 |
| KİBİR |
Hasan KANAATLI
Kur’an-ı Kerim’de Lokman’ın oğluna şöyle nasihatte bulunduğu bildirilir:
Oğulcuğum ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek kibirli yürüme, şüphe yok ki, Allah ululanıp övünenlerin hiç birini sevmez.(1)
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur:
-‘’(Ahirette) Mütekebbirler zayıf karıncalar halinde tecessüm edecek ve insanlar, Allah-u Teala hesaptan el çekinceye kadar onları ayakları altında çiğneyecektir.’’(2)
İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu nakledilir:
-‘’Şüphesiz cehennemde mütekebbirler için bir vadi vardır ki adına sakar derler.Bir defasında hararetinin şiddetinden aziz ve celil olan Allah’a şikayette bulundu.Allah’tan bir nefes alabilmek için kendisine izin vermesini istedi.Böylece öyle bir nefes aldı ki cehennem alevlendi.’’(3)
Hekim şöyle diyor, ‘’İmam Cafer Sadık’a (a.s) ilhadın en aşağı ve alçak derecesi nedir?’’ diye sordum.İmam; ‘’ilhadın en aşağı ve alçak derecesi kibirdir’’ diye buyurdu.(4)
Kibir (büyüklük taslamak ) insanı, kendisinin büyük ve yüce olduğuna inandıran bir tür nefsani halettir.Dolayısıyla sahibini kendinden başkalarına karşı sürekli büyüklük taslamaya teşvik eder.
Kibir sıfatı, Ucb’dan başka bir şeydir.Daha doğrusu kiibir, en rezil ve habis bir sıfat olan ucb’un semeresidir.Zira ucb, ‘kendini beğenmişlik’tir.Kibir ise başkalarına karşı büyüklük ve üstünlük taslamaktır.
İnsanın kendisinde bir kemal-üstünlük görüp bir tür nazlanmasına (işve içine girmesine) ucb derler.Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üstün ve öncelikli olduğunu düşünmeye başlar.İşte böyle bir zandan diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti ortaya çıkar.Buna da ‘’kibir’’ denir!
Gerek ucb ve gerekse de kibir, insanoğlunun batınında (kalbine) ortaya çıkan haletlerdir.Fakat belirtileri bedende, eylemlerde ve söylemlerde hep kendini hissetirir.
başlar , kendini beğenmişlikte de aşırılığa kaçınca başkalarına karşı üstünlük taslamaya kalkışır.
Gerek eksi – rezillik boyutuyla gerekse de artı – fazilet boyutuyla tüm nefsani/batıni sıfatlar, aslı itibariyle dakik ve karmaşık şeylerdir.Dolasıyla da aralarında belirli bir fark ve ayrıcalık tesbit etmek, oldukça zordur.Çoğu kez büyük arifler arasında dahi bu nefsani sıfatların sınırlarının belirtilmesi hususunda oldukça şiddetli ihtilaflar bile baş göstermiştir!Diyebiliriz ki vicdani sıfatları eksiksiz bir şekilde tanımlamak mümkün bile değildir!Dolasıyla en iyisi bu işleri bizzat vicdanın kendisine havale etmek gerekir.
Bu hususu dikkate almakla birlikte yine de kimi büyük ariflerin oluşturdukları kavramlardan hareketle kibirlenme hakkında yapmış oldukları derecelendirmeleri şöyledir;
Ucb’u da olduğu gibi kibirlenmenin de bir takım derece ve mertebeleri vardır.Bunları üç derecede şöyle sıralamışlardır:
1-İnsanın imam ve hak inançları sebebiyle kibirlenmesi, ya da bunun tam karşıtı ve zıddı olan küfür ve batıl inançları sebebiyle tekebbür etmesi.
2-İnsanın üstün melekeler ve övülmüş sıfatlara sahip olması sebebiyle kibirlenmesi, ya da bunun karşısında insanın ahlaki rezillikler ve çirkin melekeleri sebebiyle tekebbür etmesi.
3-Allah’ın kullarına karşı kibirlenmek (ki, bu da sonuçta Allah’a karşı kibirlenmeye dönmektedir.
4-Allah’ın kullarına karşı kibirlenmek (ki bu da Arifler nezdinde Allah’a karşı kibirlenmeye dönmektedir)
Bu dört derece kibirlenmelerin içerisinde, hepsinden daha çirkini daha helat edicisi ve daha alçak derecesi olan, Yüce Allah’a karşı yapılan kibirlenmedir.Bu kirden kibirlenme, küfür,fücur ehli olan insanlar ile uluhiyet iddiasında bulunan kimselerde görülür.Bu ise, cehaletin, ‘’mümkün’’ varlığın kendi haddini ve ‘’vacibül-vücud’’ un makamını bilmemesinin sonucdur.
Enbiya ve evliya ya karşı kibirlenmek ise, bizzat nebiler zamanında oldukça fazla görülmüştür.Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de o tür insanların şöyle söylediklerinden haber vermiştir; ‘’Biz, bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz.’’(5)
Enbiyaya karşı kibirlenenler, yine onlara karşı şu itirazda bulunuyorlardı; ‘’bu Kur’an dediler, iki şehirden birinin en büyük, en ileri gelen adamına inseydi ne olurdu?’’(6)
İlk dönem islam tarihine bakıldığında, Allah’ın evliya kullarına karşı kibirlenmenin çok yaygın olduğu görülmektedir.Nitekim bunun örneğini günümüzde ki islam iddiasında bulunan bazı kimselerde de görmek mümkündür!
Allah emirleri karşısında kibirlenmek de bazı günahkar kimselerde görülmektedir.Bu tür insanlar örneğin ihram elbisesini ve benzeri amelleri kendilerine yakıştırmadıkları için haccı bile terketmektedirler.Secde etmeyi gururlarına yediremedikleri için namazı terketmektedirler.Bazen bu durum ibadet, ilim ve diyanet ehli kimselerde de gözükmektedir.Örneğin kibire kapıldığından dolayı ezan okumayı kendi gururlarınayedirmez ya da kendisinden aşağı olan kimselerden hak bir sözü duymayı asla kabul etmezler!
Bazen görüldüğü gibi insan herhangi bir meseleyi kendi dost veya arkadaşlarından duyunca büyük bir şiddetle reddeder, bu sözün sahibini kınar ve şiddetle eleştirir.Ama aynı meseyi bir din veya dünya büyüğünden işitince hemen kabullenir.Hatta birincisinden ciddi bir şekilde reddedip ikincisinden ciddi bir şekilde kabul etmesi de mümkündür.Böyle bir şahıs, aslında hakkın talibi değildir.Sahip olduğu kibir hakkın üzerine perde örtmektedir.Büyüklere yaltaklanmak, onu sağır ve kör kılmıştır.
Hatta bazen bu konu (bu kötü sıfat) sahibi olan şahsın bile bu davranışının kibir üzerine kurulduğunu anlamayacağı kadar dakik ve sinsidir!Fakat kendi nefsini ıslah etmeyi isteyen ve nefsin hile ve desiseleri hususunda oldukça dakik ve dikkatli davranan kişi için tabii ki durum değişir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Allah’ın tüm kullarına karşı kibirli olmanın zararı, hele hele ilahi alim ve Rabbani bilginlere karşı tekebbürde bulunmanın fesadı her şeyden daha çok ve tahribatı hepsinden daha fazladır.
Fakirlerle oturmaktan çekinmek, meclis ve mahfillerdeki eylem ve davranışlarda daima önde bulunmayı istemek, tümüyle kibir hasletinden kaynaklanmaktadır.Bu türden kibirler, ayan ve eşraf takımından tutun da alimlere ve muhaddislere, zenginlerden tutunda fakirlere kadar (Allah’ın koruduğu kimseler hariç) bir çok insanın arasında yaygın ve revaç bulmaktadır.
Kimi vakit, tevazü, yaltakçılık ve kibiri birbirinden ayırabilmek oldukça zordur.İnsan kendisine hidayet yolunu göstermesi için Allah-u Teala’ya sığınmalıdır.İnsan kendisini ıslah etmek isterse ve gayeye doğru hareket edecek olursa, Hak Teala’nın mukaddes zatı kendi geniş rahmetiyle ona hidayet ve kılavuzluk eder ve bu seyr-u süluku onun için kolay ve rahat bir hale getirir.
KİBİR’İN SEBEPLERİ
Kibirin bir çok sebepleri bulunmasıyla birlikte,aslında tüm bu sebeplerin tek bir sahip olduğunu söylemek mümkündür.Şöyleki:İnsanoğlu kendinde bir kemalin –üstünlüğün-bulunduğunu zannedince hemen ucba kapılır (kendini beğenir.)Bu durumu,nefis sevgisiyle de karışınca başkalarının kemalini görmesine engel teşkil eder ve dolayısıyla da kendisinden çok geride ve eksik olduklarını zanneder.Bu da neticede kâlbi ya da zahirî büyüklenmeye sebep olur.Örneğin bazen Arif biri(irfan alimi) kendini marifed ve şuhud ehli kabul eder.Kendinin gönül adamı ve geçmişi güzel kimselerden olduğunu zanneder.Bu zannıyla başkalarına karşı büyüklük ve üstünlük taslar.Yeni filozof ve hekimleri(hikmet ehlini)yüzeysel insanlar olarak değerlendirir,fakih ve hadisçileri zahirci,genel halkı da hayvan gibi görür.Neticede Allah’ın tüm kullarına hakaret ve tahkir sözüyle bakar.
Bu zavallı,”fena fillah”(Allah’ta kaybolma) ve “beka billah”(Allah ile sonsuzlaşmak) lafını edip “hakikate eriş” davulunu çaldığı halde böyle düşünür.Oysaki ilahi marifetler (irfan ilmi)insanın , Allah’ın kullarına güzel bir gözle bakmasını gerektirir.Şayet bu zavallı sözde arif,marifetullahın kokusunu dahi almış olsaydı, Hak’kın cemal ve celalinin mazharları olan kullarına tekebbürde bulunmazdı.
Bütün bunlar, aslında onun kalbine marifetlerin girmemiş olmasından ve bu zavallının daha iman makamına dahi ermeden irfan makamından dem vurmasından ve irfandan hiçbir nasibi olmadığı halde hakikate eriştiğini söylemesinden kaynaklanmaktadır.
Bu durum kimi filozoflar içinde geçerlidir.Bazen filozoflar arasında da bazı şahıslar ortaya çıkarak kendilerini teorisyen ve gerçeklerin bilgini olarak gördüklerinden,Allah’a,meleklere,elçilere ve indirilen kitaplara yakin eden kimseler olarak düşündüklerinden dolayı diğer insanlara tahkir gözüyle bakmakta ve diğer ilimleri ,ilim olarak dahi kabul etmemektedirler.
Bu tür filozoflar, kendileri dışındaki diğer kulların tümünün iman ve ilim açısından yetersiz olduklarını düşünürler.Bundan dolayı dışa yansıtmasalar da kalplerinde onlara karşı bir kibir taşır ve kimi vakit görünürde de kibirle muamele ederler.Oysaki “rububiyet makamı ile” mümkün’ün yokslulluğu hususunda ilim sahibi olmak bunun tersini gerektirmektedir.
Aslında filozof, mebde ve mead (yaratılış ve kıyamet) hakkındaki var olan ilmi vasıtasıyla tevazu melekesine sahip olan kimse demektir.Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de apaçık belirttiği üzere Lokman , kendine hikmet verilen şahsiyetlerden biridir.Hekim-filozof-olan Lokman’ın Kur’an’da kendi oğluna şöyle nasihatta bulunduğu kaydedilir:
_”(Oğulcuğum) Ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek kibirle yürüme, şüphe yok ki,Allah ululanıp övünenlerin hiçbirini sevmez.”(7)
Yine bir kibir hastalığı irşad,tasavvuf ve nefis tezkiyesi iddiasında bulunan kimseler arasında da gezip kimselere karşı kötümser olan kimseler de ortaya çıkmaktadır.dışındakilerinin helak ehli olduklarına inanırlar.Elleri ilimden boş olduğu için, ilimleri yol dikeni , ilim ehlini ise sâlik yolunun şeytanı görürler.Oysaki kendi makamlarını iddia ederken, bütün bu sözlerin aksini söylemektedirler.İnsanların hidayetçisi ve sapıkların mürşidi olan kimselerin,insanı helak eden şeylerden arınmış olması gerekir.Dünyadan el çekerek Hakk’ın cemalinde fani olması,Allah’ın kullarına tekebbür etmemesi ve onlara karşı kötümser olmaması gerekir.
Fakihler, fıkıh ve hadis alimleri ve öğrencileri arasında da bazen diğer insanlara takir gözüyle bakan,onlara karşı üstünlük taslayan ve kendisini bütün ikram ve saygınlıklara layık bir kimse olarak kabullenen kimseler ortaya çıkmaktadır.Bu türden kimseler de tüm halkın kendilerine itaaf etmesini gerektiğini ve dedikleri her şeyin harfi harfine yerine getirilmesi lazım geldiğini düşünürler.Kendilerini “ O(Allah c.c)yaptıklarından sorulmaz , fakat onlardır sormlu olanlar.”(8) ayetinin bir örneği kabul ederler.Kendileri ve kendileri gibi olan az bir insan dışında hiç kimsenin cennete girmeyeceğine inanırlar.Çeşitli ilimlerin mensublarından söz edilince,onlara hemen dil uzatır,yeterli ölçüde nasiplenmediği kendi ilminin dışındaki tüm ilimleri görmeden,ölçüp biçmeden dışlamaya kalkışır ve insanın helak sebepleri olduğunu söylerler.Ulama ve şair ilimleri cehalet ve bilgisizlikleri yüzünden dışlar ve onları böylesine tahkir edip aşağılamaya da dini bir vicibeymiş gibi gösterirler.Halbuki ilim ve diyanet, böylesi davranış ve ahlaktan münezzehtir.Herhangi bir hususta ilmi olmadan görüş izharında bulunmayı temiz şeriatımız haram kılmış ve Müslümanlara karşı saygılı olmayı farz kılmıştır.(9)Bu zavallılar,din ve ilimden habersiz olarak Allah ve Resulü’nün sözünün zıddına davranmış,buna da dini bir şekil vermeye çalışmışlardır.Halbuki Rabbanî alimlerin siyer ve adaletleri asla bu olmamıştır.
Şer’î ilimlerin tümü,alimlerin tevazu sahibi olmaları gerektiğini ve kibiri kalplerinden söküp atmalarının kaçınılmış olduğunu vurgulamaktadırlar.
Değil şer’î ilimler, aslında hiçbir ilmin kibire sebap olduğu ve tevazuya aykırı bulnduğu iddia edilemez.Fakat maalesef kibir hastalığını nın Tıp,matematik,tabii ilimşer,elektrik ve mekanik gibi dakik ve kompleks ilimlerin sahibi kimselerde de bulunduğunu görmekteyiz.Bunlar da diğer alimleri değersiz kabul etmekte ve ehline tahkir gözüyle bakmaktadırlar.
Sonuç olarak diyebilirizki,hangi sahada olursa olsun ilim ehli olan bir kurum insanlar ,asıl ilmin kendilerinde bulunan ilmin olduğunu düşünmekte ve böylece de dışta ya da kalplerinde diğer insanlara karşı üstünlük taslamaya kalkışmaktadırlar.Oysaki ilimleri bunu gerekmemektedir.
İlgin olanı kibir hastalığının ilim ehli olmayan bazı ibadet ehli (sofu) olanlara da sirayet etmiş olmasıdır.Bunlar da diğer insanlara karşı kibirli davranır, onları tahkir eder ve hakir görürler.Kendileri dışındaki diğer insaları ve hatta alimleri dahi necat ehli olarak kabullenemezler! İlimden bahsedince, “Amelsiz ilmin ne faydası var? Asıl olan ameldir” derler.Özellikle de kendi meşkul oldukları amele oldukça ehemmiyet verirler ve tüm insanlara kibir ve ucb nazarıyla bakarlar! Halbuki şayet hakiki ibadet ve ihlas ehli olmuş olsalardı,amellerinin ilk başta kendilerini islah etmiş olması gerekirdi.Zira namaz insanı fesad ve münkerden alıkoymakta ve müminin miracı konumunda blunmaktadır.
Bu elli yıllık namaz kılan , farz ve sevap amellerini yerine getiren zavallı,ilhaddan daha alçak kibire ve diğer fesatlardan daha büyük olan ucba düçar olmuş,şeytana ve şeytanın ahlakına daha da bir yakınlaşmıştır.
İnsanı kötülükten nehyetmeyen ve kalbi korumayan, hatta kesret ve çokluğu sebebiyle kalbi zayi bilen edebilen namaz,namaz değildir.
Oldukça ehemmiyet ve önemle kıldığın halde seni şeytana ve kibirden ibaret olan şeytanî sıfata yaklaştıran namaz,aslında namaz değildir.Namaz asla bu gibi şeyleri gerektirmememktedir.Bunlar,ilim ve ve amelden hasıl olan kibirdir!
Bunlar dışında hasıl olan benzer şeyler de aslında insanın kendisinde bir kemal görmesi ve başkalarının bu kemalden yoksun olduğunu düşünmesi neticesinde vücuda gelmektedir.Örneğin soy sop sahibi bir kimse böyle olmayan kimseye karşı kibirlenmekte veya cemal ve güzellik sahibi kimse de böyle olmayan veya böyle olmak isteyen kimseye karşı kibirlenir,tekebbürde bulunur.Veya tabiileri , taraftarları ,dostları,kabilesi,talebeleri ve benzeri şeyleri olan kimse de bundan yoksun olan bir kimseye karşı tekebbürde bulunur.O halde diyebilirizki genel olarak kibirin sebebi,insanın kendisinde hayali bir kemal görmesi ve kemalden yoksun bilmesidir.Hatta bazen fasid ahlak ve çirkin ameller sahibi kimseler de başkalarına karşı tekebbürde bulunurlar.Zira onlar da kendinde var olanı kemal olarak değerlendirmektedirler!
Şunu da söyleyelim ki kimi kibir sıfatına sahip olanlar,bazı cihetlerden ötürü bu hastalıklarını açığa vurmaktan sakınır,el çekerler.Bu durumlarını hiç kimseye belli ettirmez ler.Fakat bu habis ve alçak ağaç, artık kalbinde kök salmıştır.Bu yüzden, bu hastalık, sahibi doğal halini kaybedince hemen ortaya çıkar.Örneğin kişi öfkelendiğinde hemencecik büyüklük ve azamet izharında bulunur.Sahip olduğu ilmi, ameli veya diğer şeylerini başkalarının yüzüne vurur ve onunla iftihar etmeye başlar!
Kimi zaman da, dış etkenlerin hiç birine itina göstermeden kibirini olduğu gibi açığa vurur.Çünkü kibirinin şiddeti onu, ipini koparmışa döndürür!
Özetleyecek olursak bazen kibir, ameller, hareketler ve duruşlarda da zuhur eder.Örneğin meclislerde daima baş köşede olmaya, giriş çıkışta diğerlerinden önde bulunmaya çalışır.Fakirleri kendi meclisine koymaz, onlarla oturmaktan, meclis kurmaktan şiddetle kaçınır.Kendisi için bir dokunulmazlığın bulunduğuna inanır!Yol yürümek, bakmak, halkın sorularını cevaplandırmak ve benzeri amellerinde tekebbürde bulunur.
Kimi büyük muhakkikler, alimlerin kibiri ile ilgili şöyle derler;’’Alimde kibirin en düşük ve alçak derecesi, insanlardan yüz çevirmesi ve onlara hakkıyla teveccüh etmemesidir.Abidde ise insanlara surat asması, yüzünü ekşitmesidir.’’Adeta insanlardan uzaklaşmış veya onlara öfkelenmiş gibi bir hali vardır.Fakat bu zavallı vera’nın (günahtan sakınmanın) alnını karıştırmasında, kaşlarını çatmada, suratını asmada, boynunu büküp başını aşağı salmasında ve kendisine şöyle bir çekidüzen vermesinde olmadığını, tam tersine kalpte olduğun bilemiyor.Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) göğsüne işaret ederek ‘’Takva buyurmuştur’’(10)
Bazen de kibir insanın dilinde zahir olur.Başkalarına karşı övünür, iftiharda bulunur ve nefsini temize çıkarmaya çalışır.İbadet eden kimse iftihar makamında ‘’ben falan işleri yaparım’’der.Başkalarının bu hususta eksik olduğunu düşünür ve kendi amellerini büyük sayar.Bazen de diliyle açıkça bunu tasrih etmemektir; ama söylediği bu sözlerinin gereği, nefsin tezkiye edilmesi ve temize çıkarılmasıdır.
Alim ise diğerlerine, ‘’Sen ne biliyorsun? Ben falan kitabı bilmem kaç defa okudum.Yıllar yılı ilmi topluluklarda bulundum.Bir sürü üstad ve büyük şahsiyetleri gördüm.Ne kadar zahmet çektim.Bunca kitap yazdım tasnif ve teliflerim vardır’’ gibi şeyler söyler.Hülasa nefsin şer ve hilelerinden Allah’a sığınmak gerekir!
Rabbim cümlemizi nefsimizin şerrinden korusu, Amin..
|
|