Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
26-12-2011 tarihinde, 11:11 saatinde eklendi
HZ.ALİ DÖNEMİ-1-
HZ.ALİ DÖNEMİ-1-


  Hazım KORAL

 Allah’ın adıyla

 
“YETiŞ YÂ ALİ!”
 
      Adama sormazlar mı, “ 25 yıl önce neredeydiniz?”  Böylesine bir vefasızlıktan sonra ve böylesi bir kaos ortamında o sizin çağrınıza, o sizin feryadınıza ne cevap versin? Ortalık karışmış, düzen bozulmuş ve her taraf toz duman Ali size ne yapsın? Ali sizinle ne yapsın? Onu Allah Resulü’nün mübârek naâşı başında yalnız bırakmadınız mı? Onu Ben-i Said’in sakifesinde terk etmediniz mi? Sonra onun evi yakılmaya teşebbüs edildiğinde siz ortalıkta yoktunuz! Nerede idiniz? Yaka paça- karga tulumba derdest edilip biat için mescide götürüldüğünde ve malum kişi tarafından biat etmediği taktirde ölümle tehdit edildiğinde siz nerde idiniz? Belki siz de mescidin içinde idiniz ama şiddete teşne olanın karşısında sus-pus olmuştunuz! Öyle değil mi?
 
      O mu! 25 yıl boyunca gözüne diken, boğazına kılçık batmış gibi sabretmekten başka ne yapabilirdi ki? İnsanların cüretkâr itaatsizliğine rağmen doğruluk, sabır ve tahammül ahlâksal mükemmelliktir. Böylesi bir durumda sabır çok büyük bir erdemdir. İmâm yapılması gerekeni yaptı ve sabretti. Şimdi ne oluyor size “Yetiş yâ Ali” feryatları ile onun evine hücûm ediyor, onun başına üşüşüyorsunuz! Ortalık karışmışsa, düzen bozulmuşsa suç kimin?
 
      Yüce Allah’ın nimetinden ve lütfundan yüz çevirmenin elbette bir bedeli olmalıydı! Oldu da! Allah Resulü (s.a.a) “Benden sonra dalâlete düşmeyesiniz diye size iki emanet bırakıyorum. Bunların ilki Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri ise Kur’an ve sünnetimin muhafızı olan ıtretim-Ehl-i Beyt’im. Bunlara sarıldığınız süre dalâlete düşmezsiniz.”
 
      Ne yazık ki ümmet dalâletin ve fitnenin tam ortasına düşmüştü. Oysa kendileri değişik zaman ve mekânlarda defalarca uyarılmışlardı. Dinlemediler!
 
      “..Peygamber size ne verirse onu alın (neyi tavsiye ederse onu yapın), sizi neden men ederse artık ondan uzak durun ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah, azabla sonuçlandırması (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (Haşr:7)
 
      Bu girizgâhtan sonra diyeceğimiz o ki, üçüncü halife Osman bin Affan öldürüldükten sonra söz konusu ayet ve hadis hatırlanmış olmalı ki, Medine halkı velâyet güneşinin evine varıp “biz ettik sen etme yâ Ali” diyerek başlıyorlar yalvarıp yakarmaya.. İmâm Ali’nin (a.s) evinin avlusunda biriken-yığılan binlerce insan büyük bir coşku ve heyecanla kendilerine verilecek cevabı bekliyor. İmâm (a.s) evinin önüne çıktığında öylesine bir izdihâm içerisinde insanlar birbirlerini itip kakarak üzerine atılıyorlar ki pabuçları ayağından çıkıyor, elbisesi omuzundan yırtılıyor. İzdihâmdan Hasan ve Hüseyin sıkışıp zor durumda kalıyor. Âdetâ büyük bir arbede yaşanıyor.
 
      İmâm Ali (a.s), Allah Resulü (s.a.a) henüz hayatta iken kendileri için hüccetin tamamlanmış olmasına rağmen halkın tevhidî değerleri ve velâyet olgusunu gereği gibi özümseyememiş olduklarını gördüğü ve bildiği için taleplerine hemen olumlu cevap vermiyor. Özellikle kabile ve aşiret asabiyetinin hortlatıldığı ve cahiliye döneminde olduğu gibi etnosantrik duyguların galeyâna geldiği böylesi bir ortamda İmâm (a.s) onların karşısına yeni bir hüccetle çıkmalıydı.
 
        Özellikle Osman’ın döneminde işlerin zıvanadan çıkıp oluşan bunca fesat ve bozgunluktan sonra aşiret reislerinin ve halkın  “ıslahat ve adalet” programına uymayacakları endişesiyle İmâm (a.s) onları uyarma ihtiyacı hissediyordu. Bu nedenle adeta evini muhasara altına alan ve kapısına dayananan Medine halkı ile bütün mazeretleri ortadan kaldıracak, kimseye itiraz gerekçesi bırakmayacak  yeni bir mukavele, yeni bir sözleşme talebi ile karşıların çıkmalıydı. Zaten biatın da anlamı buydu.
 
      İmâm (a.s), itişip kakışan ve bugünkü tabirle sloganlar atan kalabalık halk kitlesini sükûnete davet ettikten sonra şu sözleri söylüyor: “Beni bırakın, gidin biat edecek başka birini bulun, çünkü biz çeşitli yüzü ve yönleri olan girift bir durumla karşı karşıyayız (belirsiz ve karmaşık bir durumdayız).Bu işte gönüller sağlam ve akıllar sabit kalmaz, fesat bulutları, İslâm dünyasının göğünü karartmış ve doğru yol tanınmaz olmuştur.Biliniz ki, eğer davetinize icabet edersem size kendi  adâlet anlayışımla davranacağım.Onun bunun sözünü ve kınayışını dinlemeyeceğim. Ama beni bırakırsanız, ben de sizlerden biri gibi olacağım. Ve benim sizin veziriniz ve müşaviriniz olmam, size emir ve lider olmamdan daha iyidir.” (Nehc’ül Belaga, 92. Hutbe)
 
      Dikkat edilirseİmam (a.s) bu sözleri ile tekliflerini şartlı olarak kabul edebileceğini imâ ediyor. Zira onların 25 yıl önceki vefasızlıklarına rağmen Allah Subhanehu ve Teâlâ nezdindeki sorumluluğunun bilinci ile halkı uyarıp yeni bir hüccetle karşılarına çıkıyor. Özellikle son cümle oldukça mânidâr. Zira ilk iki halife döneminde yanlış bir hüküm verildiği zaman İmâm’ın (a.s), İslâm’ın bekâsı ve ümmetin maslahatı için olaya müdahale etmesi kendisinin müşavir ve vezir olarak görülmesine neden olmuştu. Ve bugün Sünnî kardeşlerimizin pek çoğu bu bakışaçısına sahiptir.  İmâm (a.s), “Benim asıl konumuma rağmen siz bana vezirliği-müşavirliği layık gördüyseniz ne diye bugün kapıma geliyorsunuz. Bırakın vezirliğime-müşavirliğime devam edeyim” deyip adeta onları kinâyeli bir uslûpla te’dip ediyor. (Ki Arap diline vakıf olanlar bilir. Arapça’da mecâz ve kinâye içerikli terimler çok kullanılır. )
 
      İmam (a.s) böyle konuştukça, halk daha önce yaptıkları yanlışı telâfi etme adına yani kendilerini affettirebilme çabası içerisinde büyük bir çoşku ve heyecanla birbirlerini ezercesine ve ”biz ettik sen etme” dercesine öne atılıp biat taleplerinin kabulünü istiyorlardı. Yalvarıp yakarmalar ve nadim olup gözyaşı dökmeler şefkât ve merhamet sahibi İmâm’ı (a.s) da oldukça duygulandırmış olmalı ki gerekli konuşmayı yapıp hüccetini tamamladıktan sonra halkın talebini kabul ediyor..
 
      Yeri gelmişken anti- parantez hemen şu hakikâti de belirtmiş olalım : Başta İmâm Ali (a.s) olmak üzere bütün Ehl-i Beyt imâmlarının (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) en belirgin özelliği Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a)   şefkât ve merhamet sıfatlarına sahip olmalarıdır. Kısacası İmâm Ali’nin (a.s) kendisine yapılan vefasızlıklar karşısında gösterdiği sabır ve özveride hep bu nebevî şefkât ve merhametin yansımasını görüyoruz.
 
      İmam (a.s), kendi hakkını gasp edenlere karşı tavır koymadı, mesafeli olmadı. İslâm’ın bekâsı ve ümmetin maslahatı söz konusu olduğunda hiçbir yardımdan geri durmadı, “Ne haliniz varsa görün” demedi. Haklı olarak belki gönül koydu ve daraldıkça, içi dilhûn oldukça Allah Resulü’nün (s.a.a) kabrinin başına gidip gözyaşları içerisinde hüznünü ve derdini onunla paylaştı, hepsi bu kadar. Onun kırgınlığı şefkât ve merhamet duygularına asla galebe çalmadı.
 
      “..Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O size, son derece düşkündür. Müminlere çok şefkâtli ve merhametlidir."(Tevbe-128)
 
      İmam Ali (a.s) bilâhare hilâfeti kabul edişinin nedenini şu veciz sözlerle açıklıyor: “ Halk, susamış develerin suya koştukları gibi üzerime geldiler. Büyük bir kalabalık ve izdiham içerisinde itişip kakışarak her taraftan üzerime hücum edip beni çevrelediler. Öyle ki; Hasan ve Hüseyin izdihamdan sıkışıp ayaklar altında kaldılar. İnsanlar beni kendilerine doğru çekelerken elbisem omuzumdan yırtıldı, pabuçlarımın bağı çözüldü.Ve koyunların ağıla üşüşmesi gibi etrafımı sardılar. Tohumu yaran ve insanı yaratan Allah’a andolsun ki; eğer halkın böylesine bir coşku ve heyecan içerisinde biat için kapıma gelmekle hüccet tamamlanmasaydı ve eğer zalimlerin azgınlıklarına ve zulme uğrayanların maduriyetine karşı sessiz kalmamaları için Allah ümmetin velâyet sahibi İmamlarından aldığı ahd-ü peymân almasaydı ben hilâfet devesinin yularını serbest bırakır ondan vazgeçerdim. Onun sonuncusunu ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyanız benim nezdimde bir keçinin aksırığından daha değersizdir.” (Nehc’ül Belâga)
 
      İmâm’ın (a.s) açıklamalarından da anlaşıldığı üzere halkın biatını  belki kerhen değil ama adeta zorunlu olarak kabul ediyor. Zira gelişen nahoş olaylar, vuku bulan olumsuzluklar, fitneler ve kaos ortamı karşısında İmam’da (a.s) öylesine bir ruh hali oluşmuş ki bir başka hutbesinde “Bu meseleyi ölçüp biçerken ve her yönüyle tartarken günlerce uykularım bölündü, gözlerimde uyku kalmadı” diyor. (Nehc’ül Belaga, 54.Hutbe)
 
      Bir başka ifadeyle, İmâm (a.s) böylesi bir halet-i ruhiye içerisindeyken ve nice sıkıntıların-meşakkatlerin kendisini beklediğini tahmin ediyordu. Hatta kendisine karşı çekilmek üzere bilenmiş kılıçların kınlarından çekilmek üzere olduğunu, kendisine atılmak için hazırlanmış okların yaylarında gerilmek üzere olduğunu adeta görür gibiydi.  Ancak başka bir seçeneği yoktu. Müslümanları başıboş, hercümerç ve dağınık bir şekilde bırakamazdı. 
 Sonuç olarak İmâm Ali (a.s), Yüce Allah’ın velâyet imâmlarından almış olduğu ahd-ü peymânı gözönünde bulundurarak, mesuliyet idraki içerisinde halkın biatını kabul ediyor.
 
      “Ya Ali seni zor günler bekliyor.” (Hadis)
 
      “Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili için insanlarla mücadele ettim, sen ise tefsiri hususunda mücadele vereceksin.” (Hadis)
 
      “Ya Ali seni zorlu günler bekliyor.”(Hadis) 
 
 
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    İMÂM    ALİ’NİN    HİLAFETİ
 
      İmâm Ali (a.s) işbaşına geçtiği zaman geniş kapsamlı bir durum değerlendirmesi yapıp kaos ortamının giderilmesi ve yılların birikimi olan olumsuzlukların bertaraf edilmesi için köklü değişikliklere giderek yapıcı ve onarıcı kararlar almış oldu.  İmâm (a.s) öncelikli olarak, merkezi hükümette önceki halifenin akrabaları olma hasebiyle kayrılarak veya entrika ile bir takım makam ve mevkilere çöreklenmiş liyakat sahibi olmayan kişileri tebelleş oldukları yerden uzaklaştırmakla ve çevre şehirlerdeki  huzursuzlukların kaynağı olan valileri de azletmekle işe koyulmuş oldu.
 
      İmâm (a.s) azletmiş olduğu valilerin yerine yenilerini tayin ederken en hassas davrandığı ve en dikkat ettiği husus kişilerin takva sahibi ve işe liyakatli olanlarını seçmesiydi. Ayrıca bununla da yetinmeyip kendilerine nasihat ediyor ve genelge (yazılı talimâtnâme) hazırlayıp ellerine teslim ediyordu. Bütün zamanların yöneticilerine ve idareci konumundaki herkese ilkesel bazda rehberlik edecek evrensel prensipler içeren bu nasihat mektupları aynı zamanda İmâm’ın (a.s) kişliğini ve yönetim anlayışını da ortaya koymuş oluyordu. 
 
      Bu nedenledir ki söz konusu genelgeler günümüzde bile hak ve adalet aşığı yöneticiler için kıstas sayılmaktadır.  Ayrıca bu talimâtnâmeler bir takım araştırmacıların kitaplarına isim ve konu olmaktadır. “Stratejileri – Uygulamaları ve Örnekleriyle Hz. Ali’nin Liderlik Sırları“ adlı bir eser günümüzdeki bir takım siyasilerin “başucu kitabı“ olduğu Sünnî kardeşlerimiz tarafından iftiharla dile getirilmektedir. Bu durum aynı zamanda İmâm Ali’nin (a.s) ne derece ayrıcalıklı üstün ve başkalarıyla kıyas edilemeyecek seviye ve yücelikte bir lider ve İlâhî hikmet pınarlarıyla donanmış bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten “İmâmet“ makamına erişmiş olmanın sırrı onun bu İlâhî meziyetlere mazhar olmasında yatmaktadır.  Zira böylesine ilmî ve irfanî yüceliklere ulaşmak  ancak “velâyet“ ve “mutahhar“lık makamı ile izah edilebilir…
 
      Nasıl ki, peygamberler gönderildikleri topluluklar için Yüce Allah’ın birer lütfu ve nimeti ise Ehl-i Beyt imâmları da aynı  konumdadır.  Ancak ne yazık ki, nice peygamberler  yalanlandı  veya kabullenildikleri halde Musa (a.s) örneğinde olduğu gibi kendilerine itaat edilmedi. Aynı şekilde imâmlarda ya yalanlandı veya velâyetleri kabullenildiği halde kendilerine gereği gibi ihtiram gösterilmedi ve itaat edilmedi. (Günümüzde ise Sünnî kardeşlerimiz, “Ehli Beyt imâmları bizim manevî liderlerimizdir“ demekle yetinmektedirler.)
 
      Bakınız, İmâm Ali (a.s) merkezî  hükümetteki hakka ve adalete dayalı  uygulamalarından ve ayrıca takip etmiş olduğu nebevî  çizgideki ihtimam ve hassasiyetinden rahatsız olup işi yokuşa sürmeye, tabiri caizse mızıkçılık yapmaya-pürüz çıkarmaya çalışanlar oluyordu. Örneğin İmâm(a.s), beyt‘ül maldan maaş alanlar arasında dengeyi sağlamaya koyulunca eşraftan bazı kimseler, “Ne yani daha düne kadar kölelerimiz olan şu ayaktakımı kişilerle aynı mı tutuluyoruz?“ diyerek itiraz etmeye başlıyorlar.
 
      Kısacası  İmâm’ın (a.s) bu adilane tutumu kendilerini ayrıcalıklı  görenler arasında rahatsızlık meydana getirmişti. Anında fitne kazanını kaynatmaya ve İmam’a (a.s) karşı cephe almaya koyulmuşlardı bile..
 
      Allah Resulü’nün (s.a.a) peygamberliğine delil olan en önemli hususlardan biri de gelecekte vuku bulacak bir takım olayları  hiçbir yorum ve tevile gerek kalmıyacak netlikte bildirmesidir. İmâm Ali’nin (a.s) kendisine tahmil edilen üç savaşla ilgili olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Ya Ali, benden sonra üç grup seninle savaşa tutuşacaktır, bunlar Nakisin, Kasitin ve Marikin’dirler 
 
Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorumlar 0 Yorum
Diğer İlgili Başlıklar
TARİH VE AKIL HAKEMLİĞİNDE SAHABE 11-03-2012 tarihinde eklendi
CEMEL VAKASI (NAKİSİN SAVAŞI) 20-02-2012 tarihinde eklendi
HZ.ALİ DÖNEMİ-1- 26-12-2011 tarihinde eklendi
ÜÇÜNCÜ HALİFE DÖNEMİ 09-12-2011 tarihinde eklendi
KERBELA KIYAMINA ORTAM HAZIRLAYAN İNHİRAF 04-12-2011 tarihinde eklendi
HIRRE FACİASINDA İMAMET AİLESİNİN DOKUNULMAZLIĞI 29-11-2011 tarihinde eklendi
HÜSEYNÎ KIYAMI YAŞATAN UNSURLAR 29-11-2011 tarihinde eklendi
KERBELA BİR MEKTEPTİR 29-11-2011 tarihinde eklendi
HUSEYNİ KIYAMIN MAHİYETİ 29-11-2011 tarihinde eklendi
PEYGAMBERİ EKREM (S.A.A)İN GADİR-İ HUMDA OKUDUĞU HUTBENİN TAM METNİ 15-11-2011 tarihinde eklendi
GADİR-İ HUM OLAYI 01-11-2011 tarihinde eklendi
ALLAME MURTAZA ASKERİ İLE GADİR-İ HUM HADİSİ HAKKINDA BİR RÖPORTAJ 31-10-2011 tarihinde eklendi
İMAM HASAN(A.S) İLE MUAVİYE ARASINDA GEÇEN TAKTİK SAVAŞ 31-10-2011 tarihinde eklendi
İKİNCİ HALİFE DÖNEMİ 30-10-2011 tarihinde eklendi
1. HALİFE DÖNEMİNE KISA BİR BAKIŞ 03-10-2011 tarihinde eklendi
KUR'ANÎ KAVRAMLARI SAPTIRMAK İÇİN GÖSTERİLEN ÇABALAR 28-09-2011 tarihinde eklendi
GADİR-İ HUM HADİSİ VE HZ. ALİ (A.S.) 28-09-2011 tarihinde eklendi
EHL-İ BEYT'İ (A.S.) TANIMANIN GEREKLİLİĞİ 25-09-2011 tarihinde eklendi
KUR'AN'IN TAHRİFİ İFTİRASI 25-09-2011 tarihinde eklendi
EHLİ BEYT İMAMLARININ (A.S) YAŞAMINDA MÜCADELE UNSURU (1) 24-09-2011 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım