Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
29-11-2011 tarihinde, 20:24 saatinde eklendi
ULUL EMR KİMDİR? (2)
ULUL EMR KİMDİR? (2)


 

Allame Tabatabai


Ulul’emrin, Ehl-i Beyt imamları (a.s) olması yolundaki tefsire yapılan itirazlar

 

Şimdi de; "Ululemrden maksat, masum olan Ehl-i Beyt İmamlarıdır." tefsirine yöneltilen itirazlara gelelim:

Birinci itiraz:Ehl-i Beyt'in ululemr demek olduğu, Allah ve Peygamber tarafından açıkça belirtilmeye muhtaçtır. Tabi ki böyle bir açıklama yapılmış olsaydı, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra bu konuda görüş ayrılığına düşecek iki kişi bile bulunmazdı.

Bu itiraza verilecek cevap şudur:Ehl-i Beyt'in ululemr olduğu Kur'an'da ve sünnette belirtilmiştir. Velayet ayeti (Mâide, 55), Tathir ayeti (Ahzâb, 33) ve diğer bazı ayetler bunun Kur'an kaynaklı delilleridir. İlerde bu konuyu geniş bir şekilde inceleyeceğiz. Peygamberimizden nakledilen "Sefine (gemi)" ve "Sakaleyn" hadisleri de bu meselenin hadis kaynaklı delilleridir.

“Sefine”hadisi şöyledir:

"Benim Ehl-i Beytim'in konumu, Nuh'un gemisinin konumundadır; ona binen kurtulur, binmeyen ise boğulur."

“Sakaleyn” hadisi ise şöyledir:

"Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum. Biri Allah'ın kitabı ve öbürü benim soyum olan Ehli Beytim'dir. Bunlara sarıldığınız sürece benden sonra asla yoldan çıkmazsınız."[1]

Şiî ve Sünnî kaynaklardan rivayet edilen ulul’emr konulu hadisler bu meselenin delillerindendir. Bu ayetler grubunun hadisler ışığında açıklaması bölümünde bu rivayetlerin bazılarına yer verilecektir.

İkinci itiraz:Ululemre itaat etme emri, onların kimler olduğunun bilinmesi, tanınması şartına bağlıdır. Çünkü kim oldukları bilinmeden onlara itaat etme emri, mükellefin güç yetiremeyeceği bir yükümlülük olur. Eğer bu emir onları tanıma şartına bağlı ise bu durum ayetle bağdaşmaz. Çünkü ayet mutlak, yani kayıtsız-şartsızdır.

Bu itiraza şu cevabı veririz:Bu sakınca itirazı yapan kimsenin kendisi için de geçerlidir. Çünkü itaatin ululemrin kim olduğu şartına bağlı olması mutlaktır. [Dolayısıyla hal ve akd ehline itaat etmek de onların tanınmasına bağlıdır.] Bizim ile bu itirazı yapan kimse arasında bu noktadaki fark şudur: Onun dediğine göre hal ve akd ehlinin kimlerden oluştuğu Allah'ın ve Peygamberin açıklamasına gerek olmaksızın bizim tarafımızdan bilinmektedir; (başka bir deyişle hal ve akd ehlinin belirsiz kişiler olduğunu söylüyor, buna biz de katılıyoruz; çünkü günah işleyen şahısları belirtmeye ne gerek var ki, zaten herkes günah işliyor!) fakat bize göre masum imam Allah ve Peygamber tarafından tanıtılması gerekir. Buna göre ayete aykırı olmaları bakımından bu iki şartın birbirinden farkı yoktur. [Çünkü kimler olurlarsa olsunlar ululemre itaat etmek, ancak onları tanımak suretiyle mümkündür.]

Şu da var ki, ululemrin kim olduğunu bilmek her ne kadar şart sayılıyorsa da bu şart diğer normal şartlar gibi değildir. Çünkü bu şart (tanımak) yükümlülüğün kişiye ulaşmasına, fiilen omuzlarına binmesine dönüktür. Çünkü, kendisini, konusunu ve taalluk ettiği şeyi bilmeden yükümlülük fiilen yoktur. Yoksa bu şart, yükümlülüğün kendisine ve konusuna yönelik değildir. Eğer ululemrin kim olduğunu bilmek, hacda mAli ve bedenî yeterliliğin ve abdestte suyun bulunmasının şart olması gibi normal bir şart kabilinden olursa, mutlak yükümlülük diye bir yükümlülük türü hiç olmazdı. Çünkü bir insanı bilip bilmediğine bakmaksızın bir görevle yükümlü tutmak anlamsız olur.

Üçüncü itiraz:Bizler, içinde yaşadığımız şu zaman diliminde masum imama ulaşma, ondan din ve ilim öğrenme imkânından mahrumuz. Buna göre Allah'ın bu ümmete itaat edilmesini farz kıldığı merci, masum imam olamaz. Çünkü ümmetin ona ulaşması imkânsızdır.

Bu itiraza verilecek cevap şudur: Bunun böyle olmasının sebebi Allah ve Peygamber değil, ümmetin kötü hareketleri ve kendine hıyanet etmiş olmasıdır. Dolayısıyla yükümlülük kaldırılmış değildir. Bu durum, önce peygamberini öldüren ve sonra ona itaat etme imkânına sahip olmadığını söyleyen bir ümmetin mazeretine benzer. Üstelik bu sakınca, itirazı yapan kişinin kendisi için de geçerlidir.Çünkü biz Müslümanlar bugün bir tek ümmet teşkil etme imkânına sahip değiliz ki, bu ümmetin içinden çıkan hal ve akd ehli kabul ettiği bir görüşü yürürlüğe koyabilsin.

Dördüncü itiraz:

Yüce Allah,  "Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz... onu Allah'a ve Resul'e götürün." buyuruyor. Eğer ulul-emrden maksat masum imam olsaydı,

"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz... onu imama götürün." buyurması gerekirdi.

Bu itirazın cevabı şudur:Bunun cevabı daha önceki açıklamalarda verilmişti. Bu götürmekten (havale etmekten) maksat, daha önce anlatılan yaklaşımla anlaşmazlığa düşülen hususu imama götürmektir, havale etmektir.

Beşinci itiraz:Masum imamın varlığına inanan kimseler, ona uymanın faydasının ümmeti ihtilaf karanlığından, çatışmanın ve bölünmenin zararından korumak olduğunu söylemektedirler. Oysa bu ayetin zahirinden, ululemrin varlığına ve ümmetin ona itaat etmesine rağmen anlaşmazlığın mevcut olacağı anlaşılıyor. Meselâ, ululemrin kendisinin bazı olaylar ve gelişmelerin hükmü hakkında ihtilafa düşmesi gibi. Hâlbuki masum imamın var olması ile birlikte ihtilafın ve anlaşmazlığın meydana gelmesi bu inançta olan kimselere göre caiz değildir. Çünkü onlara göre masum imam, Peygamber (s.a.a) gibidir. O hâlde onların bu inancına göre ayetteki ayrıntılandırmanın [yani, "Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz..." ifadesinin] hiçbir faydası yoktur.

Bu itiraza şu cevabı veririz:Bu itirazın cevabı da geçmişteki açıklamalardan anlaşılmaktadır. Çünkü bu ayette sözü edilen anlaşmazlıktan maksat, müminlerin Kur'an'ın ve sünnetin hükümleri hakkındaki anlaşmazlığıdır; yoksa velâyet hükümlerinde yani, imamın bir yönetici olarak olaylar ve gelişmelerle ilgili verdiği hükümler hakkındaki bir anlaşmazlık değildir. Daha önce belirtildiği gibi hüküm koyma yetkisi sadece Allah'a ve Resulü'ne aittir. Eğer anlaşmazlığa düşen taraflar Kur'an'ı ve sünneti anlayabiliyorlarsa, tartışma konusuna ilişkin hükmü bu iki kaynaktan çıkarırlar veya çözümü, yorumunda masumluk ayrıcalığı ile donatılmış olan imamdan sorarlar. Yok, eğer bunlar Kur'an'ı ve sünneti anlayamıyorlarsa, tartışma konusu meselenin çözümünü imamdan sormakla yükümlüdürler. Tıpkı Resulullah'ın (s.a.a) çağdaşları gibi. Onlar anlayabildikleri meselelerde ya kendileri bilgi elde ederler veya hükmü Peygamberden sorarlardı. Fakat anlayıp hüküm çıkaramadıkları meseleleri mutlaka Peygambere sorarlardı.

Bu ayetin delâlet ettiği üzere, ululemre itaat etmenin hükmü tıpkı Peygambere itaat etmenin hükmü gibidir. Anlaşmazlıkla ilgili hüküm de bu ayette anlatılan hükümdür. [Yani, anlaşmazlığa düşülen hususun Allah'a ve Resul'e götürülmesi gerekir.] Peygamberimizin (s.a.a) hayatta olması ile vefat etmiş olmasının bu bakımdan farkı yoktur. Peygamberimizin hayatta olması durumundaki hükmü, bir sonraki ayetler açıklarken, onun yokluğu hâlindeki hükmü de okuduğumuz ayetin mutlak oluşu açıklıyor.

Ayette sözü edilen çözümü Allah'a ve Peygambere götürme işlemi ise, müminler arasında baş gösteren anlaşmazlıklara mahsustur. Nitekim ayetteki   "Eğer anlaşmazlığa düşerseniz..."ifadesinden bunu anlıyoruz. Dikkat edilirse, "Eğer ululemr arasında anlaşmazlık çıkarsa" veya "Eğer onlar anlaşmazlığa düşerlerse" denmemiştir. Peygamberin sağlığında ihtilaflı konuyu Allah'a ve Resul'e götürmek demek ya meseleyi Peygambere sormak veya hüküm çıkarma yeterliliğine sahip olanların Kur'an'dan ya da sünnetten hüküm çıkarmalarıdır. Peygamberimizin yokluğunda yapılacak olan iş ise, daha önce dediğimiz gibi ya meseleyi imama sormak veya Kur'an'dan ve sünnetten hüküm çıkarmaktır.

Buna göre,  "Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz..."direktifi, bu itirazı ortaya atanın ileri sürdüğü gibi hiçbir faydası olmayan, fazladan bir ifade değildir.

Bütün bu açıklamalardan ortaya çıkan sonuç şudur: Bu ayette sözü edilen ululemrden maksat, bu ümmetten olan öyle kimselerdir ki, her birinin masumluk ve itaat zorunluluğu bakımından hükmü, tıpkı Peygamberimiz (s.a.a) için bu konulardaki hüküm gibidir. Burada lügat anlamı ile genel bir kavram olan ululemr teriminden tek kişinin kastedilmiş olması da bir çelişki değildir. Çünkü bir kelimenin kavramlarından birini kastetmekle bu kavramla örtüşen bir örneği murad etmek birbirinden farklı şeylerdir. Meselâ, bu ayette geçen  "resul=elçi, peygamber" terimi de genel ve küllî bir kavramdır. Kelimeden bu ayette murad edilen anlam da budur. Fakat kastedilen örnek Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) 'dir.

Ayetin devamı:

"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz... onu Allah'a ve Resul'e götürün..." Bu ifade ayetlerin akışından elde edilen sınırlamanın bir uzantısı, bir sonucu ve ayrıntılandırmasıdır. Çünkü, "Allah'a itaat edin..." direktifi Allah'a ve Peygambere itaati gerekli ilan etti. Bu itaat, düşünülebilecek bütün anlaşmazlıkları gidermeyi garanti eden ve var olabilecek bütün ihtiyaçları karşılayan dinî konular üzerinde odaklandığından dolayı Allah ve Peygamber dışında başka bir mercie başvurmaya gerek bırakmamaktadır. Buna göre yukarıdaki direktifin anlamı şöyledir: "Allah'a itaat edin, tağuta itaat etmeyin." İşte sözünü ettiğimiz sınırlamanın anlamı budur."

 

Bu hâl karşısında, bir çok toplantılar yaptık. Fakat maalesef, her seferinde önümüzde yolun kapalı olduğunu gördük. Casuslarımızdan gelen raporlar, hep hayal kırıcı, konferansların sonuçları da sıfır idi. Ama yine de ümitsizliğe kapılmıyorduk. Çünkü biz, derin nefes almayı ve sabretmeyi âdet edinmişizdir.

Bir toplantımıza, Bakanın kendisi, en büyük papazlar ve bir kaç da mütehassıs [uzman] katılmıştı. Yirmi kişiydik. Üç saatten fazla süren bu toplantıda, hiçbir sonuca varılamadı. Fakat bir papaz şöyle dedi: (Rahatsız olmayın! Çünkü Hıristiyanlık, ancak üç yüz sene zulme uğradıktan sonra yayıldı. Umulur ki Mesih, gayb âleminden bize nazar edip, üç yüz sene sonra da olsa, kâfirleri [Müslümanları kastediyor] merkezlerinden çıkarmağı nasip eder. Biz kuvvetli bir iman ve uzun bir sabırla silahlanmalıyız! Hükmü elimize geçirebilmek için, bütün araçları elde edip, bütün yolları denemeliyiz. Hıristiyanlığı, Muhammedîlerin arasında yaymaya çalışmalıyız. Asırlar sonra da, neticeye varabilirsek, çok iyidir. Çünkü, babalar çocukları için çalışırlar.)

Sömürgeler Bakanlığında, İngiltere’nin yanı sıra, Fransa ve Rusya’dan da, diplomat ve din adamlarının katıldığı bir konferans yapıldı. Çok şanslıydım. Bakan ile aramız iyi olduğu için, ben de katılmıştım. Konferansta, Müslümanları parçalayıp, İspanya gibi, dinlerinden çıkararak imana getirmenin [Hıristiyanlaştırmanın] hesapları yapıldı. Fakat varılan neticeler istenildiği gibi değildi. Ben, o konferanstaki bütün konuşmaları (İlâ meleküt-il-Mesih) isimli kitabımda yazdım.

Derinlere kök salmış büyük bir ağacı, kurutup, söküp atmak zordur. Fakat biz zorlukları kolaylaştırıp, yenmeliyiz. Hıristiyanlık, yayılmak için gelmiştir. Bunu, Mesih efendimiz bize vaat etmiştir. Muhammed’e, doğu ve batı âleminin içinde bulunduğu kötü şartlar yardımcı olmuştur. O kötü şartlar gidince, onun yol yordamları da kendiliğinden gider elbet.

Bugün memnuniyet ile durumun tamamen değiştiğini müşahede ediyoruz. Bakanlığımızın ve diğer Hıristiyan hükümetlerin büyük gayret ve çalışmaları neticesinde, Müslümanlar gerilemeğe başladı. Hıristiyanlar ise, kuvvetleniyorlar. Uzun asırlar boyunca kaybedilen yerleri alma zamanı geldi. İslâmiyet’i imha etmeğe, Büyük Britanya devleti öncülük etmektedir.

*Batı dünyası endüstriyel gelişmelerini İslam’a borçludur. Öte yandan şunu bilmeliyiz ki endüstri ve sanayi gelişimi insan ruhunu geliştiremez. Bunun bariz örneği Batıyı baştan sona sarmış fuhuş ve fesat yayılımı, faiz sistemi ve aile temelinin çöküşüdür.

 

 

 

 

 



 
Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
ULUL EMR KİMDİR? (2) 29-11-2011 tarihinde eklendi
ULUL EMR KİMDİR? (1) 29-11-2011 tarihinde eklendi
KUR'AN'DA TÖVBE 30-10-2011 tarihinde eklendi
KUR'AN'DA TEVİL 30-10-2011 tarihinde eklendi
SEYYİD KUTUP’TAN DAVET METODU (KAFİRÛN SURESİ’NİN TEFSİRİ) 30-10-2011 tarihinde eklendi
ABDESTTE AYAKLAR YIKANMALI MI, YOKSA MESH Mİ EDİLMELİ? 30-10-2011 tarihinde eklendi
KUR'AN MUCİZELERİNİN ŞEKİLLERİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
KUR'AN-I KERİM'DE SOSYAL İLİŞKİLER 28-09-2011 tarihinde eklendi
BİR PEYGAMBER VE İMAM OLARAK İBRAHİM (A.S.)'IN KİŞİLİĞİ VE ONUN KİŞİLİĞİNDE İMAMETİN ANLAMI (1) 28-09-2011 tarihinde eklendi
BİR PEYGAMBER VE İMAM OLARAK İBRAHİM (A.S.)'IN KİŞİLİĞİ VE ONUN KİŞİLİĞİNDE İMAMETİN ANLAMI (2) 28-09-2011 tarihinde eklendi
BİR PEYGAMBER VE İMAM OLARAK İBRAHİM (A.S.)'IN KİŞİLİĞİ VE ONUN KİŞİLİĞİNDE İMAMETİN ANLAMI (3) 28-09-2011 tarihinde eklendi
HZ. ADEM'İN TEVBESİ VE İNSAN HAYATINDAKİ YERİ 28-09-2011 tarihinde eklendi
ALLAH'A GÖRE KURTULUŞ ÖLÇÜLERİ 28-09-2011 tarihinde eklendi
KUR'ÂN-I KERİM İN TEFSİRİNDE EHL-İ BEYTİN ROLÜ 25-09-2011 tarihinde eklendi
PEYGAMBERLERİN MASUMİYETİ 24-09-2011 tarihinde eklendi
ŞEYTANIN İNSAN ÜZERİNDEKİ NÜFUZU 24-09-2011 tarihinde eklendi
HZ. ADEM'İN HATASI VE BUNUN PEYGAMBERLERİN İSMETİ İLE İLGİSİ 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım