Ali ERDEM
Kâinatın yegane Rabbi olan Yüce Allah’ın “tevhid” kelimesinde mündemiç olan iki tür egemenlik sıfatı vardır. Birincisi: Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yaratma ve tanzim etme hususundaki egemenliği...
İkincisi: Yegâne hüküm sahibi olan Yüce Allah’ın Şâri (Şeriât vaz’eden-kanun koyucu) sıfatı ile ilgili egemenliği...
Kadim tarihlerde ve cahiliyet devrinde olduğu gibi günümüzde de Yüce Allah’ın yaratma ve tanzim etme bağlamındaki egemenliği, ateistlerin haricinde tüm insanlık âlemi tarafından reddedilmediği bilinen bir gerçektir. (23: 84-89, 31: 25, 43: 9) Müşriklerle mü’minleri birbirinden ayıran en belirgin özellik ise şu ayetlerle ortaya çıkıyor:“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğine onlar: ‘Hayır biz ata (ları)mızın izine uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey akıl edemeyen ve doğru yolda olmayan kimse(ler) idiyse(ler).” ( 2:170)
Müşrikler bu tutumlarıyla Yüce Allah’ın Tevhid kelimesinde ifadesini bulan kanun koyucu (Şâri) sıfatını inkar edip, Yüce Allah’ın bu bağlamdaki egemenlik hakkını atalarına veya parlemantolarına tahsis etmektedirler.
Yaratma ve tanzim etme hususunda Allah’ı Rab olarak kabul etmelerine rağmen Şâri (kanun koyucu) bağlamında onlara:”Allah’tan başka ilah (kanun koyucu – egemen güç) yoktur.” denildiği zaman büyüklük taslarlardı. (37: 35)
Zira onlar, (totaliter yöneticiler):”Yeryüzünde egemen güç biziz”. Veya (demokrat yöneticiler) :”Egemenlik milletindir.” derler. Bir başka ifadeyle, müşrikler “Sezar’ın hakkı Sezara, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” felsefesi ile gökyüzü egemenliğini bir hak olarak Allah’a verip, yeryüzü egemenliğini bir hak olarak kendilerine vermektedirler. Oysa Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyân buyruluyor: “ Gökyüzünde ilâh olan ve yeryüzünde ilâh olan O’dur. O hüküm (egemenlik) ve hikmet sahibi olandır. O her şeyi bilendir.” (43: 84)
Bu ayet “tevhid” kelimesinde mündemiç olan Yüce Allah’ın iki boyutlu egemenliğini çok bariz bir şekilde beyân etmektedir. Bütün peygamberler, tevhid akidesinin temel dokusunu oluşturan Yüce Allah’ın bu beyânını eksen alarak insanları felâha, kurtuluşa ve özgürlüğe davet etmişlerdir. (16:36) Bu tevhidî hakikati tahrif edilmiş İncil’de de görmekteyiz: “Ey Yüce Rab! Adın kutsal kılınsın, egemenliğin gelsin, göklerde olduğu gibi yerde de Senin hükmün geçerli olsun, (insanlar Senin yasalarına uysun).”[1]
Hıristiyan klasiklerinde Yüce Allah’ın egemenliği net bir şekilde “teokrasi” kelimesi ile ifade edilmektedir. Zira Grek-Latin kültüründe “Teo” sözcüğü “Tanrı” anlamına gelmektedir. “krasi” kelimesi ise “egemenlik” manasında ifade edilmektedir. “teokrasi” kavramı bu iki kelimenin türevidir. Yani, “teokrasi” eşittir “Allah’ın egemenliği”. Hemen şunu da belirtmiş olalım ki, Hıristiyan âleminin “teokrasi” kavramını 1789 Fransız Devrimi’ne kadar siyasî olarak kullanmış olması, onların gerçek manâda Yüce Allah’ın egemenliğine uygun bir yönetim biçimi ve yaşam tarzına sahip oldukları anlamına gelmez. Zira onlar “teokrasi” adına ruhban sınıfını ilah (egemen güç) olarak ittihaz etmekte idiler. (9:31)
Fransız Devrimi’nden sonra Batı dünyasında revaç bulan ve bugün de Batı’ya öykünen toplumların ağzında terane olan “demokrasi” sözcüğü Yunanca “demo” (halk) ve “krasi” (egemenlik) kelimelerinden türemiş bir kelime olmaktadır. Yani, demokrasi eşittir halk egemenliği.
Malum olduğu üzere totaliter rejimlerde egemenlik (yasama yetkisi), iktidarı elinde bulunduran diktatör kişinin veya belirli bir zümrenin (oligarşi) tekelindedir. Parlamenter demokratik sistemlerde ise halkı temsil yetkisi milletvekillerine verilmektedir ve yasama işi halk adına parlementoya aittir.. İsviçre örneğinde olduğu gibi, direkt demokrasilerde ise referandum yolu ile egemenlik yani yasa tahsis yetkisi halka tevdî edilmektedir.
Sonuçta beşeri ideolojilerin tümü insanın insana egemenliğini esas almaktadır. Halkın geneline rağmen, azınlıklar içerisindeki çoğunluğun kişisel kanaatlerini – parti programını topluma dayatması aynı sonuca gelmektedir. Hangi yol ve yöntemle olursa olsun, insanın insana kişisel görüş, kanaat ve zevklerini dayatması, buyruk taslaması, yani insanın insana egemen olması insanlık onuruna sığmayan bir davranıştır, haddi aşmadır. Böylesine bir altyapıya sahip olan beşerî yönetim biçimlerinin insan hak ve özgürlüklerine saygılı olduğunu iddia etmesi ve bu evrensel değerlere sahip çıkıyormuş gibi gözükmesi, söz konusu rejimlerin totaliter bir alt yapıya sahip oldukları gerçeğini değiştirmez. Örneğin, Batı toplumlarında gayr-i ahlâkî sapkın eğilimler yasalarla teminat altına alınmaktadır. Çünkü (en azından hoşgörü adına) çoğunluk sapkınlıktan yana. (Bu bağlamda “tahammüllü olmamız lazım” diyenlere bile tahammül gösterilmemekte ve illâ da hoşgörü diye didinip feverân etmektedirler. Gördüğünüz gibi demokrasi adına insanın insana egemenliği hangi boyutlara ulaşmış bulunmaktadır!?
İslam’ın beşeri ideolojilerle ayrıldığı en belirgin özellik işte bu bağlamda ortaya çıkmaktadır. Zira, İslam’ın yönetim biçiminde insanın insana egemenliği söz konusu değildir. Dini, inancı, aidiyeti, mezhebi, rengi, etnik kökeni, ırkı, dili ne olursa olsun, her insan eşit bir şekilde evrensel ahlâk kurallarına uygun bir ortamda yaşamsal temel hak ve özgürlüklere sahiptir. Peygamberler dahi, insanlara kişisel kanaatlerini dayatmamışlardır. Zira, egemenlik kayıtsız ve şartsız olarak yalnızca Yüce Allah’a aittir. Bu, mantıksal bir olgudur. Çünkü insanı yoktan var eden, insanı yaratan, insana hayat ve çeşitli nimetler bahşeden, insana hidayet kapılarını açan, insanı özgür bir varlık olarak misyon sahibi kılan Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır.
Ve bu nedenledir ki, Müslümanlar, yerküre üzerindeki misyonlarına ve maslahatlarına matuf olarak, Yüce Allah’ın hükümleri doğrultusunda hareket etmesi ve toplumsal bir doku meydana getirmesi kulluk ödevlerinin bir gereğidir. “Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana ibadet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (51:56)
Bu bağlamda, laik zihniyetin tesirinde kalan bazı insanlarda yanlış bir kanaatin var olduğuna tanık olmaktayız. Kulluk kavramını belirli zaman ve mekânlarda olup-biten bireysel ibadetlerle sınırlı sanıyorlar. Oysa ibadet ve kulluk olgusu sadece bireysel ve ailevî münasebetleri değil, toplumsal ilişkileri ve siyasal yapılanmayı da tüm kurum ve kurallarıyla kapsamına almaktadır.
İnsanların yaşam tarzlarını ve yönetim biçimlerini oluşturmak için var olan Yüce Allah’ın inzâl ettiği hükümler kıyamete kadar geçerliliği ile tüm zamanları kuşatan evrensel yasalar manzumesidir. Ve bu yasalar, insanların yaşam koşullarına karşı tüm açmazlarını çözümleyebilecek nâmütenâhî yetkinliğe sahiptirler. “Rabbinin beyân ettiği yasalar doğruluk ve adalet yönünden tastamamdır. O’nun beyânını değiştirebilecek yoktur. O işitendir, O bilendir.” (6:115)
“...Egemenlik yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi (kendisinden başkasının hükümlerine boyun eğmemenizi) emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (12:40)
Buna rağmen eğer siz Yüce Allah’ın kayıtsız-şartsız egemenliğini millete verirseniz, yani: “Egemenlik milletindir.” derseniz, milleti ilâhlaştırmış ve millete kul olmuş olursunuz. Sonuç olarak, böylesi bir durumda “dosdoğru din” üzere, “sırat-ı müstakim” üzere olmanız mümkün değildir.
Dayatmacı laik diktatörlüğün 80 küsur yıldır milletimize empoze etmeye çalıştığı küfrî nitelikli, imandan men edici sloganlar ve bu sloganlara endeksli politik yapılanmalar meseleye vakıf ve mesuliyet duygusu taşıyan (duyarlı) tüm Müslümanlar tarafından deşifre edilip sorgulanmalıdır.
Bugün neo-cahiliyenin alt yapısını oluşturan laik anlayışın, yani devlet olgusunun temel niteliklerini dinî kurallara dayandırılmasını reddeden zihniyetin 1400 yıl önceki cahiliye düşüncesiyle ayniyet arz ettiğini-örtüştüğünü müşahede etmekteyiz. Şâri (yasa koyucu) olarak Yüce Allah’ın egemenliğini reddedenler “...hâlâ cahiliye hükümlerini mi arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için Allah’tan daha iyi kim hüküm verebilir?” (5:50) “Andolsun biz peygamberlerimizi apaçık olan belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye kitabı ve mizanı indirdik...”(57:25)
Şu hakikat bilinmeli ki, bu dinin olmazsa olmaz bağlamında insanlara sunduğu ilk mesaj, tevhidî temele dayalı Yüce Allah’a iman ve bu imanın gereği olarak Yüce Allah’ın egemenliğine dayalı adil bir devlet düzenin oluşturulmasıdır. Yüce Allah’ın egemenliğinin gereği olarak hak, adalet ve özgürlük temeline dayalı bir toplum düzeni ve bir devlet yapılanması için Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir ilahî hüküm ferman buyrulmaktadır:” ...sen o şeriate uy ve bilmeyenlerin hevalarına uyma.”[2]
Neo-cahiliye tarafından yıllardır şeriat aleyhinde alçakça menfî propagandalar yapılarak, Müslüman halkımıza “eksik bir din anlayışı” empoze edilmeye çalışılıyor. Ancak, şu bir hakikat ki, bu dinin özgün yapısını değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Zira, bu din Yüce Allah’ın teminatındadır. (15:9) Binaenâleyh, İslam şeriatı uygar bir dünya için barışın, adaletin, insan hak ve özgürlüklerinin yegâne teminatıdır.
Bir Müslüman, namaz kılarken veya oruç tutarken, bu işi nasıl ki Yüce Allah’ın hüküm ve egemenliğinin gereği olarak yapıyorsa, yine aynı şekilde Yüce Allah’ın hüküm ve egemenliğinin gereği olarak İslâm şeriatine tabi olmakla mükelleftir. “Allah ile beraber başka ilâhlar (yasa koyucu-egemen güç) edinme.” (17:22) Çünkü “...Allah hüküm (yasa) koymada kendisine ortak kabul etmez.” (18:26) Zira, “Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.” Bu bir kurtuluş ve özgürlük çağrısıdır tüm çağlara ve tüm nesillere...
Birtakım imtiyazlarla bir insanın diğer bir insanı veya birtakım siyasî, askerî ve ekonomik güç vasıtalarıyla bir sınıfın diğer bir sınıfı sömürmesini, egemenliği altına almasını istemeyen; sosyal ilişkilerde güvenlik, eşitlik ve hukukun üstünlüğünden; gelir dağılımında adalet, paylaşım ve dayanışmadan; insan haklarında aile mahremiyeti, kişi dokunulmazlığı ve özgürlükten yana olanlar bu çağrıya kulak vermelidir...
Tarihin birçok döneminde olduğu gibi, bugün de yeryüzünün birçok bölgesinde mevcut olan işgal savaşları ve bunun sonucu meydana gelen etnik arındırma-jenosit-soykırım, muhaceret, toplama kamplarında esaret, sistematik tecavüzler, tüyler ürpertici vahşilikteki korkunç katliamlar yaşanmaktadır... Öte yandan, dünyanın birçok bölgesinde etnik çatışmalar, şiddet ve terör eylemleri vuku bulmaktadır. Birtakım devletler ise bu şiddet ve terör olaylarına zemin hazırlamaktadır. (Çaresiz bıraktıkları insanları terörün kucağına atmaktadır.)
Beşeri ideolojilere dayalı rejimlerin psikolojik baskı, kültürel dayatma ve asimilasyon politikalarıyla, inançlarını yaşama ve düşünce hürriyetlerine ve akletme yeteneklerine ipotekler koyulan mustaz’af halk yığınları despotik kuşatma ve insanlık dışı baskılar altında tutulmaktadırlar.
Diğer taraftan, uluslararası emperyalizmin, ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerdeki yerel işbirlikçileri vasıtasıyla başta petrol olmak üzere, yeraltı-yerüstü kaynaklarını (gerekli gördüğünde askerî işgallerle) sömürmeye devam etmektedir.
Öte yandan, üretim araçlarını ellerinde bulunduran kapitalist burjuvazinin serbest piyasa ekonomisi adı altında çok uluslu holding, kartel ve tröst sahiplerinin gerçekleştirdiği işbirliği ile, ucuz iş gücü istismarı yaparak emek ve alınteri sömürüsünü katmerli bir zulüm aracına dönüştürmüş bulunmaktadır.
Bireysel ve ailevî ilişkilere baktığımızda ise, çıkarcılık, egoizm, yüce erdemleri hiçe sayma, vefa yoksunluğu, hoşgörü eksikliği, sadakatsizlik, riya, yalan, ahde vefasızlık, geçimsizlik, nezaketsizlik, görgüsüzlük, açgözlülük, başkalarının hakkına tecavüz, en basit anlaşmazlıkları bile şiddet yolu ile çözümlemeye kalkışmak, boşanma olaylarında artış vs..vs..
Günümüzde insanlık aleminin global sorunları olan bütün bu olumsuzlukların temel nedeni; insanın insana ve insanın doğaya tasallut ve egemen olma eğiliminden kaynaklanmaktadır.
Müstekbirlerin kararttığı dünyamızdaki bu sorunların aşılması ve insanlık aleminin onurlu bir hayata kavuşması için sağduyu sahibi mustaz’af halklar, egemenliğin Yüce Allah’a tahsis edilmesi noktasında mutabakat oluşturmak zorundadır. “De ki; Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin, Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab (egemen güç) edinmeyelim. Eğer yine de yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (3:64)
Beşeri tasallutlardan ve şirk zilletinden uzak olmak ve yalnızca hem gökyüzünün, hem yeryüzünün, hem doğunun hem batının yegâne İlâh’ı ve Rabbi olan Yüce Allah’a kul olmanın onuru ile özgürce bir hayat yaşamak için (Kur’an’ın beyânıyla) biz diyoruz ki: “Egemenlik Allah’ındır.”