre İncil’in, Tanrı’nın sözü olarak özel konumunu korumakla birlikte, onun otoritesinin sorgusuz sualsiz benimsenmemesi ve bu anlamda modern bilimin ilk adımının İncil’i tarihsel eleştiri konusu yapması bunun en somut göstergelerinden yalnızca birisidir.
Bu bağlamda düşünüldüğünde bilim, ilk dönemlerde Hıristiyanlık etrafında örgütlenmiş Batı kültürünü, günümüzde olduğu şekliyle bilim ve teknoloji etrafında kenetlenmiş bir kültür haline dönüştürmüştür.[12] Dolayısıyla bilimin Batı’da meydana getirdiği bu değişimsel etkinin (yani modernleşmenin), günümüz Müslüman toplumlarında da özellikle dinî alanda aynı etkileri ve dönüşümleri yapabilme istidadına sahip olmadığını söyleyebilmek ve buna yönelik bir garanti verebilmek mümkün değildir.
Binaenaleyh bilimin ve teknolojinin Avrupa’daki getirileri, Batı toplumları düzeyinde olumlu bir gelişmenin ifadesi olarak algılanması ve günümüzde Batı’nın ahlakî bir çöküşün içerisinde olmasına rağmen bilim ve teknoloji ile ulaşılmaz bir konuma sahip olduğu iddiası, bu getirileri müslüman toplumlar için meşrulaştırmamalıdır. Tabii tüm bunları söylerken bilimin ve teknolojinin hayatımızı kolaylaştıran pratik getirilerini kastetmediğimizi ifade etmemiz gerekir. Yani buradan, bilimin ve teknolojinin tabiri caizse bir öcü olduğu ve kullanılmasının ya da geliştirilmesinin bir hata olduğu manası kesinlikle çıkarılmamalıdır. Nitekim gerçekte bilim ve teknoloji, insanlık için sünnetullah çerçevesinde büyük ümitlerin kaynağı olmuş, daha önce gerçekleştirdiği eşsiz sonuçları bizi gelecekte de onun hemen bütün sıkıntılara çözüm bulabileceği düşüncesine sevk etmiştir.
Bugün sadece gıda teknolojisinde ve tıp alanında meydana gelen yeniliklere bakıldığında insanlığın bir gün biiznillah bütün beşeri sefaletlere çözüm bulabileceğine inanmamak işten bile değildir. Mesela tarihte insanlık için büyük bir illeti ifade eden sıtma, verem, veba gibi hastalıkların günümüzde tedavisi mümkün hale gelmiştir. Yarın ise kansere dahi çözüm bulunabilecektir. Ayrıca bilgisayar, internet gibi bilişim teknolojilerinin, zararlarından korunmak kaydıyla dünyayı adeta bir köy haline getirmesi ve ihtiyaç duyulan bilginin anında elde edilebilmesi gibi insanlık için sayılabilecek pek çok pratik faydayı içerdiğini biliyoruz.
Bu manada bilim ve teknolojinin Allah (c.c)’ın insanlığa sunduğu en büyük nimetlerden biri olduğu aşikârdır. Ancak bizim burada oluşturmak istediğimiz asıl bilinç, Batı kültüründe yoğrulmuş bilimsel bilgiyle üretilen ve günümüzde hâkim olan teknolojinin arka planında Aydınlanma’nın şekillendirdiği Batı’nın materyalist ve seküler hayat anlayışının var olduğu gerçeğidir. Kaldı ki genel itibariyle seküler, kısmen de liberal olan Batı kültürünün, oluşturduğu bilimsel disiplinlere kendi vasıflarını vermesini doğal karşılamak gerekir. Zira bugün emperyalist karaktere ve sömürge tecrübesine sahip Batı’nın, teknolojiyi, sadece modern toplumun oluşumunda kullanılan bir “alet” değil, toplum yapısına nüfuz etmek ve o topluma kendi amaçları doğrultusunda yön verebilmek için kurduğu sistemin bir parçası olarak görmesi, bu potansiyel tehdidin en bariz göstergesidir.
Batı’nın bu bakış açısı gösteriyor ki, Batı merkezli bilim ve teknolojinin temelinde yeni bir dünya ve toplum organizasyonu tasavvuru yatmaktadır. Böylece insanlığın dünya ve toplum tasavvurunun değişmesindeki ana dinamiğin, insanın arzu ve ihtiyaçlarının tanımlanmasında ontolojinin epistemolojiye öncelenmesi olarak ortaya çıkması bir zorunluluk halini alacaktır.[13]
Bu bağlamda çağdaş Batı bilim ve teknolojisi, toplumun yapısı ve değer sistemleri üzerinde önemli değişiklikler ön görmektedir. Böylece bilim ve teknoloji eksenli modernleşmenin hem toplum için hem de bireyler için dinî hassasiyetler açısından önemli riskler ve potansiyel tehditler taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bu risk ve potansiyel tehditten kastımız, başta ifade ettiğimiz şekliyle toplumsal düzeyde gerçekleşen modernleşmenin seküler bir hayat tarzına yol açma ihtimalidir. Şöyle ki, modernleşmenin bir zorunluluk olarak dayattığı hayat tarzı, bir süre sonra, dinî alt yapının eksikliğinin de etkisiyle hem toplumsal hem de bireysel düzeyde dinî hassasiyetlerin ve temayüllerin etkisini kaybetmesine yol açacaktır. Yani hayatın merkezinde bulunması gereken dinin, yerini dünyevi olgulara terk etmesi durumudur, sekülerleşmesidir.
Öyle ise müslümanlar, teknolojiyi “nötr” bir mekanizma olarak mı, yoksa onun bir takım değerlerin temsilcisi olarak mı işlev gördüğünü tespit edebilecek niteliğe sahip olmalı ve bu değerlere karşı kendi değerlerini muhafaza edebilme noktasında omurgalı bir duruş sergileyebilmelidir. Çünkü bilim ve teknolojinin tamamıyla değerlerden arınmış olmadığını, sunulduğu kültürlerde yaşam tarzı noktasında somut değişiklere yol açtığını günümüz toplumlarında müşahede etmekteyiz. Nitekim belli bir medeniyete ve kültüre sahip bir milletin, topluluğun veya bireyin bilim ve teknolojiyi üretirken tüm değerlerinden arınarak nötr bir halde ürettiğini söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla her dayatılan bilim ve teknoloji aynı zamanda üreticisinin değerlerini de beraberinde taşımakta olup bu bilim ve teknolojinin alıcısı konumunda olan kişi de bu değerleri kabul etmek zorunda kalacaktır.[14]
Modernizmin, teknolojinin dışında daha birçok şekilde sekülerliğe yol açan argümanlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bunlardan bize göre en önemlisi kavramların deforme edilmesidir. Mesela gelenekten intikal etmiş kavramların modern hayata uyum çerçevesinde deforme edilmesi/tahrif edilmesi ya da içlerinin boşaltılması, sekülerleşmeye yol açabilmektedir. Şöyle ki; modernleşmeyi içselleştirmemiş muasır müslüman için iktisadî faaliyetler “rızık” kavramı ile ifade edilir ve ekonomiden elde edilen hâsılayı rızık kavramı ile kavramlaştırdığından dolayı “israf” müslümanın tüketim faaliyetlerinde belirleyici bir etkendir. Çünkü rızık, Rezzak’ı şart koşar ve aynı kökten geldiği için de çağrışımı dolaysızdır.
Ancak modernleşmeyi içselleştirmiş bir asrî müslüman için rızık kavramı artık “üretim” kavramına dönüşecek ve bir süre sonra israfın tüketimdeki belirleyiciliği ortadan kalkacaktır. [15]Yani dinî hassasiyetler yerini dünyevi kaygılara bırakacaktır. Yine finans kurumlarının, radyo ve televizyonların İslamîleştirilmesi ve modern hayatın vazgeçilmezi haline gelmiş modanın tesettüre büründürülmesi, hatta Allah(c.c.)’ın büyüklüğüne vurgu yapan “Tekbir” gibi İslamî bir kavramın patentlenerek ticari bir unsur haline getirilmesi günümüzde sekülerliğin müslümanlar üzerindeki alametlerinin yalnızca birkaçıdır.
4. Sekülerizm ve Sekülerleşme
Çok geniş bir terim olan sekülerizm, içinde birçok akımı ve farklı tür teorileri barındırır. Öyle ki, birçok unsuru içerisinde barındırmasından ve farklı alanlarda ele alınmasından dolayıdır ki yapılan tanımlar da çeşitlilik arz etmektedir. Mesela M. Weber ve E. Durkheim’dan tutun da A. Comte, K. Marx, J. Frazer, B. Wilson, P. Berger ve T. Luckman’a kadar birçok sosyolog, bu kavrama farklı anlamlar yükleyerek kullanmışlardır. Fakat bizim dikkate aldığımız sekülerizm, Avrupa’da sosyologlar tarafından ortaya atılan ve konumuz bağlamında, yani teolojik ve inanç eksenli tanımlanmış olanlarıdır.
Bir kavram olarak Sekülerizm veya dünyacılık (zaman zaman sekülârizm); Latince‘de “nesil”, “periyot” (zaman dilimi) anlamına gelmektedir ve zamanla Hıristiyan Latincesi’nde “dünya” anlamında kullanılmaya başlanan sæculum’dan”secular”[16] türemiştir. Din merkezli veyahut dinî öğeleri hukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımın tersine, bunları hukukî ve siyasî kümeden ayıran bir yaklaşımı tanımlar. H. Lübbe’nin de fikrî-siyasî (ideenpolitischen) şeklinde nitelediği bir kavram olan sekülerizm, bu yönüyle özellikle Türkiye’de laiklikle karıştırılmaktadır. Fakat laiklik, sekülerliğin siyasi boyutunu oluşturmasıyla ondan ayrılmasının yanı sıra[17] laiklik denilince daha çok din-devlet ilişkileri, yani devletin laikliği gibi, sekülerlik denilince ise dinin toplumdaki yeri ön plana çıkmalıdır.[18]
Seküler kelimesi, dünyevi olanı belirtir ve dünyanın nesnel halinin göz önünde tutulmasını ifade eder. Bununla birlikte sekülerizmin yukarıda da zikrettiğimiz gibi yapılmış birçok tanımı vardır. Mesela sosyoloji alanında yapılmış kapsamlı tanımlardan bir kaçı şöyledir; Sekülerizm yani dünyevileşmek; dinî ve uhrevî olanı dünyanın şartlarına mal etmek, din ve ahiret anlayışını yıkmaktır[19], dinin kamusal alandan kendi öz alanına çekilmesi, marjinalleşmesi ya da insanın dinî ve metafizik olanın tesirinden kurtulup dikkatini öte dünyadan bu dünyaya çevirme durumudur[20] gibi birçok tanım sıralanabilir.
Tüm bu tanımlara binaen bir ayrıntıya işaret etmek gerekir ki o da; sekülerizme benzer bir kavram olan “sekülerleşme”yi ondan ayırmak gerektiğidir. Sekülerizm kavramı, tanımsal olarak hem dinden kopmayı hem de sekülerleşmenin tarihsel olarak bir sonucunu ifade eder. Tabii her ne kadar bu din karşıtı tavır sekülerleşmenin formları içerisinde bir imkân olarak var olsa da onunla özdeş değildir. Dolayısıyla sosyolojik bir tespit ve yorumlamadan çok din konusunda olumsuz ideolojik bir tutumu ifade etmektedir.[21]
Yani sekülerleşme bir süreç ifade ederken, sekülerizm ise bu sürecin tarihî bir sonucunu ve ideolojisini ifade etmektedir. Türkçede ise sekülerin karşılığı olarak dünyevî, sekülerleşmenin karşılığı olarak da dünyevileşmek kavramları kullanılır. Bu ayrım çerçevesinde bir tanım sunmak gerekirse; bu kavramın ilk kullanıcısı Max Weber sekülerleşmeyi “dünyanın büyüden arınması” şeklinde tanımlar. Nitekim o, bu tanımıyla tanrıların, animistik ruhların, büyü ve tılsımın doğadan kovulmasını, kısaca doğanın dinî içerikten arınmasını ifade etmek istemiştir. Böylece insan doğayı ilahî bir varlık olarak değil, istek ve ihtiyaçlarına göre serbestçe tasarrufta bulunabileceği bir alan olarak görür.[22]
Bu manada sekülarizasyon (sekülerleşme) kavramı modern zamanla birlikte tanımlayıcı, yönlendirici ve belirleyici bir karaktere bürünmüştür. Çünkü modernite, dine ait olan bir alanda kendisine yer açmak istiyordu.[23] Bu sebeple de moderniteye bağlı olarak gerçekleşen modernleşmenin din üzerindeki etkilerini sekülerizm sürecinde daha müşahhas görebiliriz. En önemlisi de bu süreç çerçevesinde bilimin dolaysısıyla da teknolojinin dünyada özerk ve tamamen seküler bir yöntem olarak yükselişinde gözlenebildiği gibi o, kültürel ve zihinsel hayatın tamamını etkisi altına alabilir.[24] Dolayısıyla da sekülerizasyonun bir kültür, bir zihniyet değişimini ön gördüğünü rahatlıkla ifade edebiliriz.
En genel anlamda sekülerleşme tezine göre; “modern bilim”, geleneksel inançları akla daha az yatkın bir duruma getirmiş; yaşam dünyalarının çeşitlenmesi, dinî sembollerin tekelini kırmış; kentleşme ve sanayileşme, bireyci anomik bir dünya oluşturmuş; ailenin öneminin aşınması dinî kurumları daha az ihtiyaç duyulan bir konuma düşürmüş; teknoloji her şeye kadir Tanrı fikrini daha az gerekli ve akıl dışı bir kalıba sokarak, insanlara kendi çevreleri üzerinde daha fazla denetim kurma olanağı tanımıştır.[25]
5. Sekülerizmin İmkânı
Batı dünyası ile İslam dünyası arasında dinî, dünyevî ve kültürel olarak o kadar fark vardır ki birinden neşet eden toplumsal hareketliliğin diğerine bütünüyle aktarımı kolayca mümkün olamaz. Nasıl ki bitkinin yetişebilmesi için gerekli olan iklim şartlarının vaki olması elzemdir, işte bu misal cihetinde batıdan neşet eden bir kavramın da İslamî tecrübede aynen ele alınması düşünülemez. Nitekim tasarımı ve üretimi Batı’da yapılan sekülerizm teorisinin gerek İslam toplumları gerekse diğer toplumlar karşısındaki kısmî başarısızlığı, bu ifadelerimizin ne derece doğru olduğunun bariz göstergesidir. Bu kısmî başarısızlığın en temel faktörlerinden biri de sekülerizmin deney alanı olan toplumun, din anlayışının âdet/gelenek olarak aktarılması ve asırlar öncesine dayanması münasebetiyle çok dayanıklı ve dolayısıyla da değişiminin zor olmasıdır. [26]
Tam bu nokta, bize sekülerizmin imkânının temelini vermektedir. Yani bir toplumun sekülerize edilebilmesi ya da diğer ideolojik unsurların etkisinde kalabilmesi ancak zikrettiğimiz asırlar öncesine dayanan ve âdet/gelenek olarak nesilde nesile aktarılan kurulu dinin toplum nezdindeki konumunun değiştirilmesiyle mümkündür. Zira bu konum değişimi, Batı’nın geçmişte sosyolojik bir proje olarak ortaya attığı sekülerizm teorisinin tasarlandığı şekli ile başarıya ulaşamayışının ardından takip ettiği seküler ön tanımlı modern bir projedir. Daha açık bir ifade ile bu proje, modernleşme adı altında toplumların gelenekten, kurulu dinden kopartılıp tabiri caizse dümensiz bir gemiye dönüştürülmesinden ibarettir.
Kuşkusuz bu projenin en geniş pratik sahası genç nesil, en önemli argümanı da teknolojidir. Dolayısıyla, genç nesil üzerinde büyük bir etkiye sahip teknolojinin, modernleşme adı altında toplumun geleneksel din anlayışına nüfuz edip sinsice köklü değişimlere yol açtığı ve bu yolun seküler bir hayata yönlendirdiği gerçeğini günümüzde istisnasız geleneğinden kopmuş Batı taklitçisi tüm toplumlarda müşahede etmek mümkündür. Denebilir ki, günümüzde sekülerizm modernleşmenin ileri bir mutasyonudur. Duruma bu açıdan bakıldığında, adı sekülerleşme olmasa da modernleşme ile sekülerizmin potansiyel boyuttaki imkânının bir gün gerçekleşmesinin mümkün olabileceği tartışmaya açık bir konudur.
6. Sonuç
Aydınlanma ile meydana gelen akılsal devrimin ön gördüğü sürekli değişme isteğinin, sekülerizmin kaynağı ile ilgili bir unsur olduğu açık bir şekilde ortadadır. Çünkü bu değişimin ortaya koydu en somut şey, dini toplumdan çıkararak bireyin içine hapsedip kendine özerk bir alan sağlamaya çalışan “modern zihin”dir. Bundan dolayı modernizmin kişiyi sekülerize eden hızlı süreçleri, insanı –özellikle de Batı kültürüyle yeni karşılaşan müslümanı- hem fiziki hem de zihinsel -aynı zamanda itikadî- düzlemde bir bulanıklığa sürüklemesi kaçınılmazdır. Bununla birlikte her gün kendisini yenileyen bilim ve teknolojinin etkisiyle bilgi, sürekli bir öncekini yanlışlar hale gelmiş ve bu da toplumların hem kültürel hem de dinî bilgisine sirayet ederek aynı mantık çerçevesinde bu bilgileri değişime zorlaması doğal olarak kaçınılmaz olmuştur.
Böyle bir değişimin İslamî düşünce sisteminde elbette kabul edilmesi mümkün değildir. Fakat değişim bir zorunluluk haline gelmişse eğer, bu ancak üretimi gelenek/din içerisinden sağlanmış yeni bir yapılanmayla olmalıdır. Yani bir müslüman için kültürel ve dinî açıdan taban tabana zıt bir toplumdan taklit usulü bir modernleşme değil, aksine kendi tarihinden, kültüründen dolayısıyla geleneğinden vücuda getirilmiş yeni bir yapılanma meşru olabilir. Nitekim İslam böyle bir yapılanmayı haiz bir dindir. Fakat günümüzde bu tip bir yapılanmadan söz etmek şimdilik pek mümkün değildir. Peki, bu noktada ne yapılmalı? Kuşkusuz yapılması gereken, müslümanın mevcut konjonktürde bilinçli bir tavır takınmasıdır. Yani müslüman, modern hayatın ilkelerini içselleştiren ve hayatını bu yönde devam ettiren, “asri” bir kişi değil de sadece yeniçağın içersinde yaşayan ve o çağın bir ferdi konumunda olup kendi değerlerini koruyabilen “muasır” bir kişi konumunda olmalıdır.[27]
Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; Hakk ve Hakk’ın gönderdikleri ile meşgul olmayan Müslümanları batılın işgal etmesi kaçınılmaz olacaktır.
——————————————————————————————————————————
[1] Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim Yay.,1997, s. 13-4.
[2] Çiğdem, A.g.e., s. 14-5
[3] Lewis Beck, Early German Philosophy (Cambridge, Mass. : The Balknap Press, 1969), s. 245.
[4] Carl L. Becker, Heavenly City of the Eighteenth Century Philosophers (New Haven: Yale University Press, 1967), s.29.
[5] Mustafa Alıcı, Yahudi-Hıristiyan Geleneğinde Dinî Otorite, Dinî Otorite Sempozyumu-Rize, Ensar Neş.,Haziran 2006, s.67.
[6] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İst. 2008, s.140.
[7] Ernest Cassirer, The Philosophy of Enlightenment, (Princeton: Princeton University Press, 1951) s.5.
[8] Adnan Aslan, Dinler ve Hakikat, İsam, İst. 2006, s.70-1
[9] Ünver Günay, “Modern Sanayi Toplumlarında Din II “, E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 4, 1987, s.11-13
[10] Peter L. Berger, “Dinin Krizinden Sekülerimin Krizine”, çev. Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor, Ufuk, İst. 2002, s. 75-93
[11] Mehmet Akgül, Türkiye’de Din ve Değişim-Bir Erol Güngör Çözümlemesi, Ötüken, İst. 2002, s.223.
[12] Richard S. Westfall, Modern Bilimin Doğuşu, çev. İ.Hakkı Duru, Tübitak Yay. Ank. 1995 s.141.
[13] Akgül, A.g.e., s 229.
[14] Çağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri- İslam Düşüncesinin Panoraması, Ensar Neş., İst. 2007, s.32.
[15] Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim yay. İst. 2000, s.189.
[16] Concise Oxford English Dictionary, Oxford University Press, 2004 (pdf)
[17] Bkz. M. Ali Kirman, Din Sosyolojisi Terimler Sözlüğü, Rağbet Yay., İst., s. 196.
[18] Nuray Mert, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış, Bağlam Yay., İst. 1994, s.17.
[19] Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yay., İst. 2007, s.178.
[20] Abdurrahman Kurt, Din Sosyolojisi (Ders Notları), Emin Yay., Bursa 2008, s.205.
[21] M. Emin Köktaş, Din ve Siyaset, Vadi Yay., Ankara 1997 s.16.
[22] Bkz. A.g.e, s.55., Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, çev. Z. Aruoba, Hil Yay., İst. 1985, s.93.
[23] Abdurrahman Arslan, “İnsan ya da Aklın Kimliği”, Bilgi ve Hikmet, Güz-1993/4, s.10.
[24] Peter Berger, Dinin Sosyal Gerçekliği, çev. Ali Coşkun, İst. 1993, s.162
[25] M. Ali Kirman, Din ve Sekülerleşme, Karahan Yay., Adana 2005, s.55.
[26] İsmail Kara, Din İle Modern Düşünce Arasında, U.Ü.İ.F Kış Akademisi Semineri-Bursa, 5 Şubat 2010
[27] Asrîlik, Muasırlık için bkz: A. Saim Kılavuz, “Modernizm’den İslam Düşüncesine”, Alize Dergisi, Sayı:1, Mayıs 1997,s.27.
( Kaf Dergisi 2. sayıI)