İmam Hüseyin (a.s) şehit edildikten sonra, İslam ülkesinin diğer bölgeleri ile birlikte, Peygamber yakınlarının merkezi olan Medine şehrinde yer yer kıpırdanmalar başlamıştı. Medine valisi kendine göre bir tedbir düşündü. Şehrin ileri gelenlerinden bazılarını “Şam”a gönderdi, genç halifeyi görüp şefakine mazhar olsunlar da Medine’ye döndüklerinde belki halkı halifeye itaat etmeye teşvik etsinler diye.
Doğru dürüst bir terbiyeden yoksun, ne tedbirlik ve aydın görüşlülükten nasibini alan, ne de zahiren bile olsa İslam kurallarına uyan Yezit “Medine” temsilcileri önünde bile şarapçılığını, köpek oynatıcılığını ve İslam’a aykırı davranışlarını sürdürdü. Temsilciler Medine’ye döndüklerinde; Yezit içkici, köpek oynatan fasık bir kişidir, böyle bir kimse Müslümanlar’ın halifesi, önderi olamaz, diyerek seslerini daha da yükselttiler. Sonuçta heyecan şehrin tamamını sardı; halk galeyana gelip, vali ve Emevi ailesini şehirden kovdular. Yezit bu haberi alınca, yaşlı bir adam olan “Müslim b. Ukbe”komutasında bir ordu gönderdi, Medine halkının üzerine. Müslim Medine’yi muhasara etti. Bir süre sonra da halk direncini kaybedip teslim oldu. Şam ordusu üç gün boyunca Medine’de katliam yaptı en feci cinayetleri işlemekten sakınmadı. Nice dindar, geceleri ibadetle geçiren, takvalı insanları öldürdüler, yapmadıkları işkence kalmadı, kadınlara kızlara vahşice tecavüz ettiler.([1]) Bu olay tarihte “Hırre” faciası diye anılmaktadır.
Fakat bu büyük facia esnasında, İmam Zeynelâbidin (a.s) ve Haşim oğulları evlerine dokunulmadı. Bu nedenle şehir muhasara da iken İmam Zeynelâbidin (a.s)’ın evine sığınan onlarca Müslüman ailesi tehlikeden korunmuş oldu.
Ünlü tarihçi “Taberi” yazıyor ki:
“Yezit, Müslim b. Ukba’yı Medine üzerine gönderirken kendisine şöyle talimat verdi:
Hüseyin oğlu Ali (İmam Zeynelâbidin), ayaklanmaya katılmamış, ona dokunma, ona iyi davran.”([2])
Merhum Şeyh Müfid de şöyle yazıyor:
“Müslim b. Ukbe Medine’ye girdiğinde Hüseyin oğlu Ali İmam Zeynelâbidin’yi çağırtıp yanında oturttu, kendisine çok saygı gösterdi ve; Müminlerin emiri(!) sana iyilik yapmamı, seni diğerlerinden ayrı tutmamı emretmiştir, dedi. Hüseyin oğlu Ali teşekkür etti. Müslim yanındakilere benim atımı hazırlayın kendisine (İmam Zeynelâbidin’e), diye talimat verdi. Tekrar İmam (a.s)’a döndü: Git ailenin yanına onları korkuttuk sanıyorum ve buraya kadar sizi yorduk, elimizde bir şey olsaydı size layık olduğu şekilde ikram ederdik, dedi.”([3])
Dördüncü İmam’ın hayatı bölümünde zikredeceğimiz bazı gerekçelerle, Müslim’in İmam Zeynelâbidin (a.s)’a böyle davranmasının bir sebebi de ayaklanmaların başlangıcından beri İmam’ın olaylara karışmaması ve isyancılarla işbirliği etmemesiydi. Ancak şu da kesindir ki; İmam Hüseyin (a.s)’in şehit edilmesi Yezit hükümetine pek pahalıya mal olmuştu. Hükümeti bu büyük cinayetinden dolayı hala kamuoyunun baskısı altındaydı bu nedenle Yezit imamet ailesine eziyet ederek adını daha da kötüleştirmek istemiyordu.
2- ABDÜLMELİK B. MERVAN’IN HACCAC’A TALİMATI
“Yâkubi” şöyle yazıyor:
“Abdülmelik b. Mervan, Hicaz valisi “Haccac”a yazdı ki:
Beni, Ebu Talib oğullarının kanına bulaştırma. Çünkü onların kanına giren Harb (Ebu Süfyan) oğullarının nasıl yakıldığını ben gördüm.”([4])
Bilindiği üzere Abdülmelik Emevilerin uyanık ve politikacı halifelerinden biriydi([5])ve Kerbela faciasından beş yıl sonra halife oldu. Yukarıdaki sözleriyle pek önemli bir itirafta bulunmuştur. Bundan da anlaşılıyor ki; Ebu Süfyan ailesi, Ebu Talib ailesine uyguladığı onca baskıya rağmen meşum amaçlarında mutlu olamadılar. Ebedi lanet ve nefretten başka bir şey elde edemediler.
EMEVİLERİN FİKİRSEL DAYANAĞININ EZİLİŞİ
Genellikle beşeri toplumlarda, baskıcı, zalim yönetimler, iktidarlar ne kadar güçlü olsalar da sonuçta fikirsel, felsefi ve inançsal bir güce ihtiyaç duymaktadırlar. Yani onların mevcut durumunu haklı göstermek için iktisadi ve siyasi düzenin yaslanacağı bir inanç sistemine muhtaçtırlar. Başka bir deyişle; baskıcı hakim güçler, halkı itaatkar kılmak için askeri ve polisiye güç yanında fikri ve ruhi güce de gereksinim duymaktadırlar. Çünkü halk dürüst bir fikri yapıya sahip olur, kendilerine hakim olan düzeni hain ve fasit bilirse hiçbir zaman onun sultasına girmez. Bu bakımdan; bu tür yönetimlerin fikirsel ve inançsal desteğe gereksinim duydukları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Elbette bu tür fikirsel destek toplumlara göre farklılık gösterebilir. Bir felsefe, bir mektep, bir “İzm” veya bir din ve dinsel düşünce olabilir.
Zalim ve İslam dışı Emevi oğulları hükümeti de böyle bir fikirsel ve inançsal desteğe şiddetle ihtiyaç duymaktaydı. O zamanki toplum da İslami toplum olduğu için, cinayetlerine dini bir görünüm kazandırarak halkın düşüncesini bir dizi dini propagandalar ile uyuşturmak durumundaydılar. Emevi oğullarının halkın hakemliğine karşı duyarsız olduğu ve işledikleri cinayetler karşısında, bırakın halk ne derse desin, dediklerini sanmamalıyız. Hayır, onlar kamuoyunu iğfal ederken, halkın; mevcut düzenin en iyi düzen olduğunu ve korunması gerektiğini kabul etmesi için bir dizi fikirsel telkinlere ihtiyaç duymaktaydılar.
CEBRİLİĞE YÖNELTME
Umumi düşünceyi uyuşturup tâbi etmenin bir yolu da cebriliği yaygınlaştırmaktır. Zorba yönetimler kendilerini haklı göstermek istediklerinde cebri oluyorlar, her şeyi Allah’a isnat ediyorlar, her işe karşı bu Allah’ın işiydi ki böyle oldu diye telkin ediyorlar, eğer Allah uygun görmeseydi böyle olmasına izin vermezdi, ilahi maslahat bunu gerektiriyor gibisinden yönlendirmede bulunuyorlardı. Cebriye mantığına göre: Var olan olması gerekendir olmuştur, var olmayan ise olmaması gerekendir!([6])
Emevi yönetiminin fikirsel ve inançsal desteğinden birisi de kesin olarak Cebriye mantığı idi. Onlar, Cebriyeyi yaygınlaştırmak suretiyle muhtemel halk tepsini daha oluşmadan boğmak çabasında idiler.
Emeviler, yönetimlerini sağlamlaştırmak ve Müslüman halkın ayaklanmasını önlemek amacıyla “Cebriye” fırkasını koruyup kolluyordu. Emeviler, “Kaderiye”nüfuzunun tehlikesi ile karşı karşıya idi. Bu fırka; insanın amelinde, yaptıklarında özgür, hür olduğuna inanmaktaydılar. Onlara göre; insan yaşamı boyunca yapacaklarını, davranışlarını seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlüğünden, serbestliğinden dolayı da yaptıkları karşısında sorumludur. Çünkü her özgürlük doğal olarak sorumluluk da gerektirmektedir.([7])
Bu mezhep, Müslümanlar’ın karşı ayaklanmasından korkan Emeviler için büyük bir tehlike oluşturmaktaydı. Bu nedenle Kaderiye liderlerini baskı ve gözetim altına alarak, tam karşıtı olan Cebriye mezhebini destekliyorlardı. Çünkü siyasi mücadele alanında Cebriye mezhebi Emevilerin amaçlarıyla uyum sağlıyordu. Bu mezhep, halka, Emevilerin varlığı ve uygulamaları her ne kadar zalimce olsa bile ilahi takdir olduğu için hiçbir şekilde değiştirilemez, dolayısıyla onlara karşı gelmenin bir yararı da olmaz! görüşünü savunuyordu. Muâviye, halka, bütün yaptıklarının ilahi mukadderattan olduğu için değiştirilmesinin mümkün olmadığını vurgulamak için görünüşte Cebriye mezhebini savunuyordu. Ayrıca Muâviye bir İslam halifesiydi, dolayısıyla günah işlemesi makamına bir zarar vermez ve ona karşı gelmeye cevaz veremezdi!
Açıktır ki; Muâviye gibi bir insanın Cebriye mezhebinin kendisine sağlayacağı önemli menfaatlerden gafil olması mümkün değildi. O ve diğer Emeviler, yönetimlerinin Müslümanlar açısından dayanılabilir cinsten olmadığını pekala biliyorlardı. Yine, halkın büyük çoğunluğu tarafından; hilekar, Peygamber Ehl-i Beyti’nin düşmanı, takvalı ve günahsız birçok insanın katili olarak görüldüklerini de biliyorlardı. Ve yine halkı kendilerine karşı ayaklanmadan alıkoyacak tek mezhebin Cebriye olduğunu da biliyorlardı. Bir mezhep ki halka; Allah ilk günden beri, bu ailenin (Emevilerin) yönetime gelmesini mukadder kılmıştır. Buna göre onların yaptıkları ve halka karşı davranışları kesin olan ilahi takdirden başka bir şey değildir, diyordu. Binaenaleyh bu düşüncelerin, Müslümanlar’ın zihinlerine ve inançlarına yerleşmesi tamamen Emevilerin ve yönetimlerinin yararına idi.([8])
([1]) Tarih-i Tahlili-yi İslam, Dr. S. Cafer Şehidi, 6. Baskı, S.170.
([2]) Tarihü’l-Ümemi ve’l-Müluk, Taberi, Beyrut Baskısı, C.7, S.421.
([3]) el-İrşad, Şeyh Müfid, Orijinal Metni S.260, Türkçe Tercümesi, D. Duman, S.306.
([4]) - Tarih-i Yâkubi, Necef Baskısı, C.3, S.49.
- el-İhtisas, Şeyh Müfid, S.315.
- Beharü’l-Envar C.46, S.119. Bu iki kitap Abdülmelik’in mektubunu az bir kelime farkıyla kaydetmişlerdir.
([5]) İbnü’t-Taktaka, fî’l-Abadı’s-Sultaniyyeti ve’d-Düveli’l-İslamiye S.122.
([6]) Hamase-i Hüseyni, Murtaza Mutahhari, 1. Baskı, Tahran C.1, S.312-313.
([7]) Fecrü’l-İslam, Ahmed Emin, Kahire, 9. Baskı, 1964, S.284.
([8]) Erzi’yali-yi İnkılabı Hüseyin, M. Mehdi Şemseddin, Farsça Tercümesi, Mehdi Pişvai, S.135-137.
Bilge Kadın Dergisi'nden alınmıştır