Hazım KORAL
Allah’ın Adıyla
Ömer sûikasta uğrayıp ağır bir şekilde yaralanınca kendisinden sonra kimin halife olacağı hususunda altı kişilik bir şûra oluşturuyor. Şûra üyeleri Ali b. Ebî Talib, Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm ve Talha b. Ubeydullah’tan oluşmaktadır. Ömer bu listeye halife seçilmemek şartıyla oğlu Abdullah’ı da ekliyor. Seçim esnasında oyların eşit olması halinde oğlu Abdullah’ın vereceği karara uyulmasını, aksi taktirde alınan karara uyulmazsa Abdurrahman b. Avf’ın içerisinde bulunduğu grubtaki adayın halife seçilmesini buyuruyor.
Gelişmeler son alternatifi devreye sokar ve iş Abdurrahman b. Avf’ın inisiyatifine kalır. Ömer’in emriyle, şûradan beş veya dört kişinin üzerinde ittifak ettiği bir adayın çıkması halinde halife o olacak; buna itiraz edenler olursa boyunları kılıçla vurulacaktır. Yani burada Ömer’in vasiyetine muhalefet ederek Abdurrahman b. Avf’ın seçtiği kişiye biat etmeyenlerin öldürülmeleri talimatı yer almaktadır.
Abdurrahman b. Avf hakemlik yapma görevini üstlendiği için adaylıktan çekilmiş bulunmaktadır, Talha ise o esnada Medine dışındadır. Geride tört kişi kalmıştır. Bu ara Abdurrahman b. Avf’ın aklına öyle bir hinlik gelmiştir ki, sorduğu sorunun içerisinde İmam Ali’nin (a.s) asla kabul etmeyeceği kişileri de ekler: “Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti ve önceki iki halifenin siyaseti üzerine hareket edeceğine Allah adına söz veriyor musun?“ Bu soruya İmam Ali (a.s) şu cevabı veriyor:“ Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti ve kendi içtihadımla evet, diğerlerinin siyasetine ise hayır.“ Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf aynı soruyu Osman b. Affan’a yöneltir. O ise tereddütsüz “evet“ der. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf, Osman’a elini uzatıp “ Ver elini sana biat ediyorum, bundan böyle artık halifemiz sensin“ der.
Sonuçta üçüncü halifenin de seçim şeklini sağlıklı bir zeminde tetkik ettiğimizde olayın bir kişinin yani Ömer’in inisiyatifiyle gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Zira Ömer yetkiyi Abdurrahman b. Avf‘ a vermekle zaten seçimin sonucu adeta belli olmuştu. Çünkü Abdurrahman b. Avf Osman’ın eniştesiydi. Öte yandan Abdurrahman b. Avf, İmam Ali’yi (a.s) zaten hazetmiyordu. Bu nedenle Abdurrahman b. Avf’ın Osman’ı seçeceği gün gibi aşikârdı. (Hatta İmam Ali (a.s) iktidara geldiğinde de kendisine biat etmemişti. Yani Abdurrahman b. Avf İmam’a biattan ictinab etmekle o günkü niyetinin ne olduğunu yıllar sonrasında da izhar etmişti!)
Ayrıca hatırlanacağı üzere Ebu Bekir Ömeri halife tayin ederken vasiyetini Osman’a yazdırdığı esnada baygınlık geçirince, Osman malûmu ilan olarak vasiyete Ömer’in ismini kendisi yazmıştı. Ömer bütün bu olanlardan haberi vardı ve Osman’a müteşekkirdi.
İmam Ali (a.s), Osman b. Affan’ın halife seçimi ve sözde şûra ile ilgili “Şıkşıkıyye“ hutbesinde eleştirel bir yaklaşımla konuya şöyle açıklık getiriyor:“Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da (Ömer) yoluna düzüldü; halifeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunlardan biriyim sanıldı. Allah’ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben?...İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin.“
İmam Ali (a.s), Osman b. Affan henüz halife seçilmeden kendisine şu sözleri söylemesi oldukça mânîdârdır: “ Ey Osman, sen başa geçecek olursan Ümeyye oğullarını halkın sırtına bindirecek, beytül malı talan edeceksin!“
Nitekim Osman’ın halife olmasıyla İmam Ali’nin (a.s) söz konusu ettiği olumsuzluklar vuku bulmaya başlıyor. Özellikle çıkarttığı fitneden dolayı Allah Resulü’nün (s.a.a) Taif’e sürgün ettiği Mervân b. Hakem Osman‘ın yakın akrabası olması hasebiyle hükümet merkezine çöreklenip talana başlamıştı bile! Bu fitneci Ebu Bekir ve Ömer zamanında da Medine’ye gelme teşebbüsünde bulunmuştu ancak kendisine müsaade edilmemişti.
Sünnî jargonla söyleyecek olursak, mülayimliğini ve yaşlılığını fırsat bilen akrabaları Osman’dan oldukça imtiyazlar koparmış, başta valilikler olmak üzere çeşitli makam ve mevkilere gelmişlerdi. Özellikle halk tarafında sevilmeyen ve kendilerine itibar edilmeyen Velid b. Ukbe, Abdullah b. Sa’d ve Ebî Şerh gibi kişileri Kufe, Basra ve Mısır gibi önemli merkezlere vali tayin etmesi hoşnutsuzlukları da beraberinde getirmiş ve tepkilere neden olmuştu. Zira bu kişiler halka iyi davranmıyorlardı. Özellikle Mısır’da halka yönelik tam bir zulüm düzeni vardı. Halk ikide bir valiyi Osman’a şikayet ediyor ancak bir sonuç alınamıyordu.
Öte yandan yine Osman’ın yakın akrabası olan Muaviye Şam’daki debdebeli yaşamıyla tam bir saltanat düzeni kurmuştu bile! Bununla birlikte Osman Muâviye’ye Filistin bölgesinin hakimiyetini yani vergi ve haracını da vermişti. Egemenlik alanını genişletip gelirlerini çoğaltan Muaviye’nin şa’şaalı yaşamı büyük sahabe Ebu Zer’in dikkatinden kaçmıyor ve tepkisini sert bir uslûpla dile getiriyor. Kur’an hükümlerini hiçe sayıp, Allah Resulü’nün (s.a.a) sünnetini ayaklar altına alan Muaviye’yi çarşı-pazar dolaşarak halka anlatıp, kamu vicdanını harekete geçirmeye çalışıyordu. Eleştiri oklarına hedef olan Muaviye bu durumdan haberdar oluyor ve Ebu Zer’i Osman’a şikâyet ediyor. Muaviye’nin bir dediğini iki etmeyen Osman derhâl emir vererek Ebu Zer’in çıplak bir deveye bindirilerek Medine’ye yani kendisine gönderilmesini emrediyor.
Bu emir üzerine Ebu Zer derhâl derdest edilerek eli kolu bağlı bir vaziyette çıplak bir deveye bindirilerek Medine’ye doğru yola çıkarılıyor. Günlerce süren yolculuktan sonra Ebu Zer bitkin ve perişan bir vaziyette Medine’ye varıyor. Medine’de Osman tarafından tartaklanan, hırpalanan, aşağılanan ve hakaretlere maruz kalan Ebu Zer oradan Rebeze çölüne sürgün ediliyor.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ashabı arasında ayırım yapmamasına rağmen tutum, davranış ve takvalarından dolayı hasseten sevdiği sahabeleri vardı. Bunların en önde gelenlerinden biri de Ebu Zer’di. Bir keresinde Allah Resulü (s.a.a) ashabıyla birlikte bir sefere çıkmışlardı. Ebuzer’de sefere katılanların arasındaydı. Yaşlı ve yorgun devesi ile İslâm ordusunun arkasından gidiyordu. Yol alındıkça ordu ile Ebu Zer arasında mesafe de artıyordu. Baktı ki olacak gibi değil, devesine daha fazla eziyet vermemek için hayvancağızı oracıkta bırakıp heybesini sırtlanarak yoluna devam etti. Ordu ileride mola vermişti. Bir müddet sonra uzaklardan bir karaltının kendilerine doğru yaklaştığını gördüler. Durumu Allah Resulü‘ne (s.a.a) haber verdiklerinde. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) “O gelen vefakâr dostumuz Ebu Zer‘dir“ diyerek ardından o meşhur sözü söylediler: “Ebu Zer yanlız gezer, yanlız yaşar, yanlız ölür ve yalnız haşrolacaktır.“ Nitekim Rebeze çölünde yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Ancak Yüce Allah’ın bir mucizesi olarak bir grup Müslümana onun cenaze namazını kulmak nasip olmuştu.
Ebu Zer’in haklı itirazlarına karşılk bir bedel olarak kendisine reva görülen, tartaklanarak, hakaretlere maruz kalarak Rebeze çölüne sürgün edilmekti. Yine bir sahabe daha vardı ki İslâm’a olan teslimiyetinden ve takvasından ötürü Allah Resulü (s.a.a) onu da bir başka sevmekte idi. Bu sahabe aynı zamanda İslâm uğruna nice çile ve meşakkatlere maruz kalmış bir ailenin yiğit evlâdıydı. Söz konusu ettiğimiz yiğit sahabe ilk şehid kadın Sümeyye’nin oğlu Ammâr b. Yâsir’den başkası değildi.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır“ hadis uyarınca Ammâr’da Osman’ın yanlış uygulama ve icraatlarını eleştirenlerden biri idi. Ne yazık ki o da bu haklı eleştirilerinden dolayı Osman’ın hışmından kurtulamamıştı. Kısacası Ammâr, Osman ve adamları tarafından şiddete maruz kalarak kaburga kemikleri kırılasıya dek çok feci dayak yemişti.
(Osman, zaman zaman böylesine hışımlı tavırlar sergilemesine rağmen Ömer’in katili olan Ebu Lulu’nun beşikteki çocuğunu intikam amacıyla öldüren sahabeye “had“ cezası uygulamamıştır.)
Öte yandan Osman’ı yazılı mektuplarla defalarca uyaran ve sonuç alamayınca eleştirilrinin dozajını arttırp ona “yaşlı bunak“ diyen biri ise Aişe validemizdir. Aişe validemiz özellikle Osman’ı Mervân b. Hakem’e bütün yetki ve inisiyatifi verdiğinden dolayı şiddetle eleştirmekte idi.
İmam Ali (a.s) ise olumsuz gelişmeleri gördükçe zaman zaman gidip Osman’ı uyarıyor ve ona nasihatte bulunmaya çalışıyor. Ancak iş o raddeye varmış ki, iş öylesine zıvanadan çıkmış ki yönetim ve olaylar tamamen Osman’ın inisiyatif ve kontrolü dışında cereyan ediyordu. Başta Mervân b. Hakem olmak üzere Ümeyyeoğulları Osman’ın hilafetini ganimet bilip talan, sömürü ve halka yönelik zulümleri had safhaya vardırmıştı.
Beyt’ül mal üzerine tebelleş olan Ümeyyeoğulları kırk haramiler misali ümmete ait mal varlıklarını zimmetlerine geçirdikçe Medine halkı huzursuz olmaya başlamıştı. Özellikle beyt‘ül mala ait hurmalıklar ve arazilerin Ümeyyeoğulları arasında pay edilmesi Medine halkını oldukça rahatsız ediyordu. Onlar ise halkın rahatsızlığını ve maduriyet içerisinde oluşunu hiçe sayarak gasp ettikleri mal varlıkları ile kendilerince elit bir tabaka oluşturup halk üzerine tahakküm ve sultaya yeltenmişlerdi. Kısacası Ümeyyeoğulları Medine halkı üzerine ekâbirleşerek despotluğa soyunmuşlardı. Yapıp ettikleri müstebitlikten başkası değildi. Siz buna isterseniz bugünkü tabirle oligarşi deyin. Zira ortada olan sınıf-zümre hakimiyetinden başkası değildi.
Beyt’ül malın hazinedârlığını yapan Zeyd bin Erkam talan ve peşkeşlere daha fazla tahammül edemeyip istifa ediyor. İstifa nedenini soran Osman’a Zeyd bin Erkam şu cevabı veriyor: “Allah Resulü’nün (s.a.a) zamanında yapmış olduğun hayır-hasenatın karşılığını bugün bu şekilde mi geri alıyorsun?“ Osman bu söze kızıp, “Beyt’ül malın anahtarlarını bırak git!“ deyip Zeyd bin Erkam’ı huzurundan kovuyor. Bilâhare Zeyd bin Erkam beyt’ül malın nasıl talan edildiğini, Osman’ın kamuya ait hazineyi akrabalarına nasıl peşkeş çektiğini başkalarına ağlayarak anlattığı rivayet edilmekte.
Öte yandan beyt’ül maldan mahrum edilen halkın yoksul kesimi daha da sefalete maruz bırakılmıştı. Bu nedenledir ki olumsuz gelişmeler karşısında lafını esirgemeyen yiğit sahabe Ebu Zer “Ey Osman senin zamanında zengin daha zengin , fakir ise daha fakir oldu“ sözünü haykırarak yapılan haksızlık ve zulmü dile getirmişti.
Açıkçası Sevgili Peygamberimiz‘in (s.a.a) “münevver şehir“ olarak vasıflandırıp tebcîl ettiği Medine‘de yaşanan olumsuzluklardan sonra aydınlığın yerini karanlıklar almaya başlamıştı. . Medine risalet güneşi ile aydınlanmış ve bu nedenle münevverlikle tavsif edilmiş bir şehirdi. Onun kutsiyeti ve münevverliği buradan gelmekte idi. Ancak Allah Resulü’nün (s.a.a) ahirete irtihali ile Sakife’de vuku bulan eksen kayması “Velâyet“ güneşinin aydınlığından mahrumiyeti de beraberinde getirmiş ve zamanla olumsuz sonuçlar doğurmuştu..
Kısacası güneşin aydınlığından mahrum kalan bu kutsal şehrin üzerine adeta kara bulutlar çöküvermişti. Oysa aziz İslâm hak ve adaleti kaim kılmak için inzâl olmuş bir dindi. İslâm sınıfsal çelişkileri, zümre hakimiyetini ve ayırımcılık anlamına gelen her türlü imtiyazı ortadan kaldırmak, yoksul ve zengin arasındaki uçurumu bertaraf etmek için gelmiş bir dindi. Şairin dediği gibi “Kapkaranlık iken afakı insaniyetin nur olup fışkırmışız sinesinden zulmetin.“ Ancak Ebu Zer’in de ifade ettiği gibi Osman’ın döneminde işler tersine dönmüş ve sapasarmıştı.
Medine’de hâl böyle iken daha önce de belirttiğimiz gibi Mısır, Kufe ve Basra’da vuku bulan olumsuzluklar hilafet merkezinden aşağı kalır tarafı yoktu.
Kısaca aktarmış olduğumuz bu hadiselerden ve olumsuz gelişmelerden yola çıkarak diyeceğimiz şu ki; Sünnî kardeşlerimizin iddia ettiği gibi Osmanı’ın öldürülmesi olayı Mısır’dan gelen asi birkaç gencin sûikasti ile sınırlı değildir. Böyle olsaydı Medine halkı onlara papuç bırakır mıydı? İşin aslı, söz konusu Mısırlı gençler her ne kadar olayın tetikleyicileri durumunda olsalar da Medine halkının büyük bir kesimi de kuşatma olayına iştirak etmişlerdi. Zira halkın kahir ekseriyeti Osman’ın hilafetinden memnun değildi. Bu nedenledir ki, bu olay birçok tarihçi tarafından “halk ayaklanması“ veya “halk kıyamı“ olarak tabir edilmektedir.
Öyle ki, Medine halkı Mısır’dan gelen gençlerin valilerinden yana olan şikâyetlerini dinlemiş ve onlara hak vermişlerdi. Zira benzeri durum hükümet merkezi için de sözkonusuydu. Sonuçta her iki kesimin öfkeli kalabalıkları Osman’ın evini muhasara altına alıp bağırıp çağırarak, bugünkü tabirle yumruklar sıkılmış bir vaziyette sloganlar atarak itirazlarını dile getirmekte idiler.
Mısırlı gençler valilerinin azledilmesini ve yerine adil birinin tayin edilmesini talep ediyordu. Medine halkı ise hükümet merkezine tebelleş olan Ümeyyeoğulları’ından bazı kişilerin yönetimden uzaklaştırılmalarını istemekteydiler.Gidip bu konuyu İmam Ali’ye (a.s) açıp ısrarla kendisinin arabulucu olmasını isterler. İmam (a.s) devreye girer ve öfkeli kalabalığın taleplerini Osman’a bildirir ve durumun vehametini kendisine hatırlatıp bir takım nasihatlerde de bulunur. Bu müzâkere ve nasihatten sonra Osman zahiren ikna olur ve taleplerin yerine getirileceğinin sözünü verir. İmam (a.s) öfkeli kalabalıkların karşısına çıkıp etkili bir beyanla onlara bir konuşma irad eder. Halk ikna olur ve dağılırlar.
Günlerce süren muhasara esnasında ise ibretamiz bir şekilde dikkatimizi çeken husus su sıkıntısı çeken Osman’ın evine İmam Ali’nin (a.s) oğulları Hasan ve Hüseyin’le su göndermesidir. Hatta o arbede esnasında su taşımaya çalışan Hasan ile Hüseyin’in yara-bere içerisinde kaldıkları da rivayet edilmekte.
(Daha sonra ise Muaviye Osman’ın öldürülmesi hadisesinde İmam Ali ‘nin (a.s ) dehli olduğunu iddia etmekte idi. Oysa kuşatma esnasında Osman ulak gönderip Muaviye’den yardım talebinde bulunmuş ancak hiçbir karşılık gelmemişti. Zira Muâviye Osman’ın başına gelecek musibeti kendi hâne ve ikbâline devşirmenin hesabını yapmakla meşguldü. Öyle ki bu melun Şam’a vali tayin edildiği günden beri saltanat hayalleri ile yanıp tutuşmakta idi. Osman’ın öldürülmesi onun için saltanata giden yolun açılması demekti. Önünde bir tek engel vardı bu da İmam Ali’den (a.s) başkası değildi.)
Muhasara sona erip halkın dağılmasından sonra Medine’de kısmen bir sükûnet havası oluşmuştu. Halk sadece vaadlerin yerine getirilmesini bekliyordu. Mısırlı gençler ise gerisin geri çoktan yola koyulmuşlardı bile. Gençler bir müddet yol aldıktan sonra uzaklarından atlı bir yolcunun hızlı bir şekilde geçmekte olduğunu görüyorlar. Telaş içerisinde atını mahmûzlayıp kamçılayan yolcudan şüphelenip peşine düşüyorlar. Bir müddet sonra yolcu Mısırlı gençler tarsafından yakalanır ve sorgulanıp üstü başı aranır. Sonunda su kırbasının içerisinde bir mektup bulunur. Osman’ın hilafet mühürü ile kapalı olan mektup büyük bir heyecanla açılır ve okunur.
Mektup okunduğunda gençlerin dehşet ve hışımdan tüyleri diken diken olur. Zira Mısır valisine yazılan mektup gençlerin ölüm fermanıdır. Mektupta “Bu asi gençler Mısır’a geri geldiklerinde derhâl tümünü öldürün“ talimâtı yer almaktadır. Gençlerdeki öfke ve gerginlik had safhadadır. Derhâl Medine’ye geri dönmeye karar verirler. Gençlerin maksadı misilleme yapmaktan başka değildir.
Sünnî tarihçiler söz konusu mektubun Mervân b. Hakem’in işi ve komplosu olduğunu iddia etmektedirler. Ancak olan olmuş ve iş zıvanadan çıkmıştır. Mektuptaki mühürün Osman’a ait olması gençler için yeterli bir delil teşkil etmekte idi. Bu nedenle sûikast için bizzat Osman’ın kendisi hedef alınmıştı. . (Burada dikkatimizi çeken bir başka husus ise Osman kendisinden halifeliği bırakmasını isteyen isyancılara “Bu gömleği bana Allah giydirdi. Ancak o çıkartabilir.” diyerek hilafeti kendisine Allah tarafından bahşedilmiş bir makam olarak görmesidir.)
Gençler Medine’ye geldiklerinde, daha önce birlikte Osman’ın evini kuşattıkları kişilere söz konusu mektubu okurlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi Aişe validemiz Osman’ın icraatlarını şiddetle eleştirenlerden biri idi. Burada dikkatimizi çeken bir başka husus ise bu sefer Tarih-i Taberî, c.4, s.407 de ve Tarih-i İbn Esir, c.3, s.206 da geçtiği üzere Aişe validemiz Osman’ın kanını helâl görmüş ve “Bu ahmak ihtiyarı öldürün; o kâfir olmuştur“ sözünü sarf ederek bizzat halkı sûikaste teşvik etmesidir.
Talha, Zübeyir ve Muhammed İbn Ebu Bekir gibi sahabenin önde gelenlerinden bir çoğu bu muhasaraya katılanlar arasındaydı. Okunan mektuptan sonra bu insanlar galeyana gelip hep birlikte Osman’ın evine hücûm ederler. Bu seferki saldırı tamamen Osman’ın “hal“ edilmesine mâtûftur. Velev ki bu “hal“ olayı Osman’ın öldürülmesi sonucunu doğurmuş olsun. Nitekim öyle de olmuş ve kuşatma ve saldırı Osman’ın ölümü ile sonuçlanmıştı.
Yine tarihî kaynaklara göre Osman‘ın ölümünden sonra da halkın öfkesi dinmemiş ve cenazesi taşlanıp Müslüman mezarlığına gömülmesine engel olunmuş. Sonuçta Osman’ın cenazesi alelacele gusülsüz ve kefensiz olarak “Haşşikevkep“ denilen Yahudi mezarlığına defnedilmiş.
Buradan çıkarılacak sonuç kabile asabiyeti ile oluşturulmuş yani zümre hakimiyetine dayalı oligarşik yönetim anlayışının ortaya koymuş olduğu hak ve adaletten uzak icraatlardan öte asıl olarak kaos ortamının müsebbibi olan ana etken nübüvvetin devamı olan İmâmet misyonundan-ilâhî velâyetten inhirâf edilmesinden kaynaklanmaktadır. Kısacası istikrarsızlığın, kaos ve fitne ortamının asıl nedeni Yüce Allah’ın zikrinden, Yüce Allah’ın veli kullarından yüz çevirmiş olmanın kaçınılmaz sonucudur. Zira Yüce Allah’ın vaadi ve izniyle hak ve adaletin teminatı onlardı. Aksi halde Yüce Allah buyurmuyor mu?
“Benim zikrimden yüz çevirenlere yeryüzünde istikrarsızlık ve geçim sıkıntısı vereceğim..“ (Tâhâ:124)
“Kim Allah’ın emirlerini çiğnerse kendisine yazık etmiş olur.“ (Talâk:1)