Seyyid Hasan NASRALLAH
Bismillahirrahmanirrahim
Geçtiğimiz oturumda Velayet-i Fakih konusunun delilleri ve özelliklerine değinmiş, konuyu da özetle şöyle izah etmiştik; İmam-ı Zaman Hz. Mehdi’nin (af) büyük gaybet döneminde Müslümanların sorumluluk, velayet ve hidayeti Velayet-i Fakih’in üzerindedir. Ayrıca Veliyy-i Fakih için gerekli olan özelliklere de daha önceki konularımızda değinmiştik. İmamlarımızın (as) görüşleri itibariyle Velayet konusunun da ne denli gerekli olduğunu ve o kadar bariz bir mesele olduğu için izah ve delile dahi gerek duyulmayacağını da bir nebze olsa izah etmeye çalıştık. Ama şimdi öyle bir dönemdeyiz ki; siyasi ve zamansal bazı gereksinimlerden ve bazı İslam hâkimlerinin konuya bir türlü değinmek istemeyişlerinden bunun için deliller sunmak icap etmektedir.
Aslında Peygamber Efendimiz (saa) ve İmamlarımızdan (as) Velayet-i Fakih hakkında naklettiğimiz hadis ve rivayetler doğrultusunda bizler için zerre kadar şüphe bile kalmamaktadır. Şimdi ise İmam Humeyni’nin (ra) Velayet-i Fakih hakkındaki o değerli düşüncelerden istifa etme zamanı.
Elimize ulaşan hadis ve rivayetlerden anlaşılacağı üzere, gaybet döneminde ya da daha açık bir ifadeyle, masum bir İmam’a ulaşma imkânı olmadığı bir dönemde, örneğin; İmam Musa-i Kazım (as) uzun yıllar boyunca hapishanelerdeydi ve Şii Müslümanlarının ona ulaşma imkanı yoktu veyahut da İmam Rıza (as) büyük bir köşkte hapse mahkum edilmişti ya da İmam Hasan el Askeri (as) de, bir askeri bölgede gözetim altında tutuluyordu, böyle bir dönemde bizlerin görevi ne olmalıydı? Ne yapalım, yoksa yine kollarımızı birbirine kavuşturup öylece bekleyelim mi? Bugün bizim sorunumuz İmamın olmayışı değil, İmamımızın kayıp yani gözlerden saklı olmasıdır.
İmam Humeyni (ra) şöyle buyuruyor; Peygamber Efendimiz (saa) ve İmamlar (as) bizleri bir başımıza bırakmadılar
İmam Humeyni’nin (ra) bu konudaki görüşü şu şekildedir; Peygamber Efendimiz (saa) ve İmamlar (as) bizleri bir başımıza bırakmadılar. İslam Peygamberinin (saa) buyurduğu gibi, Ali (as) Müslümanların halifesidir ve onun Velayet hakkı vardır. Ondan sonra oğlu İmam Hasan (as), daha sonra da İmam Hüseyin (as) bu şekilde 12 İmam tekmil olmalıdır. Şöyle buyurmuşlardır; İmam Zaman’ın (af) kayıp olduğu dönemde Veliyy-i Fakih’e yönelin. Bu mesele bilim-teknoloji ve bilgisayar çağında ortaya çıkmadı, Peygamber-i Ekrem (saa) ve İmamlar (as) döneminde de matrah olunan bir meseleydi. Mesela küçük gaybet döneminde İmam Zaman’a (af) şöyle bir soru yöneltilmişti; Ortaya çıkacak sorun ve meseleler için kime müracaat etmeliyiz? O da bunun üzerine; Benim dört naibime müracaat edebilirsiniz buyurmuştur.
Değerli İslam Peygamberi (saa) ve diğer İmamlar mesela İmam Cafer-i Sadık (as) şöyle buyurmuştur; “Müslüman halkların Masum İmam’a (as) erişme imkânı yoksa, Velayet-i Fakih’e yönelmeleri gerekmektedir çünkü o yetki sahibidir.”
Şimdi değinmek istediğim konu İmam Humeyni’nin (ra) İslam Hükümeti kitabından olacaktır. Fazla derinlere girmeden kısaca özetleyeceğim. Daha detaylı ve doyurucu bilgi isteyen de, bu kitabı iyice mütalaa edebilir. Ama ben yine de Velayet konusu aydınlığa kavuşsun diye yeterli ölçüde açıklama yapacağım.
İmam Humeyni’nin (ra) kitabında zikrettiği rivayetler iki çeşittir; İmam (ra), ilk rivayetler serisinde onlardan bir hayli istifade eder ve bu rivayetlerin doğruluğu ve kaynaklarının sağlamlığı konusunda şüphe duymaz ve bu şekilde Velayet konusunu Peygamber Efendimizden (saa) bugüne kadar açıklar.
Ama ikinci kısım rivayetler ise, kaynak ve güvenilirliği konusunda bazı problemler görülmektedir. İşte bu yüzden biz de onları bir nevi onay ve konunun pekişmesi için kullanmaktayız.
İmam Humeyni (ra) der ki; bahsedilen hadis ravileri, bizim bilgin müctehidlerimizdir
İlk kısım rivayetlere değinmeden önce sizlere yerleşik bir terimi izah etmek istiyorum; bize ulaşan rivayetlerde Allah Resulü’nün (saa) buyurduğu gibi; “يروُن حديثي” yani “Benim dediğime bakın” ya da İmam-ı Zaman’ın (af) “Bizlerden aktarılan hadislere müracaat edin”buyrukları doğrultusunda, acaba birisi İslam Peygamberi ya da İmam-ı Zaman’dan bir hadis naklederse, o hadis ravilerinden sayılır mı?
İmam Humeyni (ra) bu konuda der ki; “Bahsedilen hadis ravileri yani hadisleri ulaştıranlar, bizim bilgin müctehidlerimizdir.” Yani, bu nakledilen hadisin kimden geldiğini anlayabilecek yetiye sahip olmak ve o hadisin sıhhat ve gerçekliliğini teşhis edebilmek, (elbette bu yeti kapasitesi olan herkes için geçerli bir hüküm değildir) yani bir başka değişle hadisin içeriğinden bu hadisin Peygamber Efendimiz (saa) ya da İmamlarımızdan (as) geldiğini anlayabilen müctehidler. Çünkü yetki mercii olan müctehidlerin görevlerinden birisi de, elimizde var olan Allah Resulü’ne (saa) ve İmamlara (as) dair hadislerin gerçekliliğini teşhis edebilme becerileridir. Örnek verilecek olunursa, Peygamber’e (saa) atfedilen bir hadiste mesela şu işi yaparsanız cehenneme gider ve bunu yaparsanız da cennetlik olursunuz şeklinde kaynaklarımıza girmiş bir hadisin doğruluk ve sıhhat derecesini bulup, ortaya çıkartmak müctehidlerin vazifelerindendir. Hadis ravisi, çok dikkatli olmak durumundadır. Örneğin İmamlarımızdan birisi diğer Masum İmamlardan (as) bir hadis naklettiği zaman, o hadis hakkında yorum yapılacaksa, hadisin hangi dönemde ve hangi şartlar altında söylendiğini bilecek derecede konuya hâkim olmalıdır.
Peygamber-i Ekrem’den hadis nakletmek, ravi olmak için yeterli değildir
Konuyu özetlemek gerekirse şunu demek yeterli olacaktır; yalnızca Peygamber Efendimizden (saa) hadis nakletmekle ravi olunamaz! Mesela benim, içerisinde Peygamber Efendimiz’den (saa) binlerce hadisin bulunduğu Usul-i Kafi’yi açıp, içerisinden Resul-i Ekrem’e ait birkaç hadis nakledersem hadis ravisi olmam için yeterli midir? Elbette ki hayır! Öyleyse bizim hadisleri aktaran ravilerimiz, hadisleri rivayet etmenin yanı sıra, onun sıhhat ve güvenilirliğinden de emindirler. Yani anlaşılacağı üzere onlar, ulema ve fakihlerden başkaları değillerdir.
Emir ül Mü’minin (as) derki; “Allah Resulü (saa) şöyle buyurmuştur; “اللهم ارحم خلفايي” “Allah’ım benim halifelerimi koru!” şöyle dediler; “Peki, sizin halifeleriniz kimlerdir?” Resul-i Ekrem de şöyle yanıtladı; “Benim yardımcılarım, halkı bilgilendiren, benden sonra İlahi buyrukları halka öğreten hadis ravilerdir.”
İmam Humeyni (ra) şöyle der; “Bu hadis, Peygamberin (saa) halife ve yardımcıları konusunda son derece açık ve yeterlidir.” İmam (ra) başka bir yerde de Allah Resulü’nün (saa) yardımcılarını iki kısım olarak açıklar ve şöyle der; “Bunlardan ilki Masum İmamlardır ve bir diğeri de, raviyan-i hadis olarak adlandırılan hadis nakilcileridir ve onlar da İmamların (as) halifeleridir.” Yani Peygamberden (saa) sonra onun yardımcıları hadisleri nakleden ve Resul’ün sünnetine harfiyen uyanlardır.
İmam Humeyni (ra) başka bir yerde de, hadis ravisinden kastın, hadisi söyleyen ve nakleden olmadığını vurgular ve anlatılmak istenenin o hadisin sıhhat ve güvenilirliğini tanıyan kimse olduğunu söyler. Peki, “Allah’ım benim halifelerimi koru!” denildiği zaman anlatılmak istenen nedir? Bu yine aynı Peygamber Efendimizin “ ان علي خليفتي” “Şüphesiz Ali (as) benim halifemdir!” demesi gibidir ve zaten bu durumda da artık Hz. Ali’nin Veliyy-i Emr-i Müslimin olarak bilinmesi için zerre kadar şüphe kalmaz.
İmam Humeyni’ye (ra) göre hadis ravilerinin görevi yalnızca hadisleri anlatmak değil
İmam Humeyni (ra) şöyle buyurur; “Hadis ravilerinin görevi yalnızca hadisleri anlatmakla bitmez belki onları halkın arasında işler hale getirmeli ve icra etmelidir.” İmam Musa Kazım’dan (as) nakledilen “İslam fakihleri, sağlam kaleler gibidirler.” sözünü tahlil eden İmam Humeyni (ra), âlimlerin nasıl İslam’ın sağlam kaleleri olacağını sorgular. Yalnız ve yalnız hadis anlatmakla İslam dininin sağlam duvarları nasıl olunabilir? der.
Ya da bu din bilginleri ahkâmı açıklayıp, İslami düşünce ve kültürü savunsa ve aynı zamanda Müslümanların toprak ve sınırlarını korusa ve tüm bunlarla beraber İslam öğretilerini de uygulasa, o zaman muhkem bir kale olabilir mi? İslam ülkeleri günümüzde olduğu gibi bir kültür işgaline duçar olduğu ve İslam düşmanlarının Müslümanları şüpheler içinde bıraktığı zaman bu İslam âlimleri olayları bir kenardan mı seyretmeli? Cevap olarak şöyle denmeli“Hayır!” başka bir soru da; İslam âlimlerinin görevi, fakirler ve yardıma muhtaç kimseler için bir şeyler toplamak mı yoksa bu insanların bu konuma gelme nedeni olan ekonomik yolsuzluk ile mübareze etmesi midir? Bunun da cevabı “Evet!”
Bu Allah’ın Peygamberine (saa) inen İlahi emirleridir. Bunlar kitaplarda, kâğıt üzerinde dursun diye gelmediler bunlar İslam toplumlarında icra edilmelidirler. Eğer din düşmanları Müslüman ülkelerine saldırırlarsa ve tüm kaynaklarını sömürüp, canını ve namusunu tehlikeye sokarlarsa, burada senin görevin onları savunmaktan başka ne olabilir ki? Aksi takdirde sen İslam’ın sağlam bir kalesi olamayıp, Müslümanları koruyamazsın.
İmam Humeyni’ye göre ulema; aynı İslam Peygamberi’nin döneminde olduğu gibi İlahi emirleri uygulamalıdır
İmam Humeyni (ra) şöyle demektedir; “Âlimler, aynı İslam Peygamberi’nin döneminde olduğu gibi İlahi emirleri uygulamalıdırlar. Bu konuda İmam Musa Kazım (as) çok güzel buyurmaktadır; Ey Mümin! Senin görevin İslam’ı korumaktır.”
Öyleyse bu “Savunma” mesuliyet ve sorumluluktan başka bir şey olamaz ve bu da yalnızca çene çalmak veya bir şeyler yapmakla olmaz. O zaman fakihin görevi, İslam dinini savunmak, yoksullukla savaşmak, halk arasında adaleti diriltmektir. Hatta fakih, bu sorumlulukların altına girdiği zaman şehit dahi olma ihtimalini göz ardı etmemelidir. Çünkü onun görevi hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değildir. İlahi buyrukları halkın arasında anlatmak bir hayli çetindir.
İmam Humeyni’nin değindiği bir başka rivayet ise, İmam Cafer-i Sadık’tan (as) nakledilmekte ve şöyle buyurmaktadır; “Fakihler, Peygamberin eminleridirler ama bir şartla, maddiyatçı olmamalıdırlar. Derken Allah Resulü’ne, peki bu bahsedilen maddiyatçı ya da dünyacı olmak ne demektir diye sorulduğunda şöyle buyurdular; sultana yakın olmasıdır.”
Aslında bir sonraki aşamada “Fakihler peygamberlerin eminleridirler” cümlesinin ne manaya geldiğini incelemek lazım ama kısaca şöyle diyebiliriz; Allah Resulüne (saa) emanet edilen her şey artık Veliyy-i Fakih’e emanet edilmiştir. Artık onun tek hedefi İlah emir ve buyrukları koruyup, tatbik etmek olmalıdır.
Her şeyde, yalnızca belli başlı değerlerde değil, her şey ama her şeyde zaten İslam’da emin olmak da bu manadadır ve bu mana da bizleri Velayet’e ulaştırır. İmam (ra) Emin’in anlamı hakkında şöyle der; “Emin” yani Veliyy-i Fakih’in tüm İlahi buyrukları en ufak bir eksiklik ve sapma olmadan tatbik edip, uygulamasıdır.” Zaten İmamların da (as) en temel görevleri İlahi ahkâmı tatbik edip, uygulamak değil miydi? Öyleyse her İslam ümmetinde eğer bir önder ve veli yoksa o ümmette zamanla İslam yok olur gider.