Bismillahirrahmanirrahim
Allah-u Teala insanların dünyevi hayatlarında saadete ulaşmaları, kötülüklerden arınıp zülüm ve haksızlıklardan kurtulmaları için peygamberler göndermiştir. Bütün peygamberlerin davet ettikleri hak yolu Kuran-ı Kerim ’’Sırat-ı Mustakîm’’ olarak adlandırır.
Peygamberlerin herbirisi bu sırat-ı mustakîm üzere olduğu gibi kendileri de sırat-ı mustakimin özüdürler. Her peygamber, Hz.Adem (a.s) ile başlayan bu sırat-ı mustakimin zamansal olarak bir dilimini oluşturmaktadır. Risalet ve nübuvvet görevi biten peygamber kendisinden sonraki peygambere görevi teslim etmiş ve bu sırat-ı mustakimi sağlamlaştırmıştır.
Sırat-ı Mustakim Hz. Adem (a.s) ile başlar, Ulul’azm peygamberlerle olgunlaşır ve Hz. Resulullah(s.a.a.) ile kemale ulaşır. Risalet ve Nübuvvet sırat-ı mustakîm, İslam sırat-ı mustakîm, Kuran sırat-ı mustakîm ve Resulullah sırat-ı mustakîmdir.
Resulullah’ın (s.a.a.) risalet görevini yerine getirdiği 23 yıl boyunca tek hedefi insanlara bu sırat-ı mustakimi tanıtmak, onların bu yolda gitmelerini sağlamaktı. Ve bu 23 yılın sonunda sırat-ı mustakîm olan Risalet ve Nübuvvetin devamının İmamet ve Velayet olduğunu açıklamış, bu makamın Velayet ile devam edeceğini beyan etmiştir. Çünkü bu sırat-ı mustakîmin kıyamete kadar devam etmesi gerekiyordu. Risalet ve Nübuvvet yolundan ayrılma sırat-ı mustakîmden ayrılma sayılacağı gibi İmameti kabul etmemek de sırat-ı mustakimden sapmak manasında olacaktır.
Resul-u Ekrem’in (s.a.a.), Allah’ın rahmetine kavuşmasının hemen ardından sırat-ı mustakimden kopmalar başladı. Gerçi daha Resulullah(s.a.a) hayattayken sırat-ı mustakimden ayrılma sinyalleri veriliyordu ama Resulullah’ın (s.a.a.) mübarek varlığı onların niyetlerini izhar etmelerine engel oluşturuyordu. Peygamber Efendimiz bunun farkındaydı, her fırsatta müslümanların sırat-ı mustakimden ayrılmamaları gerektiğini ve sırat-ı mustakîmin ne olduğunu beyan ediyordu. Resulullah’ın (s.a.a.) bütün çabalarına rağmen bir grup insanlar ıslah olmamış Allah’ın emrine gerçek manada teslim olmamışlardı ve sırat-ı mustakîmi kabullenememişlerdi.
Resulullah’ın (s.a.a.) fani dünyayı irtihalinden hemen sonra sırat-ı mustakîm olan velayet ve imamete sırt çevirmiş hilafete doğru yönelmişlerdir. Bu sıratı mustakimden ayrılmanın ilk hareketleriydi.
Sırat-ı mustakîmin yanında yeni bir yol açılmış, insanlar o yola davet edilmeye başlanmıştı. Açılan bu yol sırat-ı mustakimin paralelinde açılmış olsaydı insanları bu yoldan çevirip sıratı mustakime yöneltmek kolay olacaktı ama maalesef bu yol sırat-ı mustakimden ayrılan, gittikce büyüyen bir açıyla hak yoldan uzaklaşan bir yoldu. Zaman geçtikce açı büyüyor, açı büyüdükce gidilen yolla sırat-ı mustakîm arasındaki mesafe da büyüyordu. Bundan daha kötüsü oluşturulan bu yeni hattın hak yol olarak lanse edilmesi sırat-ı mustakimin gerçek çehresinin tanınmasını engelliyordu. 35.Hicri yılında Hz. Ali(a.s) halkın yoğun ısrarı üzerine hilafet makamına geliyor, İmamet bütün yönleriyle sahneye çıkıyor, sırat-ı mustakime dönüşle birlikte adalet mekanizması da çalışmaya başlıyordu.
Hz. Ali (a.s) halifeliği zamanında en büyük mücadelesi bir yandan sırat-ı mustakim olan İmamet ve Velayet görevini yerine getirmek; dini korumak, İslami hükümleri uygulamak, toplumda adaleti sağlamak, diğer yandan insanları tekrar sırat-ı mustakime döndürmek idi. Hz. Ali (a.s) 5 yıllık halifeliği sırat-ı mustakimde gitmek isteyenleri son derece memnun ettiği gibi sırat-ı mustakimden ayrılanları da çok rahatsız etmişti. Maalesef Hz. Ali(a.s)’ın bütün çabalarına rağmen çok az kişi sırat-ı mustakime dönmüştü.
Hz. Ali(a.s)’ın şehadetinden sonra saltanat taraftarları ümmeti yeniden eski yollarına döndürmeyi başardılar.
Emeviler, İslam ümmetine hakim olarak, Emevi saltanatını kurdular. Sırat-ı mustakimin karşısındaki yol güçlendirildi. Açı gittikce büyüdü 61. Hicri yılında bu açı tam 180 derece olmuştu. Yani İslam ümmeti sırat-ı mustakimin ters istikametine doğru ilerliyordu.
Sırat-ı Mustakimden Sapma Alanları
Sırat-ı Mustakîmden sapma alanlarını kısaca ve özet olarak arz etmeye çalışacağız:
1-Siyasi İnhiraf
Toplumu idare eden siyasi otorite hangi inanç ve ideolojiye sahip ise insanları o inanç doğrultusunda yönlendireceği kaçınılmazdır. Topluma hakim güç sırat-ı mustakim olursa insanlar ve toplumun her alanı ilahi olacak, ilahi hükümler bütün alanlarda uygulanacak ve Allah’ın irade ettiği sistem hakim olacaktır. Eğer siyasi otorite hak olmayan yolda ise toplum o sistemin öngördüğü istikamette hareket edecek ve sırat-ı mustakimden uzaklaşacaktır.
Sırat-ı mustakimden ayrı geçen yarım asırlık zamanda hakimiyeti elinde bulunduran güçler, İslam beldelerine tayin etmiş olduğu valiler aracılığıyla siyasi alanda bir çok tahrifatlar yaptılar. Ve kendilerine seçmiş oldukları siyasi muşavirlerin bazılarının gayri müslim olması İslam’ın siyasi alandaki plan ve projelerini terk edip kendi metod ve sistemlerini hakim kılmalarına sebep olmuştur. İslam’ın siyasi otoritesi Risaletin devamı olan İmamet ve Velayet sistemi kenara itilip hilafet ve saltanat sistemi getirildi. Özellikle ehil olmayan kişilerin vali olarak tayin edilmeleri de İslam’ın idari sistemine ayrı bir darbe vurmuş oluyordu. Böylece İslam’ın devlet ve siyasi idare sisteminin daha ilk günden tahrif edilmesi daha sonraları hanedanlığa, saltanata ve krallığa dönüşmesine sebep olacaktı. Asr-ı Sadetten günümüze kadar İslami siyasete dayalı, Kur’an kaynaklı bir devlet sistemi ortaya koyulamamıştır. Bunun tek sebebi müslümanların Peygamber’den (s.a.a.) hemen sonra İslam’ın siyasi sistemini değiştirmeleri olmuştur. Günümüzde siyasi otoritenin önemi gözönünde bulundurulduğunda yapılan ihanetin ne kadar büyük olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Tarihin o diliminde bu tahrif yapılmamış olsaydı günümüzde beşeri sistemlerin elinde böyle zelil olunmazdı. İslam alemi, tarih boyunca özellikle günümüzde kamil bir din olan İslam’ın devlet sistemine saltanat, sultanlık ve padişahlıktan başka bir örnek sunamamıştır.
2- Dini Tahrifler
a)- Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük dini kaynak olan Resulullah’ın (s.a.a.) sünneti yok edildi. Kur’an’ın tefsiri konumunda olan ve İslam hükümlerinin pratikte uygulamasını beyan eden Resulullah’ın (s.a.a.) hadisleri yaktırıldı. Yazılan hadisler yok edildiği gibi nakledilmeleri de yasaklanarak nakledenler cezalandırıldılar. „Allah’ın Kitabı bize yeter“ zihniyetiyle dinin ikinci kaynağı yok edilince çok kısa zamanda yalancı hadis ravileri ortaya çıkarak uydurma hadisler, İsrailiyat ve hurafe düşünceler sünnet adına dine sokuldu. Böylece dinde bid’atlar koyulmaya başlandı.
b)- Resulullah’ın (s.a.a.), hayattayken örnek olarak tanıttığı sahabe susturuldu, hakkı söylemeleri engellendi. Resulullah’ın (s.a.a.) sünnetini müslümanlara aktaracak bu seçkin zatlardan kaynak olarak yararlanılması gerekirken ya sürgüne gönderildiler ya susmak zorunda bırakıldılar veya şehit edildiler.
c)- Kur’an ayetelerinin manaları tahrif edildi. Ayetler hakim gücün siyaseti doğrultusunda tefsir ediliyordu neticede İslam toplumunda yeni müfessirler ortaya çıkmıştı.
d)-Kur’an ve mutevatir sünnet karşısında içtihat kapısı açılmış, Resulullah’ı(s.a.a.) dahi görmemiş, O’nun ilminden yararlanmamış yeni fakihler ortaya çıkmış, İslam’ın mearifi hakkında fetvalar vermeye başlamışlardı. Her alanda şer’i fetvalar hakim gücün isteği doğrultusunda veriliyordu. Böylece dinin fıkhi yönü de tahrif ediliyordu.
e)- İslam’ın eğitim sistemi yozlaştırıldı. Müslümanlar, Kur’an ve sünnetin nurlu öğretisi ile değil cahiliye emevi kültürüyle eğitiliyordu.
f)- Hakka amel edilmiyor, farzlar ayaklar altına alınıyor ve haramlar aleni olarak yapılıyordu.
3- Ekonomik Yolsuzluklar ( Ekonomik Adaletsizlik)
İslam ekonomisinin büyük bir bölümünü oluşturan Beyt-ül Mal adaletli dağıtılmıyordu. İslam toplumunun çoğunu oluşturan fakir tabaka haklarını alamaz olmuşlardı. Yıllarca Resulullah (s.a.a.) ile birlikte her türlü zorluğa göğüs geren müslümanlar İslam ekonomisinin güçlendiği zamanda daha fazla hak almaları gerekirken gittikce fakirleşiyor, zenginler daha zengin oluyordu. Beyt-ül Mal’ın dağıtılmasında fakirlik değil hakim güce yakınlık derecesi ölçü alınıyordu. Ekonomik yolsuzluklar;
a)- Zekat herkesten eşit olarak alınmıyor, sisteme yakın kimseler muaf tutuluyordu.
b)- Devlet kademesinde görev alan kimseler, özellikle Valiler, Beyt-ül Mal’ı istedikleri gibi amaç dışı kullanıyorlardı.
c)- Beytül Mal’ın kapıları ardına kadar Emevilere açılmıştı.
d)- Savaş ganimetleri yalnız Emevilerin cebine akıyordu.
e)- İslam topraklarında olan araziler hakim sistemi destekleyen toplumda kariyer sahibi kimselere peşkeş çekiliyordu.(Aşere-i mubaşere’nin mal varlığı buna örnektir)
f)- Hums’un Ehlibeyt’e verilmesi kaldırılmış, Ehlibeyt ekonomik olarak tamamen zayıflatılmıştı. Çünkü Ehlibeyt’e zekat ve sadaka vermek haramdır.
g)- Beyt-ül Mal’ın dağıtılmasında Araplar Acemlerden, Emeviler diğerlerinden öncelikli tutuluyordu.
Özetle ekonominin dizginleri Emevilerin eline geçmiş istedikleri gibi yönlediriyorlardı. Zekat, ganimet, ziraat, hayvancılık ve ticaret tamamen Emevilerin kontrolündeydi.
4- Irkçılık ve Kabileciliğin tekrar hortlaması
İslam’ın karşı olduğu ırkçılık ve kabilecilik tekrar hortlamış, İslam toplumunu içten kemiren bir hastalık haline gelmişti. İslam dininin o yüce mearifi sayesinde kardeş olan kabileler birbirine yeniden üstünlük taslamaya başladılar. Hilafet makamının her alanında; hükümet kademesinde görev almada, devletin ekonomisinden yararlanmada ve benzeri konularda Araplara acemlerden öncelik tanınıyordu.
Araplar içinde de Emeviler herkesten üstün tutuluyor, diğerleri ikinci sınıf muamelesi görüyordu. İslam’ın ortadan kaldırmak için mücadele verdiği kölelik ve cariyelik kültürü yaygınlaştırılıyordu. Zenginler köle ticaretini normal bir hale getirmişlerdi. İnsan alıp satmak gelir kaynağı olmuştu. Zenginlerin Emevilerden olması, köle ve cariyelerin acemlerden olması gerektiği zihniyetini doğurmuştu. Kendilerini toplumun en üstünü gören Emevilerin sarayları acem köle ve cariyelerle dolup taşıyordu.
5- Askeri ve nizami gücün hedefinden saptırılması
İslam’ın zafere ulaşıp ilerlemesinde her türlü fedakarlığı yapan bu yolda hiçbir zaman Allah’ın rızasından başka birşey düşünmeyen İslam ordusu, bu ilahi hedeften saptırılmış tamamen hakim gücün menfaatleri doğrultusunda ve dünyevi çıkarlar için oluşturulmuştu. İslam topraklarının en fazla genişletildiği, fetihlerin en fazla yapıldığı bu zamanlarda İslam askerlerinin hedefi fetihler yapıp ganimet elde etmek olmuştu. Yendikleri toplumların insanlarını köle ve cariye olarak almak hedef haline gelmişti. İslam ordusunun eğitimine önem verilmiyor, takva ve maneviyat en alt seviyede bulunuyordu. İslam ordusunda İslami kurallara riayet edilmemesi ahlaki çöküntüyü beraberinde getirmişti. Artık ne Bedir kahramanları vardı, ne Uhud şehitleri gibi canlarını Allah rızası için verecek müminler, ne de Hayber fatihi ve Hendek yiğidi gibi yiğitler. Müslümanlar, kendilerine dünyevi zevk ve sefayı sağlayan Emevi saltanatını korumak için savaşıyordu.
61. hicri yılda İslam ümmeti böyle bir duruma gelmişti; Müslümanlar sırat-ı mustakimden koparılmış, İslam kuruyan bir ağaç halini almış, Kur’an hükümleri tahrif edilmiş ve Peygamber’in (s.a.a.) sünneti terk edilmişti. Peygamber’in (s.a.a.) emaneti olan Ehl-i Beyt’e düşmanlık had safhaya ulaşmıştı; Ehl-i Beyt’e hürmetsizlik bile haramken, Hz. Ali ( a.s) evlatları ve şiaları katliam ediliyorlardı. Böyle bir durumda İmam Hüseyin (a.s) yapması gerekeni yapmış ve evrensel Kerbela Kıyamını gerçekleştirmiştir.
sabahyil@hotmail.com