Türkiye’de son yıllarda Müslümanlar arasında yaygınlaşan yeni eğilimi nasıl tanımlamak gerekiyor? Dünyevi kaygıların belirlediği bu eğilimin doğru tanımı sekülerleşme midir, liberalleşme midir? Bazı Müslüman kesimler, hangi şartların değişmesiyle bu eğilime yönelmişlerdir?
Naçizane kanaatime göre, bu eğilimi sekülerleşme olarak da liberalleşme olarak da tarif etmek çok isabetli olmaz. Çünkü her iki kelime de modernitenin eril kavramları arasında yer alır ve içinde ideolojik çağrışımları haizdir. Hâlbuki son yıllarda şahit olduğumuz eğilim, ideolojik bir yönelimden ziyade nefsin arzularıyla ilgilidir. Sekülerleşme, kelime anlamı itibarıyla dünyevileşmeyi çağrıştırabilir, ancak aynı zamanda Batı coğrafyasında tecrübe edilmiş belirli bir yaşam tarzının da ifadesidir. Bu yaşam tarzında ‘din’ günlük yaşamda belirleyici olmaktan çıkmış; yerini ‘birey’in, ‘vatandaş’ın ya da ‘işçi’nin arzu, talep, görüş ve düşünceleri almıştır. Bunların arasında dünyevi hazlar da vardır; ancak modern dönemde (özellikle de ‘ideolojiler çağı’nda) aklın sapkınlıkları daha ön plandadır. Dolayısıyla seküler yaşam tarzını benimsemiş bir kişi, arzuları istikametinde olmaktan çok belirli idealler doğrultusunda yaşamayı önceleyecektir. Nitekim öyle de olmuştur. Post-modern döneme kadar, ‘bedenin özgürleşmesi’ olgusu, ‘aklın özgürleşmesi’ olgusunun genel itibarıyla gerisinde kalmıştır. ‘Bedenin özgürleşmesi’ post-modern döneme özgü bir durumdur. Liberalleşmeye gelince, bu da, önceki gibi ‘ideolojik’ bir terim olduğu için, son yıllarda gelişen eğilimi ‘liberalleşme’ olarak görmek de doğru olmaz. Liberalizm, sonuç itibarıyla ‘özgürlükçü’ bir ideolojidir ve her ideoloji gibi, bağlılarından ilkelerine uymalarını ister. Liberal yaşam tarzında da dünyevileşmeyi çağrıştıran unsurlar bulmak mümkündür, ancak bunları da daha ziyade ‘aklın özgürleşmesi’ sürecinin içerisinde değerlendirmek gerekir. Liberalizmde, ‘özgürleşme’, doğrudan dünyevi arzuların tatminini amaçlayan bir ideal değildir; bilakis, belki de belirli hedefler doğrultusunda arzulara gem vurmayı gerektirebilecek bir ülküdür. Nitekim liberaller, ‘özgürlük’ uğruna gerektiğinde kişinin canını feda edebilmesini olumlarlar.
Son dönemde karşımıza çıkan yeni eğilimi doğru tanımlayacak terim, kanaatimce, ‘eyyamcılık’ olsa gerektir. Basit manada ‘gündelik yaşamak’ şeklinde tanımlayabileceğimiz bu kavram, aslında bir ‘yaşam tarzı’nın da ifadesidir. Batı’da özellikle post-modernizmin hâkim olduğu döneme özgü bir durumdur ve kişi hayatında en çok ‘kayıtsızlık’ şeklinde kendini gösterir. ‘Akla Veda’dan sonra, ‘birey’in benimseyebileceği bir ‘ideal’ kalmadığı için, bütün idealler (dolayısıyla da ‘ideolojiler’) anlamsızlaşmıştır. Modern dönemde (özellikle de ulusçuluk akımının popüler olduğu evrede) Batı insanı, bir takım idealler uğruna hayatını feda edebilirken, post-modern evrede belirli bir ideal uğruna ölmek, artık neredeyse küçümsenen bir davranış olarak görülür olmuştur. Bu dönemin tipik sloganı “savaşma, seviş”tir. Modernitenin ‘birey’i için, idealler bitmiş, ideolojiler ölmüş, geriye bedenin hazları kalmıştır.
İdeal sahibi olmak, ideal uğruna çalışmak ve hatta ideal uğruna ölmek, zaman alıcıdır, yorucudur ve kişiden fedakârlık ister. Fakat bedenin hazlarının tatmini kısa-vadelidir, kolaydır ve kişiye ağır sorumluluk yükleyen bir şey değildir. Yani ‘gündelik yaşamak’la elde edilebilecek bir şeydir. O yüzdendir ki ideolojilerin öldüğü, toplumların yorulduğu noktada, ‘eyyamcılık’ baş gösterir. Tarih boyunca da bu, hep böyle olmuştur.
Batı’da yaklaşık yarım asırdır somut bir süreç olarak devam eden post-modernizmin bu son eğilimle alakası nedir? Burada şu değerlendirmeyi yapabileceğimizi düşünüyorum: Türkiye, esas itibarıyla, Batı kulübüne üye bir ülke olduğu için, Batı’da yaşananlardan etkilenen bir ülke olagelmiştir. Bu, modern dönemde de böyledir, post-modern dönemde de böyledir. Modern dönemde, Batı modernitesini örnek almaya çalışmış ve Cumhuriyet’ini bile bu modeli taklit ederek kurmuştur; post-modern dönemde de yine Batılı yaşam tarzının etkilerine açık olmaya devam etmektedir. Esas itibarıyla, post-modernizmin bütün dünyada etkilerini gördüğümüzü de burada ifade etmeliyiz. Bugün dünyada “küçük güzeldir”, “ne olsa gider” yaklaşımlarının hâkim olmadığı coğrafya pek yoktur. Artık uluslar birbirleriyle savaşma konusunda isteksizdir; savaş, “en son seçenek” olarak bile görülmemektedir. Hatta yaygın anlayışa göre, savaş, “insanların pisipisine ölmesi”nden başka bir şey değildir. İşte post-modern dönemde ‘birey’in zihnini belirleyen düşünce esas itibarıyla budur. Dolayısıyla, bu bireylerden oluşan bir toplumu, bir takım idealler uğruna, topyekûn bir seferberliğe çağırmanın imkânı yoktur. Geriye ne kalır? Eğer bir yerde ‘teröre karşı savaş’ ilan edilecekse, olabilecek en iyi şey, zorunlu askerliği yeniden gündeme getirmek ya da ‘paralı’ askerlerden medet ummaktır. Bu şekilde devletlerin varlığının uzun süreli olamayacağına ise kuşku yoktur.
İşte Türkiye’de son yıllarda gördüğümüz ‘eyyamcılık’ eğiliminin kökeninde, bir yönüyle bu genel eğilimin yer aldığını düşünüyorum. Genel kitle, post-modern anlayıştan etkileniyor ve bu etki sonuç itibarıyla bireysel ve toplumsal hayatta yansımalarını gösteriyor. Ancak bu tablonun ortaya çıkmasına neden olan daha önemli bir başka faktör vardır ki, o da, kanımca, genel kitleden ayrı bir yönelimi temsil eden Müslümanların ‘düşünsel zaafları’dır. Burada özellikle ‘nefsi zaaflar’ demiyorum; çünkü zaafların şahsileştirilmesinin sorunun çözümüne katkısı olacağına inanmıyorum. Hatta benim inancıma göre, nefsi zaafların kökeninde de, esas itibarıyla, düşünsel zaaflar yatar. Fıkhi terminoloji ile söyleyecek olursak, ameli zaafın nedeni, aslında, iman noktasında yaşanan sıkıntıdır. İman güçlendirilirse, ameli sıkıntılar da azalır veya ortadan kalkar. Bunun istisnası, İblis örneğinde somutlaşan ‘istikbar’ durumudur. Ancak bilelim ki, istikbar nedeniyle inkârın çaresi yoktur. Şeytan, Allah’ı bilir ama onu helake götüren, kibri olmuştur. Dolayısıyla, bile bile dünyevi bir yaşamı tercih edene de söyleyecek bir şey yoktur. Bu kategori, esas itibarıyla da bizim konumuz dışıdır. Tasavvufi ‘edeb’ tekniklerinin dahi bu sorunu çözme konusunda sonuçsuz kalacağı izahtan varestedir!
O halde meseleyi, ‘çözülebilecek’ yerden ele almak en doğrusu ve makul olanıdır. Bu da ancak düşünsel zaafların giderilmesi, bir başka ifade ile ‘ilmin ziyadeleşmesi’ ile mümkündür. Yani Müslümanlar düşünsel zaaflarından kurtuldukları ölçüde, bu yeni eğilimin neden olduğu sorunların da üstesinden gelebileceklerdir.
Burada bazılarımızın aklına, haklı olarak, 1970-1980’li yıllardaki canlı düşünce ve hareket ortamının nasıl olup da yerini bir nevi ‘eyyamcılığa’ bıraktığı sorusu gelebilir. Benim bu önemli soruya verebileceğim cevap, yine aynı noktayı işaret ediyor. Yani demem o ki, 1970-1980’li yıllarda görülen ‘canlılık’, aslında, ‘görüntüsel’ bir şeydi. Sahici değildi. O dönemde, ‘düşünce’ yine zaaflarla maluldü; yine rafine ve sistematik değildi; ‘heyecan-yoğun’ bir atmosfer vardı ve başka (ve daha güçlü) dinamiklerin etkisiyle bu atmosfer dağılınca, geriye, o güne kadar biriktirebildiklerimiz kaldı. Ve bu biriktirdiklerimiz de, görünene kıyasla çok azdı. Ancak burada bir başka önemli tespitte daha bulunmamız gerekiyor ki o da şudur: bu birikenler evet azdı, ancak bir elli yıl öncesine hatta yüzyıl öncesine göre de ‘fazla’ydı. Yani düşünsel gelişimimiz, olumlu yönde devam ediyordu. Yanlış olan, sadece, biriktirdiklerimize göre değil, görünene göre siyasal pratik geliştirmeye çalışmaktı. Bu ise tipik bir “fazla yük yüklenme” durumudur. Eğer gücünüz altına gireceğiniz yükü kaldırmaya yetmiyorsa, o yükün altında kalmanız kaçınılmazdır. Belki yan desteklerle o yükü kaldırmanız da mümkün olabilir; fakat o destekler çekilince, ağırlığın altında ezileceğinize kuşku yoktur. 1970-1980’li yıllardan sonra yaşananlar da, kanaatimce, tipik olarak böylesi bir duruma tekabül ediyordu.
İşte özellikle 2000’li yıllarda ortaya çıkan dünyevileşme ya da ‘eyyamcılık’ pratikleri de, kanımca, esas itibarıyla aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Kimileri bunu, ‘zenginleşme’ faktörüyle açıklamaya çalışıyorlar ki bence fena halde yanılıyorlar. Çünkü “zenginlik bizatihi kötü değildir.” Zenginlik, evet, riskli bir alandır; taşınması zor bir şeydir; sorumlulukları ağırdır, ama sapkınlığın doğrudan nedeni de değildir. (Hz. Süleyman örneğini burada bir kez daha sizlerin dikkatlerinize sunuyorum.) Eğer bir coğrafyada zenginleşme ile birlikte sapmalar artıyorsa, o ülkenin insanlarında esas itibarıyla zayıf olan şey ‘iman’dır. Burada kişilerin ‘iman iddiası’na değil, ‘kalplerde olan’a bakmak gerekir. Kriter odur. İşte tam da bu noktada Ebu Hanife’nin o meşhur “iman, kalp ile tasdiktir” ilkesini hatırlamak gerekir. “Kalp ile tasdik” mutlaka ve mutlaka “dil ile ikrar”dan önce gelir ve gelmelidir. Aksi takdirde (bugün olduğu gibi) “dil ile ikrar”ların yoğun olduğu ama gerçek manasıyla “kalp ile tasdik”lerin (yani ‘iman’ın) olmadığı durumlarla karşılaşırız. Bundan kurtulmanın yolu da ‘iman’ı güçlendirmektir. Bu nasıl olur? Bu ‘ilim’le olur. Başka türlü de olmaz. Bu ‘ilim’, Kur’an terminolojisindeki ‘ilm’dir. Ve inandığını söyleyen kişi, bu ‘ilm’in, Zariyat:23’te ifade edildiği formuyla ‘hakikat’ olduğuna inanmadığı sürece de, “kalp ile tasdik” aslına uygun bir şekilde gerçekleşmez. Kişi, iman konusu olan şeylerin “üzerinde konuştuğumuz şeyler kadar gerçek” olduğuna inanmadıkça ve bu temelden hareketle düşünsel zaaflarını gidermeye çalışmadıkça, doğru bir yol üzerinde ilerleyemez. Yahut da şöyle diyebiliriz: “zeminini bu şekilde sağlam atmadıkça, bir kişinin çıktığı yolda zaman içerisinde ayaklarının kaymasına şaşmamak gerekir.” Özetle, 2000’li yıllarda bizde olan da bundan başkası değildir.
Şu halde düşünsel zaaflarımızı gidermeye çalışmak, bu yeni eğilimin neden olduğu sorunları da çözmenin tek yoludur. Bu çabanın olumlu sonuç verebilmesi için ise, öncelikle sağlıklı bir ‘durum değerlendirmesi’ yapmak zorunludur. Yanlış teşhis, yanlış tedaviye neden olur. Doğru teşhis, tedavinin yarısı demektir. O yüzden, ‘düşünce düzeyimiz’in doğru teşhisi, ilk ve en öncelikli adım olmalıdır. Bu hususla ilgili naçizane kanaatlerimi daha önce de sizlerle paylaşmıştım. Burada bir kez daha yinelememizin de yararlı olacağını düşünüyorum.
Malumunuz olduğu üzere, doğru eylem, doğru düşünce üzerine kurulur. Düşüncede görülen zaaf, eylemde de kendini gösterir. O zaman yapılacak şey bellidir: düşünceyi zaaflardan kurtarmak. Bu ise, basit ifadeyle, aklın sağlıklı işletilmesi ve bilginin kaynağının sahih olmasıyla mümkündür. Aklın sağlıklı işlemesi noktasında sorunlar her dönemde yaşanabilir, ancak, bizler Müslümanlar olarak, sağlam ve sahih bir bilgi kaynağımızın (vahy) olduğuna inandığımız için, ilk sorunu çözme noktasında daha avantajlı bir yerde durduğumuzu rahatlıkla düşünebiliriz. Doğrudur, “aklın türlü halleri” vardır ve bazı hallerde, akıl sapıtır. Vehim, halüsinasyon, hayal, kuruntu (bunların içerisine hidayet yolu olarak takdim edilen ideolojiler, felsefi sistemler vs. de girer) aklın bu türlü hallerine örnek olarak verilebilir. Ancak ‘aklın sağlıklı çalıştığı’nın da göstergeleri vardır. Nitekim tarih boyunca yetişen büyük âlimler için, genel olarak ‘bu akılların sağlam çalıştığı’ yönünde bir değerlendirmede bulunmamız mümkündür. Bu, elbette sağlıklı çalışan akılların da hata yapabileceği ihtimalini göz ardı etmemize neden olmamalıdır, ancak sonuçta bazı akılların diğerlerinden daha sağlıklı çalışabildiğine ilişkin karineler bulmak da zor değildir. Bu, günümüze ilişkin şu sonucu çıkarmamıza da imkân verir: “eğer geçmişte bazı akıllar sağlıklı çalışabilmişse, bugün de yine bazı akılların sağlıklı çalışma ihtimali vardır.” Yani geçmişte birileri akıllarını sağlıklı çalıştırabildiklerine göre, bugün de birileri akıllarını sağlıklı çalıştırabilirler.” Dolayısıyla, yapılacak şey, aklın sağlıklı çalışması için gayret göstermektir. Sahih bilgi kaynağımız da olduğuna göre, yapılacak şey, aklı vahyin kılavuzluğunda çalıştırmak ve onun ürettiği ‘bilgi’yi sorunlarımızın çözümü için kullanmaktır.
Bu noktada bir durum tespiti yaptığımızda ise, sorunlarımızın çözümü için ‘yeterli’ olacak bilgi düzeyini henüz yakalayamadığımızı teslim etmemiz gerekiyor. Tabii bu benim naçizane kanaatim. Katılmayanlar da olabilir. Bendenize göre, Müslümanlar olarak, bir asırdır düşünsel gelişimimiz devam ediyor, ancak henüz ‘sorun çözme’ düzeyinde bir bilgi birikimine ulaşmış değiliz. Bu düzeyi, ancak düşünceyi belirli bir sistematik içerisinde ifade edebildiğimizde, yani ‘okullaşmayı’ gerçekleştirdiğimizde yakalayabiliriz. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, “düşüncenin okullaşması” gerçekleşmeden, toplumsallaşma da esas itibarıyla gerçekleşmez. Hem bireysel hem de toplumsal ölçekte ‘eyyamcılığın’ ortadan kalkması da yine özde düşüncenin okullaşması ile mümkündür. Çünkü düşünce okullaştığında, ‘ideolojik’ bir karakter kazanacak ve ayrıca bir ‘program’ mahiyetine bürünecektir. Bu ise, hem bireyin hem de toplumun önüne bir ‘reçete’ koymak gibi bir şeydir. O zaman yapılması gereken şey, sadece o reçetenin gereğine uygun hareket etmek olacaktır. Malumunuz, zor olan doğru teşhis ve doğru reçete yazmaktır. Reçetenin gereğini yapmak, yani ‘ilaç içmek’, ilkiyle kıyaslandığında, çok kolaydır!
Özetle, ‘eyyamcılık’ olarak tanımladığım olumsuz durumun ortadan kalkmasının da asli şartı olarak, imanın kavileştirilmesi ve bunun içinde ilim bakımından Müslümanların güçlendirilmesini görüyorum. Bu noktada yapılması gerekenler ise, evvel emirde, bilgi düzeyi yüksek bir ‘eleştirel kitle’ oluşturulması ve eleştirinin ‘rahmet’ olduğunun bilinciyle hareket edilmesidir. Bu süreç doğru işletildiğinde, zaman içerisinde, Müslümanların ‘ulema’sı teşekkül edecek ve toplumsal düzeyde yaşanan sorunlara çözüm bulmak da daha kolaylaşacaktır.