Ana Sayfa Künye İletişim Foto Galeri Ziyaretçi Yorumları Siteme Ekle
Medyalar
Miladi : 18 Mayıs 2012 Hicri : 27 Cemaziye'l-Ahir 1433
MEHDEVİYET VELAYET-İ FAKİH İRFAN İSLAM TARİHİ TEFSİR SİYASİ AKIMLAR DÜŞÜNCELER ŞAHSİYETLER GENÇLİK AHLAK KİTAP DÜNYASI
30/01/2012 - 11:32 tarihinde eklendi
SİYASİ ŞİRK
Ali ERDEM


Kur'an ve İslamî literatürün üzerinde hassasiyetle durduğu konuların başında hiç kuşkusuz “tevhid” ve “şirk” kavramları gelmektedir. “Her şey zıddı ile bilinir”. diye bir darb-ı mesel vardır. Gece ile gündüz gibi tevhid ve şirk de birbirinin zıddı olan iki kavram. İnsanlar için hayat fenomeni bu iki olgu etrafında meydana gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle, toplumların yaşam biçimleri, siyasal yapılanmaları ve kültürel dokuları bu iki olgunun sosyal hayata yansıyan yönleriyle şekillenmektedir. Hatta diyebiliriz ki, bu iki olgunun insanlık alemine deklare edilmesi ve tanıtılması nebevî misyonun özünü teşkil etmektedir...

Tevhid kavramı Yüce Allah'ın gökyüzünde ve yeryüzünde mutlak egemenliğini ifade etmektedir. “Göklerde ilâh olan ve yerde ilâh olan O'dur. O, hüküm (şeriat) ve hikmet sahibidir, bilendir.”[1]“...Allah, hüküm (yasa) koymada kendisine ortak kabul etmez.”[2]Ayet gayet muhkem ve apaçık bir şekilde toplumsal düzenin Allah’ın yasaları ile şekillenmesinin-tanziminin gereğini beyan etmektedir. İsa peygamberin (a.s) tebliğ ettiği tevhid dininden inhiraf edip şirke düşen[3]Hıristiyanların tahrif edilmiş İncil'inde bile bu egemenlik olgusuna değinilmektedir. “Ey Yüce Rab! Adın kutsal kılınsın, egemenliğin gelsin, göklerde olduğu gibi yerde de senin istediğin olsun (insanlar senin şeriatine uysunlar).”[4]

İslamî metinlerde şirk; Allah'a ortak koşmak; müşriklik, Allah'ın egemenliğini, sıfatlarını başka varlıklarda görmek anlamına gelmektedir. Türkçe'de geçen “şirket” (ortaklık) sözcüğü ise sadece ıstılahî olarak kullanılmaktadır...

Müslümanların hassasiyet göstermesi gereken konuların başında hiç kuşkusuz şirk olgusu gelmektedir. Zira şirk, imana-akideye taallûk eden bir meseledir. “...Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olursun,”[5]“Allah kendisine şirk koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir...”[6] Görüldüğü gibi ayetler son derece çarpıcı ve uyarıcı nitelikte..

Şirke düşmemenin ön koşulu Allah Subhanehu ve Teâlâ'yı tüm eksik ve noksan sıfatlardan tenzih etmek ve Yüce Allah'a tüm mevcut sıfatları ile birlikte inanmakla mümkündür.

    Katışıksız Allah’a iman tevhid kelimesi ile ifade edilmektedir. Nu nedenle her Müslüman tevhid akidesinin gereği Yüce Allah’ı bütün sıfatlarıyla birlikte hayatın her alanında yegâne egemen güç (İlâh) olarak bilmek ve kabul etmek durumundadır. Bunun pratiği ise yaşadığımız hayatla ilintilidir. Yani hayata ve olaylara karşı bakışımızı, tutum, tavır ve söylemlerimizi tevhidî ilkeler belirlemeli ki şirke düşmüş olmayalım...

Hıristiyan ve Yahudilerin Allah Tebârek ve Teâlâ’nın sıfatları konusundaki yaklaşım ve söylemleri şirke düşmelerine neden olmuştur. Ki bu yaklaşımlarını kutsal kitaplarına da yansıtarak Tevrat ve İncil’i tahrif etmişlerdir.

Örneğin, Yahudi ve Hıristiyanlar Yüce Allah'a oğul isnadında bulunarak şirke düşmüşlerdir. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyanlar, Yüce Allah'ın hükümlerine rağmen rahip ve bilginlerini helâl-haram hudutlarını tayin edici ve toplumsal düzenlerinin tanzimi için yasa koyucu (şarî) olarak kabul ettikleri için şirke düşmüş oldular.

“Yahudiler:'Üzeyir Allah'ın oğludur.' dediler; Hıristiyanlar da:'Mesih Allah'ın oğludur.' dediler. Bu, onların uydurdukları sözlerdir; onlar, bundan önceki küfredenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan batıla çevriliyorlar! Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i Rableri olarak kabul ettiler. Oysa onlara da ancak tek Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah'tan başka hiçbir ilâh yok. O, müşriklerin şirk koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir.”[7]

Peygamberimiz (s.a.a) Tevbe: 31'inci ayeti açıklarken, Allah'ın hükümlerine rağmen helâl-haram hudutlarını değiştiren rahip ve bilginlerin mutlak yasama mercii (şarî) kabul edenlerin şirke düştüklerini, zira böylesi bir tutumun o kişileri Rab edinmek anlamına geldiğini ifade ediyor. Peygamberimiz’in (s.a.a) bu açıklaması Kehf suresinin 26'ncı ayetinde de ifade edildiği gibi tevhid akidesinin temelini oluşturan mutlak teşrî-yasama hakkının Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu ortaya koymaktadır. Yani mutlak egemenlik Allah'ındır. Zira hayat ve insanın değişmeyen yönleriyle ilgili Yüce Allah'ın inzâl etmiş olduğu evrensel teklifî yasaları (şeriat hükümleri) yasama, yürütme ve yargı organları için mutlak kıstastır. Müslümanlık anayasası için referans olması gereken bu hükümler yadsınamaz, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez kurallardır.[8]Hayatın değişen koşulları, insanın değişen gereksinimleri için ise içtihad alanı açık bırakılmıştır. Ancak ve elbette ki, içtihadlar Yüce Allah'ın evrensel yasalarıyla örtüşmek durumundadır.

Bugün İran İslâm Cumhuriyeti'nin haricindeki İslâm beldelerine vaziyet eden rejimlerin siyasal yapılarına baktığımızda, Yüce Allah'ın evrensel yasalarından inhiraf ettiklerini ve müşrikî bir yapı içerisinde olduklarını görmüş olacağız. Helâl-haram hudutlarını hiçe sayarak, Yüce Allah'ın inzâl etmiş olduğu şeriat hükümlerini kerih görüp, çağdışı ilân ederek Batı'dan ithâl ettikleri küfür kanunları ile politik yapılanmalara gittiklerinden dolayı söz konusu rejimler, birer ilhad ve şirk rejimleridirler. Bu gayr-î meşru rejimlerin ideolojik olarak sağcı veya solcu olmaları, hatta bazı Arap ülkeleri gibi kendilerini şeriate nispet etmeleri İslâm ve tevhidî bilince sahip Müslüman halkımız nezdinde hiçbir değer ifade etmemektedir.

Tevhid akidesine sahip olan Müslümanlar, siyasî tercihlerini daha işin başında Allah'ın şeriatinden yana yapmış olmaktadırlar. Zaten bu konuda bir başka alternatif de söz konusu değildir ve olamaz da. Zira bir insan hem Müslüman hem laik, hem Müslüman hem demokrat, hem Müslüman hem sosyalist veya hem Müslüman hem Kemalist olamaz. Çünkü İslâm sentez kabul etmeyen bütüncül - “efradını camî, ağyarını manî” bir dindir. Bu nedenle Yüce Allah, Kur'an'ı Kerim'de şirk hususunda biz Müslümanları şiddetle uyarmaktadır.[9]

Ancak ne yazık ki, Yüce Allah'ın bütün bu uyarılarına rağmen, günümüzde Müslümanlık iddiasında bulunan pek çok insanın siyasal bağlamda şirke düştüklerini görmekteyiz. “Onların çoğu şirk koşarak Allah'a inanırlar.”[10]

Birtakım insanların bireysel ibadetlerle ilgili hükümleri kabul edip, yükümlülüklerini yerine getirme çabası içerisinde olmakla birlikte, devlet düzeninin tanzimi ile ilgili Kur'an'daki şeriat-hukuk yasalarını inkar edebildiklerine tanık olmaktayız. “...Siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan-zilleti yaşamaktan başka bir şey değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.”[11]“Hiç şüphesiz Allah kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.”[12]Görüldüğü gibi “şirk” herhangi bir günaha benzememektedir. Zira eğer bir mü'min şirke düşerse doğrudan doğruya imanına halel getirmiş olmaktadır. Bu nedenle “şirk” çok hassas bir konudur. Her Müslüman bunu tüm boyutlarıyla öğrenmek zorundadır.

Şirk rejimlerinin “İslâm'ın siyasî boyutunu inkâr ettirici” menfî propagandaların tesirinde kalan insanlarımız mutlaka tenvir edilmelidir, aydınlatılmalıdır. İslâm aile yapısından toplumsal ilişkilere, siyasetten ekonomiye, eğitimden güvenlik hizmetlerine, bayındırlıktan ticarete kadar hayatın her alanını kuşatan, namütenahî yetkinliği ile insanoğlunun tüm açmazlarına çözüm yolları gösteren-öneren inanç esaslarına dayalı değerler bütünüdür. Bu değerlerin bir kısmını kabul edip, bir kısmını inkâr etmek kişiyi şirke götürür. Ve bu değerler bir bütün olarak ele alındığında ancak anlam kazanır. Aksi halde şirk olgusu ile parçalara bölünen değerler hayatiyetini yitirdiği gibi, hayatın sahibine karşı en büyük isyanı beraberinde getirmiş olur. Zira şirk; hayata, hayatın sahibine ve hayatı anlamlı kılan tüm değerlere karşı küstahça bir başkaldırı eylemidir. Şirk, haddi aşmanın en somut örneğidir. Şirk, insanın kendi doğası ile, yeryüzündeki misyonu ile tenakuza, çelişkiye, çatışmaya düşmesi olayıdır.

Şirk, Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın velâyetinden çıkıp, beşeri güç odaklarının vesayeti-tasallutu altına girmektir. Bugün ne yazık ki, Müslümanlık iddiasında bulundukları halde, gayr-i meşru rejimlerin gönüllü payandası olan bir takım tarikat ve cemaatlere tanık olmaktayız. “Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar Hak'tan size gelene küfretmişlerdir... Nasıl onlara karşı halâ sevgi besliyorsunuz? Ben sizin gizlemekte olduklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp, sapmış olur.”[13]

Açık bir şekilde ifade etmiş olalım ki, İslâm adına ortaya çıkmış bir takım tarikat ve  cemaatler yıllarca, “ehven-i şer” (kötünün iyisi) anlayışı ile muhafazakâr (!) söylemlere sahip ve fakat asıl olarak “Hak'tan gelene küfreden” sağcı partileri desteklemişlerdir. Oysa sağcı-solcu partilerin zaman zaman koalisyonla iktidara geldiklerinde, Müslüman halkımıza yönelik eğitsel asimilasyon, baskı, zulüm ve sindirme, (İmam Hatip okullarının ve Kur'an kurslarının kapatılması, başörtüsü yasağı v.s) politikalarını nasıl da uyum içerisinde sürdürdüklerine halkımız defalarca tanık olmuştur. Onlar aslında İslâm'a ve mukaddes değerlerimize düşmanlık bakımından birbirlerinden farkı olmayan, ancak kimi sinsice, kimi aleni olarak melânetlerini sürdüren şirkin elebaşlarıdırlar. “Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık...”[14]

Şu halde, “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da görmezsiniz.”[15]

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; küfredenlerin velisi ise tağuttur. Onları da nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateşin halkıdırlar, onda sürekli olarak kalacaklardır.”[16]

“Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik.’diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tağutu reddetmekle emrolunmuşlardı...”[17]

Ayetlerden çok açık bir biçimde anlaşılan o ki; Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ nezdinde muteber bir imana sahip olmanın ön koşulu,”Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen” “şirk” sistemlerini ve bunların elebaşlarının vesayetini reddedip, Yüce Allah'ın (veli sıfatında ifadesini bulan) velâyetini-egemenliğini kabullenmektir. Ki Yüce Allah siyaset ve hidayet (yol göstericilik) bağlamındaki velâyetini inzal etmiş olduğu hükümlerin icracısı olarak  peygamberlerine ve mutahhar kıldığı Ehl-i Beyt imâmlarına tevdi etmiş bulunmaktadır. (Mâide:55) 

Müslümanlar şirke düşmemek için  velâyet olgusunu iyi anlamak durumundadırlar. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ümmetini şu sözleriyle uyarmış bulunmaktadır: “Benden sonra dalâlete düşmeyesiniz diye size iki emanet bırakıyorum. Birincisi; Kur’an-ı Kerim. İkincisi; Kur’ân-ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı, müfessiri ve mümessili olan Ehl-i Beyt’imin imâmlarıdır. Bu iki emanetime sarıldığınız süre dalâlete düşmezsiniz.”  Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: “Benim Ehl-i Beyt’imin imâmları Ben-i İsrail peygamberleri gibidir.” İslâm ümmetine rehberlik etmesi gereken Ehl-i Beyt imâmlarının konumu bu şekilde ve daha birçok hadis-i şerifle açıklanmış bulunmaktadır. Özellikle Veda Haccı’ndan sonra Gadir-i Hum denilen mevkide Allah Resulü’nün (s.a.a) ashabına yapmış olduğu beyanat bütün tarihî metinlerimizde geçmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) nübüvvetin devamı mesabesinde olan imâmet misyonunu defaatle açıklamasına rağmen ne yazık ki Sakife’de yaşanan eksen kayması, velâyeti Ehl-i Beyt’in dışında arama girişimleri ve Ehl-i Beyt haricinde yapılan tercih süreç içerisinde ümmetin farklı mezhep ve ekollere bölünmesini beraberinde getirmiştir.  Hadis-i şerifte ikaz edilen “dalâlete düşme” bu olsa gerek.  Ne yazık ki, nass ile sabit olan buyrukların dışında yapılan tercih durum ve konuma göre kimilerini günaha, kimilerini dalâlete ve bazılarını da şirke düşürmüştür.

     Günümüzde ise İran İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük devrimci İmâm Humeynî (r.a) siyasal anlamda şirke düşülmemesi için “Velâyet-i Fakih” olgusunu formüle ederek İslâm ümmetinin büyük bir açmazdan kurtulmasına vesile olmuştur. Diğer coğrafyalarda yaşayan Müslüman halkların önünde engin ufuklar açan bu devrimci yaklaşım İslâm adına yüzyıllarca ümmete vaziyet eden saltanat sistemlerinin de sonunu getirmeye namzettir. “Arap Baharı” denilen halk hareketlerinin temelinde aslında bu arayış yatmaktadır. Bu süreç içerisinde tercihlerini İslâm şeriatından yana yapanlar elbette ki şirk bataklığından da kurtulmuş olacaklardır. Yeter ki eski rejim kalıntılarının ve Batılı emperyalist şer odaklarının oyununa gelmesinler.

Daha kısa bir süre öncesine kadar İslâm ve insanlık düşmanı totaliter şirk rejimleri, laik jargon ve dinsel (!) argümanlarla siyasal alana müdahalesi olmayan bir din anlayışını empoze etmeleri sonucu Müslümanların pek çoğu bu menfur propagandanın tesirinde kalarak şirke düşmüşlerdi. Ama artık devran değişti, Müslüman kökenli insanlarımız bundan böyle siyasal tercihlerini İslâm’dan yana yapmaktadırlar. Rabbimize hamdolsun ki, İslâm Devrimi’nin bir bereketi olarak bu ümmet uyanış ve şirkten arınma sürecine girmiş bulunmaktadır. “Allah ise arınanları sever.” (Tevbe:108)

     Bu bir arınma sürecidir. Elbette ve hiç kuşkusuz bir takım sancılar yaşanacaktır. Ancak istikbâl İslâm’ındır. Kâfirler ve müşrikler istemese de Allah Subhanehu ve Teâlâ nurunu tamamlayacaktır. (Saf:8-9; Tevbe:32-33)

 

 



[1]- Zuhruf: 84.

[2]- Kehf: 26.

[3]- Maide: 72. Tevbe: 31.

[4]- Matta, 6: 9-10.

[5]- Zümer: 65.

[6]- Maide: 72..

[7]- Tevbe: 30-31.

[8]- Mü'min: 4.

[9]- Bakınız: Nisa: 65, 115, Ahzab: 36, Maide: 50, Enfal: 20-21, Casiye: 18.

[10]- Yusuf:106.

[11]- Bakara: 85.

[12]- Nisa: 116.

[13]- Mümtehine: 1.

[14]- Kasas: 41.

[15]- Hud: 113.

[16]- Bakara: 257.

[17]- Nisa: 60.

Paylaşım
Yazdır Yorum Yaz Yorum
Diğer Makaleler
TEVHİD BİLİNCİ 11/03/2012 - 21:51 tarihinde eklendi
SİYASİ ŞİRK 30/01/2012 - 11:32 tarihinde eklendi
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Duyurular
En Çok
Okunanlar İzlenenler
Anket
Sitemizi yeterli buldunuzmu ?
Evet
Hayır
Daha İyi Olabilir
Rast Düşünce ® 2010 - 2011
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım